İftâ (fetva vermek) Kimin İşi?

Sapla samanın, kuzu ile kurdun birbirine hayli karıştığı yahut karıştırıldığı bir keşmekeş yaşıyoruz. Her kim olursa olsun, kişinin bilebileceği en mühim şeyin “haddini bilmek” olduğu şeklindeki gerçeğin unutulduğu bir ortamda yaşamanın zorluğu çekilecek gibi değil. Hemen herkesin, ehliyetini ölçmeksizin icra etmeye yoğun bir rağbet ve hevesle kalkıştığı ifta/fetva verme eylemi, hakkı bir hayli ihlâl edilmiş bir eylemdir. Efendimiz Aleyhissalatü vesselâm’ın “Fetva’ya en cüretkâr olanınız ateşe en cesaretli olanınızdır”[1] şeklindeki hadisleri hiç düşünülmeksizin peşinen verilen fetvaların ve şadırvan müftülerinin sayıları bayağı kabarık. Aslında bunun sebebi İbn Uyeyne’nin “İnsanların fetvaya en cesaretli olanı, ulemanın ihtilafını en az bilenleridir”[2] şeklinde ki sözüyle de ifade ettiği gibi cahillikten başka bir şey değildir.

Selef’in ifta anlayışı incelendiğinde, bu günün tamamen aksi istikametinde bir düşünce tezahür etmektedir. Yani selef uleması, günümüzde fetva konusu olduğunda ehliyetini sorgulamaksızın hemen öne atılan cahillerin aksine bu işin sorumluluğunu bildiklerinden fetva vermeyi bir diğerine ısmarlamıştır. İşte bu tavır, onların müftü olmanın peygamber makamında olmak demek anlamına geldiğini[3] iyi bilmelerinden neş’et etmekteydi. Bunun içindir ki Şa’bi (Rahimehullah) “Abdullah ve Ali (Radıyallahu Anhuma)’nin arkadaşlarına yetiştim. İlimden Kur’an’ı tefsir etmekten daha hoşlanmadıkları bir şey yoktu”[4] buyurmaktadır. Fakat İbn Mes’ud (Radıyallahu Anh) kendisinden sonraki zamanları anlatırcasına “Her sene bir önceki seneden daha şerli olacaktır. Bir senenin diğerinden daha yağmurlu, daha bolluk içerisinde olması ve bir halifenin diğer halifeden daha hayırlı olmasından bahsetmiyorum. Ulema’nın gidip, onların yerine bir kavmin çıkması, kendi görüşleriyle işleri kıyas etmeleri ve bu sebeple İslâm’ın yıkılmasından bahsediyorum”[5] demiştir.

Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)’e Kur’an’ın bir harfinden soruldu o da “Şayet Allah’ın murad ettiği şeyin dışında Kitabullâh hakkında bir şey dersem hangi gök beni gölgelendirir, hangi yer beni üzerinde taşır, nereye giderim, nasıl yaparım?” buyurdu.[6]

Abdurrahman İbn Ebi LeylaŞu mescidde Ensar’dan yüz yirmi kişiye yetiştim. Onlardan her biri hadis rivayet edeceği zaman kardeşinin rivayet etmesini ve kendisine fetva sorulunca kardeşinin fetva vermesini isterlerdi” demiştir.[7]

Zübeyd’den naklolunmuştur ki o şöyle dedi; “İbram (en Nehai)’e hangi şeyi sorduysam yüzünde bir hoşnutsuzluk gördüm.[8]

Ömer İbn Ebi Zaide şöyle dedi: “Bir şey kendisine sorulduğunda Şa’bi (Rahimehullah)’den daha çok “bu konu hakkında bilgim yok” diyen kimse görmedim.” [9]

Dâvut’dan naklolunmuştur ki o şöyle dedi: Şa’bi’ye  “Size soru sorulunca nasıl yapardınız” diye sordum, o da “Tam bilene düştün! Adama soru sorulunca arkadaşına “onlara fetva ver” derdi ve bu durum o soru ta birinci sorulana gelinceye kadar devam ederdi.[10]

Abdullah İbn Mes’ud (Radıyallahu Anh) “Kendisine sorulan her soruya karşı insanlara cevap veren delidir” buyurmuştur.[11]

İbn Ömer (Radıyallahu Anh) ’e bir mesele soruldu, “Bilmiyorum!” dedi ve peşinden ekledi “İbn Ömer bize bununla fetva verdi diyerek bizim sırtımızı Cehennem’e köprü mü yapmak istiyorsunuz?” .[12]

İbn Sirin (Rahimehullah)’a bir şey sorulduğunda rengi atar, neredeyse sorudan önce ki İbn Sirin değil dedirtecek kadar hali değişirdi.[13]

İbrahim en-Nehai’ye bir şey sorulunca üzerinde hoşnutsuzluk belirir ve “Benden başka soracak birini bulamadın mı? Derdi.[14]

İmam eş Şafii’ye bir mesele soruldu, o da sustu. Bunun üzerine “Allah sana Rahmet etsin! Cevap vermeyecek misin?  denilince o da “Faziletin susmamda mı yoksa cevap vermemde mi olduğunu bilinceye kadar (cevaplamayacağım)” demiştir.[15]

İmam Malik “Yetmiş âlim’e benim fetva vermemi caiz görüyor musunuz?” diye soruncaya kadar fetva vermedim. Onlar da “Evet!” dediler. Bunun üzerine İmam Malik’e  “Şayet seni nehyetselerdi ne yapacaktın?” diye sorulunca O da “Fetva vermeme müsaade etmeselerdi vermezdim” buyurdu.[16]

