Yaşarken Ölenlere ve Öldükten Sonra Yaşayanlara Dair

Ölüm; dünya üzerinde yaratılmış insan, hayvan ve bitki olarak her ne varsa mutlak ve muhakkak olarak yaşayacağı ilahi bir karardır.

İnsan; yaratılan diğer varlıklardan müstesna, farklı meziyetleri olan, faydalıyı zararlıdan, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan ayırabilen, yaşadığı çevreye fayda ve zarar verebilen bir varlık. Aynı zamanda İnsan sadece yaşadığı çevreyi değil, içinde yaşadığı toplumu şekillendirebilen, onları yönlendirerek bir medeniyet kurabilen, özel irade ve yeteneklere sahip bir varlık. Kendisine verilen bu yeteneklerin kullanmasına göre eşref-i mahlukat makamına yükselen veya esfele safilin makamına düşebilen de bir varlık.

Bu dünya vasıta-i hayattır. Buraya uğrayan bir zaman eğlenir, sonra göçer. Topraktan yaratılan her şey sonunda toprağa dönmeye mahkumdur. Her yaratılan kendisi için hazırlanmış sona doğru akıp giderken, ölüm de yavaş yavaş bize yaklaşmaktadır.

Günler, aylar ve yıllar hızla geçmekte, saatler bir tehlike çanı gibi vurup bizi sonu olmayan bir dünyaya doğru gitmekte olduğumuzu hatırlatmaktadır.

Sanma kim saat çalar, bir başın tokmak vurur
Mevte bir saat daha yaklaştın ey gafil deyu

Allah Teala’nın koyduğu değişmez kaidedir. Her yaşayan ölür, her fani çürür ve mahvolur. Bu kaideden hiçbir ferdin, hiçbir gücün kurtulma şansı yoktur.

Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. [1]

Akıllı insan kurtuluşu olmayan bu ilahi emre boyun eğerek, ondan kurtulmaya değil, ondan sonrası için hazırlık yapmayı düşünmelidir. Ölüm sonrası için hazırlık yapan bir mümin için ölüm korkulacak bir şey değil, dosta kavuşmanın ve vuslata ermenin ilk adımıdır.

Hayat-ı cavidanidir, ölümden korkma ey arif
Cihanda cümle şahidin bilirsin ahiri gamdır
.

İnsan bu dünyaya boşu boşuna gelmemiştir. Bir amacı, bir görevi vardır. Büyük insanlar insanın bu görevini tanımlarken şöyle buyururlar:

“İnsan bu dünyaya kesb-i kemal, seyri cemal için gelmiştir.”

Yine dünyada insanın görevini açıklarken şu güzel, ibretli sözleri sarf etmişlerdir:

“Bu alem akıl sahipleri için seyri-i bedayi (ilahi tecelli, tanzim ve sanatı ibretle temaşa) ahmaklar için de yemek ve şehvetten ibarettir

Yukarıda geçen ayet-i kerimede ölümden hiç kimsenin kurtulamayacağını okuduk, o halde yıllar, hatta asırlar önce ölen bazı insanların sanki hala aramızda yaşıyor olmasının sırrı nedir diye geliyor akla. Öyle ya ölmüş gitmiş, bedeninin hiçbir izi kalmamış insanların isimleri ve eserleri ile hala yaşıyor olmasının sırrını merak ediyor insan.

Bu sorunun cevabını bulmak için biraz kafa yorduğumuzda, bugün isimleri ile yaşayan bu insanların kendilerini insanlığa hizmet etmek için vakfetmiş kişiler olduğunu görüyoruz. Kimi bir icat yaparak, kimi bir eser yazarak, kimi insanları eğiterek gönüllere girmiş bedenleri ölse de isimleri ile yaşamaya devam etmişlerdir.

İnsanlığa hizmet etmenin manevi hazzını Mevlânâ Hazretleri şu güzel sözü ile ne güzel ifade etmiştir:

 “İbadet ederek, ihsan ve ikramlarda bulunarak ve halka hizmet ederek elde edeceğin gönül gözü ile bu gördüğün çeşitli renklerden başka renkler görürsün. Adi taşlar yerine inciler, mücevherler seyredersin. İnci de nedir ki? Sen kendin deniz olursun; göklerde seyreden, gezip dolaşan güneş kesilirsin.”

 İnsanların tamamının yaşadığı toplumu ilgilendiren, o toplumu şekillendiren ve o topluluğun geleceğine yönelik karar alma organlarında yer alması mümkün değildir. Bunun yerine Allah Teala’nın hikmeti gereği üstün vasıflarla donattığı insanların ön plana çıkması ile yaşadıkları toplumu şekillendirerek bir medeniyet kurmaları insanlık  için büyük bir nimettir.

