“Siyasal İslam Düşüncesinin Doğuşu ve Devlet” İsimli Eser Üzerine

“Siyasal İslam Düşüncesinin Doğuşu ve Devlet” İsimli Eser Üzerine

Bu eleştiri yazısına, eleştirinin muhatabı İbrahim Halil Er Hoca’nın cevabı musellem forumda yayınlanmıştır.  Okumak için tıklayınız: 
İbrahim Halil ER Hocanın, Yapılan Eleştiriye Cevabı

“Siyasal İslam Düşüncesinin Doğuşu ve Devlet” İsimli Eser Üzerine

Harun Çetin

Kitap okumak insanlarla tanışmak gibidir. Bazen sevinir, bazen üzülür bazen de “biz böyle tanımazdık” diye teessüf ederseniz. Bu yazımızda ele aldığımız kitap üçüncü şıkka girmekte, tanıdığımızı düşündüğümüz hatta tavsiye ettiğimiz bir kalemden çıkan bir eserdir ki, kendimize teessüf ettiren türden.

Siyasal İslam Düşüncesinin Doğuşu ve Devlet isimli İbrahim Halil Er hocaya ait bir eser. Hissi olarak son cümlemi sarfedip kitapla alakalı değerlendirmeye geçelim: Dumura uğradım, daha ilk cümlelerinden itibaren kendi kendime “nasıl olur, bu sözü bu kalem nasıl yazar” dedim.

Kitapla alakalı evvela umumi birkaç kelam edelim: İlk olarak en çok dikkati çeken şey aşırı derece tekrarın olması. Cümle tekrarları değil, bilgi tekrarları ve birçok defa paragraflar ve hatta sayfalar dolusu bilgilerin tekrarı. Hatta tekrarda o kadar ileri gidilmiş ki aynı sayfada bile tekrar edilmiş. Paragraf ve sayfalarca olan tekrarları çıkarsak herhalde kitap dörtte bir oranında azalacaktır. Biz bu uzun tekrarları buraya alamayacağız ama tek cümlelik olana somutlaştırma adına misal verelim: “Hatta Hz. Muaviye’nin Mürcie için ‘kralların mezhebi’ dediği de rivayet olunmuştur.” cümlesi kitapta 4-5 kere tekrarlanmış hatta 375. sayfada bir paragraf aralıkla iki defa tekrarlanmıştır.

İkinci olarak metinde izah edilen şeyler, çok defa dipnotlarda aynen yazılmıştır. Sayfa 147’de “Fakat Hz. Ali’nin espirili olmasını hafiflik sayıyor ve bir anlamda sadece Hz. Ali’yi vekil bırakmasını engelleyen tek özür olarak görüyordu. Onun (Hz. Ömer’in) düşüncesine göre halife katı ve sert olmalıydı.”  Bu cümleyi, yine bu cümleye birkaç kelime değiştirerek dipnot düşmenin mantığını idrak edebilmiş değilim. Bir de bir sayfadaki dipnot aynen olduğu gibi karşı sayfadaki bir dipnota yerleştirilmiştir. (s. 100-101)

Tarihî somut yanlışlara birkaç örnek verelim:

YAVUZ SULTAN SELİM’E İFTİRA

“Böylece ilk Osmanlı halifesi olan Yavuz Sultan Selim mevkiinden vazgeçen (ya da indirilen) Abbasi halifesini de dönerken yanına aldı. Fakat Yavuz son halifeyi ileri de hak iddia etmemesi için İstanbul’da idam etti. Bu da maalesef halifelerin kaderinin değişmediğini, el değiştirirken öldürülmesinin artık teamül hale geldiğini göstermektedir. Halbuki halifenin hiçbir yetkisi ve gücü yoktu. Üstelik kendi rızası ile geçiyordu. Fakat Yavuz gibi siyasetçiler, işlerini şansa bırakmayı sevmezlerdi.” (s. 193)

Külliyen iftira olan bu cümleye kaynak da gösteremeyen yazarımızın maksadını anlamak mümkün değil.

