Medeniyet ve Tarih Malumatı Bağlamında Hayat Felsefesi

Medeniyet ve Tarih Malumatı Bağlamında Hayat Felsefesi

Medeniyet ve Tarih Malumatı Bağlamında Hayat Felsefesi

Tarih bilgisi bize yalnızca geçmişte olmuşların hikâyesini sunmak vazifesinde değildir.  Hatta öyle diyebiliriz ki salt olarak geçmişe dair olmuşların hikâyesinden haberdar olmak tarih bilgisinin bize kazandıracağı en son faydadır. Öyle ki, tarihin bize geçmişi hikâye etmesi,  yalnızca “haberdar olmak” anlamındaysa hiçbir kıymete değer değildir.  Zira bilgi,  kullanıldığı zaman kıymete değer bir hal alacaktır. Kullanılmayan bilginin insana sadece yük getireceğini, dünyada ve ahirette bildiğinden sual olunmaya muhatap konuma taşıması hasebiyle ağır bir mesuliyet anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Evet, tarih bilgisi olumsuzlukların tespiti,  oluşum süreçleri, sonuçlarının bir bütün olarak görülebilmesi ve  -tarihe dair her nokta için olmasa da genel itibari ile- değerlendirmeye tabi tutulabilmesi yönüyle bize yanlışların tekerrür etmemesi adına “tedbir” imkânı sunar. Konumuz doğrudan tarih incelemesi olmadığı için yüzeysel olarak ifade etmeye çalıştığım ‘tarih bilgisinden fayda hâsıl olması’ başta tarihi nice güzel yanlarıyla yeniden yaşamak/yaşatmak,  güzelliklere güzellik ilavesiyle tekâmül etmek, medeniyeti yeniden inşa edip geliştirmek ile mümkün olabilecektir.

Tarihinde nice ufuklar açmış,  nice hayra,  iyiliğe,  güzelliğe,  öncülüğe, gelişime, kıymete,  değere…  imzasını atmış milletlerin, bu birikimini bir kenara atıp sıfırdan medeniyet kurma ya da taklit gayreti, saklı bir niyeti bulunmayan akıl sahibi kimselerin onaylayacağı bir durum değildir.

Peki, modern zihinlerin ve bu zihinleri kendi menfaatleri uğruna kurgulayan kadroların ‘uygarlaş!’ propagandası ile bütün bir Küre’ye hedef gösterdiği “muasır medeniyetler” seviyesindeki toplumlar gerçekten bizler için örnek alınası hususiyetlere sahip midir?

Ya da şöyle soralım; bizim Medeniyet inşaası gayretimizde rol modelimiz “muasır medeniyet” denilen Batı mı, yoksa tarihimizden tevarüs eden köklü hassasiyet duygusu ve bu duygunun getirdikleri mi olmalı?

1Medeniyet Derken?

Kelime kökünden yola çıkarak “şehirde yaşamak” ile ilişkilendirilen medeniyet kavramı günümüzde kullanılan anlamı ile ‘insanca iyi ve ferah yaşayış, adalet severlik, şehirlilik, yaşayış ve sosyal ilişkilerde, ilim, fen ve san’atta tekâmül etme’  şeklinde tanımlanabilir.

Medeniyet kavramına yüklenen anlamların ortak noktası şehir hayatının sosyal, siyasal, entelektüel, kurumsal, teknik ve ekonomik alanlarda mümkün kıldığı birikim, düzey ve fırsatları ifade ediyor olmasıdır.

Medeni insanlar dediğimizde insanın kendi içinde terakki etmiş olduğunu işaret eden  ‘faziletli, terbiyeli, kibar, şehirli…’ gelir aklımıza.

Tüm bu anlam örgüsüne baktığımızda Medeniyet, imar eden, gelişen, terakki eden, onarandır. Yıkan değil yapandır.

Biraz sonra tarihimizden birkaç örnek ile sunmaya çalışacağımız “medeni oluş”a dair tablolara bakınca da göreceğiz ki, “uygarlık” diyerek bizi peşi sıra sürüklemek istedikleri yol, bizi kimliğimizden, aslımızdan, ulvî medeniyet tasavvurumuzdan koparmaktan başka bir anlam ifade etmiyor, bizim ‘biz’ olmaklığımıza darbe vuruyorlar.