Ahmed İbn Hanbel’e,  yüz bin hadis ezberleyen bir kimsenin fakih olup olamayacağı soruldu o da “Hayır!” buyurdu. “İkiyüz bin, üç yüz bin, dört yüz bin? diye sorulunca eliyle bu kimseyi fetva vermeye uygun görmediğini ima edecek bir işarette bulundu. Başka bir rivayette “Beş yüz bin hadis bilenin fakih olup olamayacağı” soruluna “ümit ederim” cevabını vermiştir.[17]

İmam Ebu Hanife (Rahimehullâh) şöyle dedi: İlmin zayi’ olcağından korkmasaydım kimseye fetva vermezdim. Onlara kolaylık oluyor. Vebal benim üzerime kalıyor.”

İmam Malik (Rahimehullah)’ a kırk mesele’den soruldu ve o otuz altı tanesine “Bilmiyorum” cevabını verdi.[18]

Evet, farklı kitablar mütalaa edildiğinde burada sayılan misallerin dışında bir takım başka rivayetler de görülecektir. Ancak rivayetlerin çoğaltılması yerine, şu nakillerin tamamının bize anlatmak istediği ince manayı düşünmek daha mantıklı olacaktır. Bu nakiller bize, eslâfımızın, bu gün olduğu gibi fetva verecek bir mesele bulduklarında, adeta mal bulmuş mağribiler gibi sevinen cühelânın tam aksine, kifai derecede ilimleri olmasına rağmen, şu ilimlerini neşr etmekte yanlışlık yapma korkusuyla titreyen insanlar olduklarını göstermektedir. Süfyan-ı Sevri’yi:

        “ وددت ان كل حديث فى صدرى وكل حديث حفظه الرجال عنى نسخ من صدرى و صدورهم “ 

“Hafızamda olan ve insanların benden ezberledikleri bütün hadislerin benim ve onların hafızalarından silinmesini istedim.”[19] dedirten duygu işte bu duygudur. İlmi amel için okuyan onlar, bu yaşayışın kendilerine kazandırdığı Allah korkusu ile her zaman kendilerini haddi aşmaktan muhafaza edebilmişlerdir.

Ama ne yazık ki günümüzde ilim anlayışı selef’in anlayışına çok uzak bir şekil almıştır. Maddeleri ezberlemek, muhtelif birçok kitabı mütalâa etmeyi ilimde ana gaye haline getiren bizler, içine düştüğümüz girdabın içerisinde günbegün kıvranmaktayız. İlim tahsili sırasında, bu tahsilin ve gün geçtikçe ilmin yükselmesinin insana kazandıracağı o vakarı hiç düşünmeyen bizler, ilmin esas gaye edindiği bu yönünü akıl almaz derecede ihmal etmiş bulunmaktayız. Hatib-i Bağdadî’nin “İktidau’l İlmi el Amelu” ve İbn Asâkir’in “Zemmu men lâ ya’melu bi ilmih” şeklindeki eserlerini mütalaa edenler bu yakınmamızı her halde yerinde ve haklı bulacaklardır.

Bütün bu zikredilenlerden sonra ta yazımızın başına dönüyor ve başlıkta yer alan soruyu tekrarlıyoruz: Her türlü ilmî eksikliğin fazlasıyla mevcûd olduğu ve öğrendiği bir iki şeyle herkesin kendisini müctehid addettiği zamanımızda İftâ kimin işi?


Dipnotlar:

[1]  Darimi, es- Sünen, Mukaddime 158
[2]  Ebu Amr el- Kurtubî, Camiu Beyani’l İlmi ve Fadlihi, 2/103
[3] Eş- Şatibi, el-Muvafakat 4/244-246
[4]  İbn Ebi Şeybe, Musannef, 15/499
[5]  Taberânî, el-Mu’cemu’l Kebir, No:8551, 9/109
[6]  Ali el- Muttaki, Kenzu’l Ummâl, 2/327
[7]  İbn Hacer, et- Telhîsu’l habîr, Kitabu’l Kada-Medhal  4/454
[8] Darimi, es-Sünen, Babu men Habe’l Fetyâ 19,  1/ 248
[9] Darimi, es-Sünen, a.y.
[10] Darimi, es-Sünen, 1/249
[11]  Heysemî, Mecmau’z Zevaid, Kitabu’l İlm, No:859
[12]  Ez-Zühd, İbn Mübarek s.18, Suyutî, Camiu’l Ehadis, No:39276
[13]  Muhammed bin Alevi el-Maliki, Davabidu’l Fetva, s.9
[14]  Muhammed bin Alevi el-Maliki, a.g.e. ,  a.y.
[15]  Gazalî, İhyau Ulumi’ddin, 1/42
[16] İbnu’l Cevzi, Telbîsu İblîs, s.121
[17]  Abdu’l Halim el- Cündî, Ahmed İbn Hanbel s.297, Muhammed Bin Alevi El-Maliki, a.g.e. s.11
[18]  Ebu’l Fida ed-Dimeşkî,  Tuhfetu’t Tâlib bi ma’rifeti ehadisi muhtasari İbn Hacib 1/456
[19]  Hatib el-Bağdâdî, Şerefu ehli’l Hadis (Nasihatü ehli’l Hadis ile beraber) s. 201