Sultan Selim, son Abbasi halifesi Mütevekkil’i, gayet iyi karşılamış, isterse onu Bağdad’a atalarının yurduna göndermeyi teklif etmiş, daha sonra İstanbul’a getirmiş, hürmette kusur etmemiş, onun siyasi girişimlerde bulunduğunu öğrenince Mütevekkil’i hapsettirmişti. Yavuz Sultan Selim Han vefat edince, tahta geçen Kanuni Sultan Süleyman, Halife Mütevekkil’i serbest bırakmış, ona maaş bağlamış ve Kahire’ye dönmesine izin vermiştir. Son Abbasi halifesi Mütevekkil Kasım 1543’te Kahire’de vefat eder. (Kaynaklar: İbn Iyas, Bedai, c. 5, s. 352-365; Barthold, Halife ve Sultan, s. 107; Faruk Sümer, “Yavuz Sultan Selim Halifeliği Devraldı mı?”, Belleten, LVI/217 (1992), S. 675-701; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. 2, s. 280; Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, s. 324-327, Yavuz Selim Tansel, Yavuz Sultan Selim, s. 262.)

Bu tarih bilgisi hatası ile kalmayan yazar, Osmanlı hilafetine gölge düşürücü şunları söylemiştir:

“Klasik İslam hilafet teorisindeki Kureyşilik ilkesine uyulmadığından, Osmanlı Devletinin halifeliği alması aslında eksik olmuştur. Osmanlıların hilafeti ele geçirmeleri yasal dayanaktan yoksun ve bir oldu bittiye dayanacaktır. (…) İşin ilginç yanı Osmanlı hilafeti devam ederken bizzat Osmanlı okullarında hilafet teorilerinde kureyşilik ilkesi ders olarak okutuldu ve hiçbir yetkili ya da alim teori ile uygulama arasındaki tezatı görmediği gibi bu durumu düzeltecek alt yapıyı da oluşturmadı.” (s. 194)

Burada cevaba geçmeden evvel yazarın kitabının özeti sayılacak olan kelimeyle yani yine “çelişkilerle” karşı karşıyayız. Zira kendisi eserinin ilgili bölümünde devamlı Kureyşilik ilkesinin kabilecilik taassubu ve asabiyet olduğunu söylemiş ve bu sebeple Müslümanların tam manada sağlıklı siyasi doktrin geliştiremediğinden yakınmıştır. “Halifelerin Kureyşilik konusu ve bunun bağlayıcılık derecesi” başlığında şunları demiştir: “Halifeliğin belli bir kişi, sınıf veya kabileye ait olmadığını ve bunun layık olan kişiye verilmesi gerektiğini (…) ayeti apaçık bir şekilde belirtmiştir. (…) Halifelik hiçbir kabile, sınıf veya ailenin tekelinde değildir.” (s. 235) Lakin burada Osmanlı hilafetine gölge düşürmek için kendisinin bile karşı çıktığı ilkeye sarılmasına artık ‘pes’ demekten başka bir şey diyemiyoruz.

Hilafetin Kureyşiliği meselesi uzun bir mevzu, sadece yazarın iddiası olan Osmanlı’da hilafetin kureyşiliği ders olarak okutulurken Osmanlı ile olan irtibatının ihmal edildiğini yazması kendisinin araştırma yapmamasına bağlıyoruz. Osmanlı’da Hilafetin Kureyşiliğiyle alakalı iki tavır söz konusudur:

1-) Bu hadisin zayıf veya uydurma olduğuna dair yapılan çalışmalar. Bu husuta daha hilafetin ilk senelerinde Kanuni’nin veziri olan aynı zamanda büyük âlim olan Lütfi Paşa, Hulasatü’l-Umme fi Ma’rifeti’l-Eimme isimli eser yazmıştır.