“Uygarlık” ve “muasır medeniyetler” seviyesi lafta kalan, ruhsuz birer kavram olarak önümüze yer aladursun geride bıraktığımız hassasiyet ve ahlâk ile bezenmiş, ince ruhlu yüce insanların hayat felsefesine bir bakalım.

 Medeniyet Öğrenmek, Öğretmektir

Tarih, Medeniyet denilince eğitime verdiği ehemmiyeti en uç noktada yaşayan toplumları gösterir bize. “Eğitimin şart olduğunu”, terakkinin eğitimini tamamlamış bireyler tarafından gerçekleştirilebileceğini bilen milletler bu alanda gereken gayreti göstermiş, gerekli hizmeti ifa etmek için elinden geleni yapmıştır.

En eski medeni topraklara bakın. Selçuklu’dan devam edip 100 yıl öncesinin Osmanlı’sına kadar gelin. Göreceğiniz şey eğitime verilen ehemmiyet ile yetişmiş dev kadrolar, dev kadroların yetiştirildiği eğitim müessesesi binalarıdır.  Gerek Selçuklu gerek Osmanlı devleti eğitim müessesesi olan medreselerde eğitimi ücretsiz bir şekilde verirlerdi.  Bunu yaparken hem eğitilecek kadroların geçim derdi ile meşgul olmaması gerektiğinin bilinci, hem de eğitime verilen hizmetten elde edilecek olan hayır-hasenata vesile olması düşüncesi çok etkin bir yol oynardı.

Eğitim müesseseleri zenginler ve yöneticiler tarafından hayır olsun için yaptırılır, yaptırılan medreselere gelir sağlayacak vakıf akarları da ihmal edinmezdi.  Anadolu’yu gezerken gördüğünüz hanlar ve kapalı çarşıların etrafında bir eğitim müessesesi ya da cami arayın. O kapalı çarşıdan elde edilen kira geliri muhakkak bir hizmet için sarf ediliyordur. Eski Cami‘ye gelir temin etmek için Çelebi Sultan Mehmet zamanında yaptırılan Bedensten Çarşısı, Selimiye Camii için yaptırılan Arasta Çarşısı, Ayasofya‘ya gelir getirmesi için yaptırılan Cağaloğlu Hamamı yazıyı uzatmamak adına verebileceğimiz birkaç örnek.

Dikkat edilesi bir nokta; İslam medeniyetinde camiiler genellikle külliye şeklinde yapılır ve etrafına medreseler inşa edilirdi.  Dolayısıyla cami için gelir getiren yapılar aynı zamanda medreseler için gelir kaynağı olur, öğrencilerin ücretsiz okumasını sağlardı.

Eğitim müessesi ve hayırsever arasındaki münasebetin öldükten sonrada devam etmesi, adeta bülbül gibi şakıyan Kur’an şakirtlerinin sesini duymak ve onların dualarından nasiplenmek gayesi, hayırseverleri kabirlerinin külliye bahçesine defnolunması talebini beraberinde getirmiştir. Bani, külliye bahçesinin içinde kalan bir yerde, genellikle kıble duvarı tarafında bir kümbete defnedilir hem namaz kılanların, hem medrese müdavimlerinin dualarını alırlardı.

Yüksek meblağların talep edilerek eğitim müesseselerinin dahi kapitalizme, menfaate, ticarete alet edildiği modern dünyadan ne kadar uzak bir ufkun ürünüdür takdir sizin.

Medeniyet Hassasiyettir

Osmanlı Medeniyeti dediğimizde engin düşünce ve hassasiyetten bahsettiğimiz anlamak adına Süleymaniye Caminden Hicaza uzanan bir hikayeye bakalım.

Süleymaniye Camii iç hacmi ve yüksekliği hayli fazla olan bir mabed. Isınması ve aydınlanması günümüzdeki gibi teknolojik imkanlardan istifade ile olmuyor.  Kandiller var. Kandiller ile aydınlanan camide hepinizin tahmin edebileceği gibi “is” oluşuyor.  Çıkan duman eğer kubbeye ulaşacak olsa bir süre sonra kubbeyi simsiyah tabakalarla örülü olarak görmeniz işten bile değil.  Mimar Sinan bunun için geliştiği bir sistem sayesinde hava akımına maruz bıraktığı dumanları caminin merkez kapısının üstündeki bir odada topluyor.  Burada toplanan is’ler duvarlarda kalın bir tabaka oluşturduğunda oradan kazınarak alınıyor.