İnsanların tamamının dahil olamadıkları bu görevleri üstlenen, topluma önder ve örnek olan bu insanlar, şahsi hayatlarını bir kenara bırakmışlar, yaşadıkları toplumun huzuru, refahı ve geleceği için adeta kendilerini vakfetmişlerdir. Gecelerini, gündüzlerini bu amaç için harcayan, ömürlerini inandıkları değerlerin yaşadıkları toplumda hakim olması için seferber eden bu insanlar, zamanlarını, ailelerini ve sağlıklarını feda ederek ölmeden önce ölmeyi tercih etmişlerdir.

Bu kıymetli insanların diğer insanlara nazaran değerini şu güzel örnek ne kadar güzel açıklamaktadır:

Cenâb-ı Hak, biz kullarına sayısız nimetler bahşetmiştir. Bu nimetlerle de mahlukatına hizmet etmemizi Murad etmektedir. Kendilerine lütfedilen nimet ve imkânlara rağmen, bencilce davranıp hizmete koşmayanlar ve hayatlarını yalnız şahsî menfaatleri çerçevesi içinde yaşayanlar, meyvesiz bir ağaca benzerler. İnsanoğlu, bu yönüyle âdeta bir çınar ağacı gibidir. Çınar ağacı, büyük bir ihtişama sâhiptir. Asırlar boyunca da yaşayabilir. Lâkin çınar ağacının herhangi bir meyvesi yoktur. Hatta gövdesinden kereste bile olmaz, sadece yakılacak odun olarak kullanılabilir. Fakat bir zeytin ağacı, dikildikten bir sene sonra, hemen meyve vermeye başlar. Hâlbuki bir çınar kadar ihtişamı da yoktur.

 İnsan da zenginlik, sıhhat, ilim vs. gibi maddî ve manevi bakımdan muhteşem imkânlara sâhip olduğu hâlde, çınar ağacı gibi meyvesiz yaşarsa, kendine yazık etmiş olur. Akıllı bir insan, zeytin ağacı misali hemen meyve vermeye, yâni etrafına faydalı olmaya bakmalıdır. Onun meyvesi ise, mahlukata hizmettir.”[2]

 Kendilerini bu kutlu davaya ve insanlığa hizmet etmek için vakfetmiş insanlar, hayatlarını diğer insanlar gibi yaşamasalar bile yaptıkları mücadele ve elde ettikleri başarı ile öldükten sonra da yaşar hale gelmişlerdir.

Allah Teala kendi davasına hizmet etmiş ve bu dava uğruna canını, malını ve ömrünü feda etmiş, hayatın zevklerini bir kenara iterek yalnızca davasını düşünmüş insanları yaptıkları amellere karşılık ahirette cenneti vaat ederken, onların isimlerini dünyada yaptıkları bu fedakârlığa karşılık olarak öldükten sonra da isimlerini yaşatarak çifte ödül vermiştir.

Ölmeden önce ölenleri iki türlü değerlendirmek mümkün elbette. Amacı için her türlü fedakarlığı yapan, hayatlarından vaz geçen insanlar olduğu gibi, hiçbir amacı olmadan sadece yeme, içme ve şehvetten ibaret yaşayan ölüler de mevcut elbette.

Bu insanlar hayatı sadece birkaç azanın faaliyetinden ibaret sayıp, dünyada yaşadıkları süreyi oyun, eğlence ve zevklenme olarak değerlendirmeleri ve ebedi hayatlarını zindan haline getirmeleri insanlık adına üzücü bir durum olsa gerektir.

İnsan sadece kendisi için yaşayamaz, yaradılışı gereği kendisini, ailesini ve yaşadığı toplumu düşünmesi ve buna göre hareket etmesi gerekir. Bu konuda örnek alacağımız Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır:

İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” [3]

 Bugün eserlerini okuduğumuz ve istifade ettiğimiz insanlar, arkalarından izlerini takip ettiğimiz hizmet ve gönül ehli kimseler bizlerin ve bizden sonra gelecek nesiller için kendilerini bu yola adayıp, yaşarken ölmeselerdi bugün faydalandığımız bu kaynaklara nasıl ulaşacaktık hiç düşündünüz mü?

Kendilerinden vaz geçip davalarını düşünen bu yaşayan ölülere binlerce kez şükran borçluyuz. Ve bizlere rahmeti ile muamele eden Rabbimize sayısız kere şükür borçluyuz ki böyle fedakar insanlar yarattı ve bizlerin yolunu aydınlattı.

Mevla Teala bizlere bu dini ve ilimleri taşıyan tüm büyüklerimize rahmet eylesin, Bizlere de bizden sonraki nesle ışık tutacak, onların yolunu aydınlatacak ilim, irfan ve gayret versin.

 Amîn…

Dipnotlar:

 [1] Nisa Suresi 78. Ayet

[2]  Osman Nuri TOPBAŞ: Faziletler Medeniyeti- 2, Sf. 16

[3] İbn-i Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, I, 264

Raif Koçak
Yüzakı Dergisi'nde Yazar