2-) Osmanlıların Kureyş soyundan geldiği ki, bununla alakalı pek çok yazılar kaleme alınmıştır. Bu konuyla alakalı acayip olan şey ise, hilafetin Osmanlı’ya geçmesinden evvel Fatih devrinde kaleme alınan en önemli tarih kaynağı olan Enverî bile Düsturname adlı eserinde Osmanoğulları’nın kureyşiliğini söylemiştir. (Düsturname-i Enveri, s. 9)

Sultan IV. Mehmed devrinde, Mısır’da Şeyh İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî‘nin yazdığı, Kitabü Kalâidi’l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, isimli eser Osmanlıların kureyşî olduğunu savunmak için yazılmıştır. Ayrıca 1886’da vefat eden Mekke-i mükerreme Şâfiî müftüsü Seyyid Ahmed bin Zeynî Dahlân da ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye kitabının 109-110. sayfalarında hânedanın atasının Kureyş’ten olup Hazret-i Osman soyundan gelip, fitne devrinde Türkler arasına sığınarak kurtulan ve Kayı aşiretinin başına geçirilen bir genç olduğunu söyler.

Fadl Alevî Paşa‘nın Sultan II. Abdülhamid‘e takdim ettiği 1895 baskılı Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviyye adlı eseri ile Musul ulemâsından Seyyid Habib el-Ubeydî Efendi’nin 1915‘te yazıp İstanbul’da bastırdığı Hablü’l-İ’tisâm ve Vücûbü’l-Hilâfeti fî Dîni’l-İslâm adlı kitabı da Osmanlı halifeliğinin meşruluğunu müdâfaa eden kitaplardandır.

Osman Gâzi’nin kayınpederi Şeyh Ebebâli‘nin Haleb’den Karaman’a, buradan da Bilecik’e gelmiş bir seyyid ailesinden olduğu söylenir. Bu bir yana, Çelebi Sultan Mehmed‘in annesi Devlet Hatun‘un Kureyş aslından olduğu bir gerçektir. 1375’de geleceğin Yıldırım Sultan Bayezid’i ile evlenmişti. Germiyan Beyi Süleyman Şah’ın kızı olup, annesi Mutahhara Hatun, Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin oğlu Sultan Veled’in kızı idi. İşte Sultan I. Mehmed ve kardeşlerinin çelebi diye anılması buradan gelmektedir. Çünkü Mevlânâ soyundan gelenlere böyle denir. Mevlânâ Celâleddin Rumî, Hazret-i Ebu Bekr‘in 12. torunudur. Ayrıca anne ve nine cihetlerinden soyu, İbrahim bin Edhem yoluyla Hazret-i Ömer‘e; İmam Serahsî yoluyla Hazret-i Fâtıma‘ya, böylece Hazret-i Peygamber’e ulaşır.

İbn Arabi’nin kaleme almış olduğu ve bu fakir tarafından tercüme edilen Şeceretü’n-Numaniyye isimli eserde de, Osmanlı’nın Kureyş’ten olduğu vurgulanmıştır. İbn Arabi’ye aidiyeti başka bir tartışma mevzusu ama Osmanlı’da birçok şerhi yapılmıştır.

Bu konuyla son cümle olarak yazarın kaynak gösterdiği M. Said Hatipoğlu’nun çalışması zaten birkaç defa tenkid edilmiş ve modernist zihniyetin ürünü olduğu malum olmuştur.

Sasanilerin nüfusunun 40-50 milyon, Emevilerin nüfusunun 150 milyon olduğunu söylerken kaynağının ne olduğunu da merak ediyoruz? (s. 143, 291)

HZ. OSMAN

Esere göre İslam’da siyasi sapmanın ilk ve en önemli sebebi Hz. Osman’dır. İkinci sonuç, bu sapmayı sistematize eden, her türlü hile, yalan, gasb gibi şeylerle tahkim eden Hz. Muaviye’dir. Lakin yazarın hakkını yemeyelim, Hz. Osman’ı nebevî sistemi bozmakla ve Hz. Muaviye’yi de yalancılık, hile, entrika ile itham ederken, diğer bazıları gibi yapmamış;  -Hz- saygı ifadesini hiç eksik etmemiş, hatta sahabenin adil olduğunu söylemiştir (!)