Osmanlı her yıl Hicaz topraklarına, Kâbe’ye hediyeler götürmek, oradaki fakir fukaranın ihtiyaçlarını karşılayacak yükleri taşımak için bir kervan gönderirdi. Bu kervana Sürre Alayı’da denir, bir dönem Türkiye’de yapılan Kâbe örtüsünü de yine bu alay hicaza götürürdü.

İşte Süleymaniye’nin “is odası”ndan kazınarak alınan kömür tozu gibi isler bu kervan ile Hizac’a gidecek olan develerin boyunlarına bağlanır, kutsal topraklarını gezerdi. Kutsal topraklarda bir tur atarak gelen siyah tozlar İstanbul’da mürekkep yapımında kullanılırdı. Bu mürekkepler ile de Kur’an-ı Kerim yazılırdı.

Caminin kandilinden çıkan duman, aylarca biriktirilmesi, Hicaz topraklarına gönderilmesi ve bunca ulvi mekânı ziyaretinin ardından ulvî bir hizmet için, Kur’an yazılması için kullanılması…

Kağıda Allah kelamı yazıldığı için kıymetli gören, yerlere atmayan bir medeniyetin torunları olarak şimdilerde “tuvalet kağıdı” kullanır olmuşuz. Sebebi muasır medeniyetler, uygar topluluklar.  Aradaki farkın idraki ve durum adına takdir sizin.

Mezar Taşında Yaşamak

Yakın geçmişimizdir Osmanlı. Osmanlı’dan kalma eserlere çok sık rastlarsınız.  Belki en çokta mezarlara, mezarlıklara. Mezar taşları kimi zaman çiçek gibi görünür gözünüze, çeşit çeşit desenleri, hayranlık uyandıracak hat yazıları. En iyi hat yazısı falanca yerdeki, falan kişinin mezar taşındadır diye duyanlarınız da olmuştur.

Fatih dönemi mezar taşlarında sarık, takke, fes vs. göremezsiniz. Düz bir yapısı vardır harika hat yazısıyla bezenmiş mezar taşlarının.  Sonraki dönemlerde çeşitlenmiş mezar taşlarının başlıkları. Merhumun hayattaki vazifesine göre başlıklar işlenmiş mermerlere. Ulema kadrosunda kocaman sarıklar, kimisinde kavuklar, askerlerde asker başlıkları vs. Üç farklı örnek sunmak niyetindeyim bu defa size;

İlkinde mezar taşı değil mesele. Orhan Gazi‘nin oğlu, Rumeli’nin fatihi, Süleyman Paşa. Büyük komutan.  Kaderin cilvesi koca Fatih, çıktığı bir av sırasında atından düşerek vefat etmiş. Toprakları aştığı atı ile birlikte defnolunmuş türbesine.  Osmanlıda fethin ve fatihin önemi sergilenmiş adeta : Bir yanda koca Rumeli fatihi,  hemen yanında cihad yoldaşı lalası kıymetli atı.

İkincisi mezar taşı içinde küçük bir mezar taşı barındırıyor.  Anne, karnında bir bebek varken vefat etmiş. Annenin vefatı bebeğin vefatına sebep olmuş, ve ikisi birlikte defnolunmuşlar.  Ecdâd henüz hayata gelmemiş olan bebeği hiçe saymamış, mezar taşı üzerinde bir emzar taşı daha simgelemişler..

Üçüncüsü Edirne selimiye camii avlusundaki bir mezar. Mezar taşının üzerinde mesleğinin resmi var. Ressam. Palet işlemişler taşa. Ressam paleti ve fırçaları.

Mezar taşlarına dair küçük bir araştırmaya giriecek olsanız karşılaşacağınız manzarayı burada devam ettirmek konumuz açısından uygun değil.  Ancak bunu ihmâl etmemeniz ve mermer taşlarına kazınan hikâyeleri araştırmanız size çok şey katacaktır.