Eserin daha giriş bölümünün ilk cümlelerinin şunlar olması beni, “acaba başkasının kitabını mı okuyorum” endişesine düşürdü:

“Hulefa-i Raşidin dönemi, nebevi sünnetin en iyi uygulandığı dönem olarak kabul edilir. Bu dönem, düşünce ve İslamî söylemin olduğu dönemdir. Bu dönemden ilk sapma Hz. Osman’ın ikinci altı yılından itibaren başlar. İkinci altı yılında artık Ümeyyeoğulları yönetimde daha güçlenmiş ve nimetleri kendi yararlarına kullanmaya başlamışlardır. Bu dönem, İslami söylemi geriye atma dönemidir.” (s. 13)

Biz burada, tarihte birçok kez Hz. Osman’a ve Hz. Muaviye’ye dil uzatanların söylediği şeyler olan bu lakırdılara detaylı cevap vermeyeceğiz, sadece yazarın kendisini ehl-i sünnet diye takdim edip bu cümleleri nasıl sardettiği üzerine bir şeyler söyleyeceğiz. Yazar, kitabı boyunca yaptığı şey olan çelişkili ve birbirini tekzib eden bilgileri; ya kitabını kabartmak için ya da aslında doğrusunu bilmediğinden neye inanacağını şaşırarak vermiştir. Bu giriş bölümün ilk sayfasından başlamıştır. İşte yukarıdaki paragrafta yazar, Hz. Osman’ın 12 senelik hilafetini ikiye ayırmış ve ikinci altı yıllık devresi hakkında başkalarının yanlışlarından beslenerek ve kaynak göstermeyerek değerlendirme yapmış. 12 senelik hilafeti ikiye ayırarak burada dilediğini söyleyen yazarımız, daha ileride başka bir dilediğini söylemek için bu ayrımın geleneksel olduğunu söylemiş:

Hz. Osman’ın hilafet dönemi birinci altı yıllık dönem ve ikinci altı yıllık dönem tarzında iki kısma ayırarak incelemek bir bakıma gelenek haline gelmiştir.” Ama aslında Hz. Osman dönemi rivayetlerin haberler olarak geldiğini ifade etmiştir. Lakin iki sayfa sonra yine kendisi Hz. Osman’ın ikinci altı yılı fiilen Mervan’ın İktidar olduğu yıllardır.” (s. 155) demekten kendini alamamıştır.

“Bunu Hz. Ömer’in bir konuşmasında yanlış yola girdiğinde kendisini kılıçlarıyla düzelteceklerini söylemeleri en güzel örnektir. Bu tavır, Hz. Osman’ın şehadetinde de kendisini göstermiştir. Onlara göre İslamî söylemden bir sapmaya uğradı ve böylece yönetim meşruluğunu yitirdi ve değiştirilmesi için kılıçların kınlarından çıkarılması gerekiyordu.” (s. 13)

Yani Hz. Osman’ı şehid edenler Hz. Ömer’in o sorusuna güzelce cevap verenler miydi derseniz, bu soruyu cevaplamadan geçiyor yazar. Birçok görüşünü onlarca kez tekrarlayan yazar bu görüşünü s. 153’te ve başka çok yerde tekrar etmiştir.

“Fakat Hz. Osman seleflerin aksine davranmış, tekrar kabile merkezli bir anlayışa yönelerek yönetime kendi kabilesi olan Ümeyyeoğullarını getirmiştir.” (s. 88)

Hz. Osman halife olduğunda, Hz. Ebubekir ve Ömer’in kurduğu kabileler dengesini Ümeyyeoğulları lehine bozdu. Böylece devlet Kureyş devleti olmaktan Ümeyyeoğulları kabilesinin devleti olmasına doğru evrilmiş oldu.” (s. 91)

“İnsanların Hz. Osman’a karşı ayaklanmasının temel nedeni de adalet ilkesinin zedelenmesiydi.” (s. 62)

 

CEBRİYYE

Hz. Osman’ı nebevi çizgiyi bozmakla itham etmeye doyamayan yazar, meleklerin bile hayâ ettiği şehid halifeyi Cebriyenin öncüsü kabul etme gafletinde bulunuyor devamlı:

“O döneme kadar tüm halifeler bu makama Müslümanların biatı ile geldiklerini düşünürken Hz. Osman, bunu bir kader ve ilahi görevlendirme gibi algılamıştır.” (s. 55)

“Cebriye düşüncesinin ilk nüvesi aslında Hz. Osman zamanında görülmüştür. Hz. Osman’a görevinden istifa etmesi söylendiğinde ‘Allah’ın giydirdiği gömleği çıkarmam” diyerek bir anlamda hilafetinin Allah’ın bir takdiri olduğunu anlatmış oluyordu.” (s. 372) Bu cümleleri aynen olduğu gibi belki 15 defa yazmaya üşenmemiş yazarımız.

Emevilerin Cebriye olduğunu iddia etmiş ve Hz. Muaviye’de kaza ve kader düşüncesinden yararlanmıştır. O, halife olmasının Allah’ın kaza ve kaderiyle olduğunu halkın zihinlerine yerleşmesini istedi ve Cebriyye mezhebini destekleyerek bu fikri yaydı.” (s. 347)

MUTEZİLE

“Mutezilenin başlatmış olduğu bu akılcılık, İslam kültürünü geliştirmeye ve özellikle yabancı kültürlerin saldırılarına karşı korumaya çalışmıştır. Fakat Mutezile’nin tarih sahnesinden çekilmesi üzerine İslam dünyası yabancı saldırılara karşı açık hale geldi. Bunun üzerine akılcılık hareketi Eşari ve Maturidi eliyle sünni anlayışın içine girdi. Yani bir anlamda akılcılık ve kelam sünnileşerek, İslam dışı saldırılara ve felsefi akımlara karşı korumaya çalıştı.” (s. 349)

İlk cümlede Mutezilenin İslam’ı müdafaa ettiğini sonra Mutezilenin bittiğini ama teessüfle söylüyor, sonra bu mutezile hayranlığını ifadeden sonra toparlamak için “daha sonra gelen Eşariler ve Maturidiler İslam’ı dış akımlara karşı korumaya çalıştı” diyor.

Sanki eşarilik ve Maturidilik, Mutezile yeryüzünden çekildikten sonra geldi! Mutezile’yi bitiren zaten bu iki ekol oldu. İmam Eşari mutezile iken ehl-i sünnet oldu ve dayısı veya hocası Ali el Cübbai, Mutezilenin en büyük âlimlerindendir.

Hasan Basri’yi mutezile addetmiş, ona aidiyeti çok şüpheli olan Mustafa İslamoğlu tarafından tercüme edilen Kader Risalesini kaynak göstermiştir. (s. 347) Az ileri de ise Fazlurrahman’ı kaynak alarak onu ilk Kaderiyeci olarak göstermiştir. (s. 389)

Az aşağıda Mürcie başlığında Mürcie olarak nitelendirdiği aynı sahabelerin bu sefer Mutezili olduklarını söyleme tezadına düşmüş hem de kendisinin de ifade ettiği gibi “bazı müsteşrikler ve (reformist) Ahmed Emin”i kaynak göstererek. (s. 369)

MÜRCİE

Yukarıda Hz. Osman’ı Cebriyye’yi kuran kişi olarak gösteren yazarımızın başka maarifeti de, Sad bin Ebi Vakkas, Usame bin Zeyd, Abdullah bin Ömer, Ebu Said el Hudri, Hasan bin Sabit gibi ulu sahabeleri ilk mürcieler olarak değerlendirmesidir. (s. 162-163)

Hatta İmam-ı Azam hazretlerinin Mürcie’ye yakın olduğunu söylemiş ve bu çoktan çürütülen klasik yalanı tüm ehl-i sünnete şamil kılmıştır. (s. 374-375) Hâlbuki Mürcie günahın insana zarar vermediğini söyler, Ehl-i Sünnet ise günahın küfrü mucip olmadığını lakin azabının olduğunu söyler.