Hikâye böyle bitmez…

Hikâye böyle bitmez evet. Çok bilinmeyenlerden bir kaç ufak detay sunmak istedik sadece.

Sultan Ahmed Camii yapılırken altı minare yaptırmak için önce Mescid-I Haram’daki altı minareye bir minare daha ilave ettirerek yedi minare yapan Sultan’ın Peygamber sevdasından;

Hala Sultan adındaki Sahabî hanımın kabri gavurun elinde mezbele olarak kullanılır vaziyette olduğu için ağlaya ağlaya Sultan II. Selimin huzuruna çıkıp Kıbrıs’ın fethi için izin isteyen, bir yanda Kıbrıs diğer yanda Kars’ın fatihi ve Kars kalesi dibindeki Ebu’l Hasan Harakânî Hazretlerinin türbesini bulup imar ettiren kişi olarak Eyüp Sultan Hazretlerinin hemen yanıbaşında yatan Lala Mustafa Paşa’nın nasıl bir ufka sahip olduğundan;

Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesine mezarlık tarafından giren kapının alınlığında yazan ayetin Neden Hicr Suresi 46. Ayet olduğundan, Hz. Eyyub Sultan’ın peygamberden aldığı bir duayı nakış nakış sütunlara işleyerek ziyaretçilere nasıl mesajlar vermek istediğinden;

Kapısına iki tokmak koyan, tokmağın sesinden gelenin kadın mı yoksa erkek mi olduğunu anlamak ve ona göre hazır bulunmak isteyenlerin mahrem-namahrem duygusunun yüceliğinden;

İspanya’nın kovduğu Yahudilere bizim kucak açışımızdan, başka ülkelerde zulüm altında kalmış Yahudi cemaalerine mektup yazarak onları Osmanlı topraklarına çağıran Osmanlı Yahudilerin “burada adalet var, burada zulüm yok…” demelerine sebep olan yönetim felsefesin, adalet duygusundan;

Cami duvarlarına mermerden kuş yuvası işleyen, cami avlularına kuşların su içebilmesi için oyuklar bırakan ( bu günlerde oraları betonla doldurmuş oluşumuz ne acıdır) merhamet duygusundan;

bahsetmedik.

Biz bahsetmedik, biz öğrenemedik diye bunlar yok olmadı…

Yok olmadılar ancak bunların yerine kendi yalanlarını ruhlarımıza kadar işletenler vardı.  Demokrasi propagandasında sırtına basılarak çıkmak için saltanatı kötülediler, biz inandık. “Adalet bu sistemin işidir” dediler biz tarihimize kötü baktık.

Mimari, kıyafet, hayat felsefesi, yaşam tarzı bizim gibi olmalı dediler AVM’leri ilk biz doldurduk. Onların okullarına ilk biz kaydolduk.

Adalet dağıtacağız diyerek milyonlarca insan öldürdüler, birbirlerini öldürenlerin eline silahı onlar verdi, bundan para kazandı, insanlar birbirini vurunca boşalan meydanda onlar peydah oldu, “biz bizim dünyamızı yükselteceğiz” dediler, “tamam” diyebildik sadece.

Kabalığı, hodgamlığı, ‘hep bana’lığı öğrettiler.  Kapitalist yaşam felsefesini ruhlarımıza işlettiler.  Bunları kişisel gelişim diyerek pazarladılar.  İnandık.

“Toplumsal gelişmiş” dedelerimizden haberimiz yoktu çünkü. Ne söyledilerse inandık. Neye doğru dedilerse kabul ettik. Çünkü bilmiyorduk. Bilmiyoruz.

Bilmem ki yine böyle mi devam edeceğiz?

Yine, yeniden uyuma vakti mi diyeceğiz? Yoksa “Bismillah” demeyi, yürümeyi, dik durmayı en önemlisi “bilmeyi” deneyecek miyiz?

Üzerine yalnızca birkaç toz düştü ruhumuzun. Üfleyelim tek nefes ile…

Hep birlikte.

Salih Kartal – Gülistan Dergisi Mart 2015

Paylaş, Haberdar Et:


Salih Kartal

Yazarın şu ana kadar yazılmış 67 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