CEHMİYYE

Az yukarıda Cebriyye’yi Emevilerin resmi görüşü olduğunu iddia eden yazarımız burada da Cehmiyye’nin resmi görüş olduğunu savunmuştur. (s. 372)

Cehmiyyeyi adeta kahramanlaştıran yazarımız şöyle demektedir: Cehm’in savunduğu görüşlerin siyasi açıdan yönetimlerini sorguladığını düşünen Emeviler, bir isyana katılmasını gerekçe göstererek öldürdüler. Her ne kadar insanlar öldürülse de fikirleri öldürülmüyor. Bugün bu fikirler kitaplarda yerini aldığı gibi, çeşitli şekillerde insanların arasında da yaşamaktadır.”

 

KADERİYYE

Yazarımız, kaderi inkâr eden bu akım için şöyle demiştir: “Kaderiye, insan özgürlüğünü, irade hürriyetini ve insanların seçme hakkına sahip olduğunu savunmalarıyla aslında son derece olumlu ve yenilikçidirler. Bu düşünceler haliyle iktidarların işine gelmeyecek, Kaderiye sapkın kabul edilecektir.” (s. 373)

Şaşırmaktan mimiklerimiz yoruldu inanın.

EHL-İ SÜNNET

Yukarıda ehl-i sünnete göre sapkın olan akımların faziletlerini (!) ballandıra ballandıra ifade eden ehl-i sünnet (!) yazarımız bakın Ehl-i Sünnet için ise neler diyor:

“Sünni ulemanın çoğu her doğan muhalefet hareketine fitne çıkarma olarak bakmış, muhaliflere baği, asi ve huruç gibi sıfatlar yakıştırmışlardır. Çünkü onların en büyük korkusu, toplumun birlik ve beraberliğinin bozulması, insanların boş yere öldürülmesiydi. Onlar, ümmetin genel maslahatlarını göz önüne alarak zalim yöneticileri sineye çekmişlerdir. Fakat bu nereye kadar? Bu işin sonu gelmemektedir. Bu durum ilkelerden sapmaya ve daha sonra var olan statükonun meşrulaştırılmasını, idealize edilmesini doğuracaktır.” (s. 381)

“Ama sünni yönetim anlayışında imametin Kureyş’in tekeline bırakılması büyük bir açmazdır. (…) Ehl-i Sünnet alimleri bütün güçlerini halkın sorunlarını çözmeye, fıkıh, hadis ve diğer ilimlere vermişlerdir. Bu anlamda laikliğin ilk nüvesi görülmeye başlanmıştır.” (s. 382)

Ehl-i sünnet ile alakalı yukarıdaki iddialara cevap vermeye bile değmez.

Hz. MUAVİYE

Muaviye ile birlikte yeni bir söylem iktidara geliyordu. Bu söylem özgürlükçü, liberaldi (…) Muaviye’nin üstlendiği ifade hürriyeti düzleminde bir tür liberalizmdir(…) Muaviye’nin şeytan tüyü ünlüdür.” (s. 15)

“Cemel ehlinin karşı çıkışının temeli de iktidardan pay alma ve bir başka asabiyete dayanmadır. Yani iktidarın Haşimilere değil, kendilerine verilmesini savunmuşlardır. Fakat onlar, bu düşüncelerini Hz. Osman’ın kanını isteme ile maskelemişlerdir.” (s. 17)

“(Benden sonra hilafet otuz yıldır.) Bu hadisin biçiminden, İslam’da yönetimin şuraya dayalı hilafetten, güç ve üstünlüğe dayalı mülke doğru gelişiminin eleştirici bir niteliği çıkarılıyorsa da, Ehl-i Sünnetin -en azından bazılarının- bu hadis sayesinde belirlemek istediği siyasi anlam, ilk anda akla gelebileceği gibi kınama bağlamında değildir. Bilakis onlar bu hadis sayesinde, İslam’da mülkün kurucusu Muaviye’nin yönetimine, ondan sonraki Emevi, Abbasi ve diğer halifelere meşruluk vermek isterler.” (s. 17)

Demek ki, Ehl-i Sünnetin suçu büyük ve bunu yazar tespit etmiş. Bir de “mülkün kurucusu” ne demekse? Mülkten kastın devlet ise Peygamber efendimiz kurdu devleti, kasıt saltanat ise niye mülk diyorsun? İhsan Eliaçık veya Mustafa İslamoğlu okuyorum zannettim bu cümleleri görünce.

“Halbuki Hz. Muaviye birçok kimseyi parayla satın almıştı.” (s. 160)

 “Ehl-i beyt dışında karizmatik özelliğe sahip olanlar sahabeler olmuştur. Özellikle ehl-i sünnet, şianın masum imam teorisine karşı tüm sahabelere karizmatik özellik vermesi ve onları tartışma dışına çıkarmaya çalışması da önemli bir yaklaşım olmuştur.

Tabi ki zamanla bazı kişilerde sahabeye masumiyet verme yaklaşımı görülmektedir. Onları her türlü eleştirilerden ve hatalardan münezzeh gören anlayış özellikle sahabenin içinde yer aldığı fitne olayların tarafsız bir eleştirisinin ve araştırılmasının önünü kesmiş ve halen de kesmektedir. Bağımsız tarihçilerin bu konudaki çalışmaları da bu tarihçilerin ehli sünnet dışılıkla itham edilmesine yol açmıştır.” (s. 102)

Bu sözleri söyleyen kendini ehl-i sünnet diye addeden biri. Ehl-i Sünnetin temel prensiplerinden biri sahabenin adil olmasıdır ki, bu sahabenin masum veya hata işlemekten münezzeh olduğu manasına gelmemektedir. Yazar burada apaçık iftira etmektedir.

Hz. Muaviye’nin hadis uydurulmasına yol açtığını iddia ediyor. (s. 292) Hani sahabe adildi? Adl kavramı yazarımızda ne çağrıştırıyor acaba ilm-i hadis açısından?

Hz. Muaviye çok cömert olarak bilinmektedir. Fakat aslında o cömertlikten ziyade rakiplerini bir anlamda parayla satın alıyordu.” (s. 298)

KADINLARIN SEÇME-SEÇİLME MESELESİ (!)

“Seçme hakkı sadece erkeklerin değil, kadınların da sahip olduğu bir haktır.” (s. 56)

“Kadınların seçme hakkına sahip olduklarını Akabe biatında görmekteyiz. Burada peygambere Medineli kadınlar biat ettiler (…) Bu durum da peygamberin kadınlardan da biat aldığını, yani onların seçme hakkına sahip olduklarını göstermektedir.” (s. 57)

Tabi, Akabe’de iki üç peygamber adayı vardı, Medineliler geldiler peygamber efendimizi seçerek biat ettiler galiba! Bu çıkarım mantığını anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Batı değerleri karşısında eziklik psikolojisi ile hareket etmek, din değiştirme mevzusundaki biatı “bakın seçim bizde sizden bin sene önce vardı hem de kadınlar da seçimdeydi” diye izah etmek tarih ve siyasal bilgi seviyesini ortaya koymaktadır. Zira yukarıdaki paragraftan bir sonraki paragrafta aynen dediğimiz gibi, seçme işinde kadınlarımızın uygar seviyesinin (!) batılılardan çok çok önce olduğu tarihler verilerek anlatılmaya çalışılmıştır. Hatta devamında kadınların sadece seçme değil seçilme hakkına da sahip olduğunu ifade etmiştir yazar:

“Kadınlar seçme hakkına sahiptirler, peki onlar seçilme hakkına da sahip midirler? Hz. Aişe’nin Cemel ehlinin başında bir lider olarak gitmesi bir anlamda kadınların liderliğini göstermektedir fakat buradaki liderlik bir devlet başkanlığından çok ordu komutanlığıdır. Bu durum kadınların ordu komutanı olarak görev yapabileceklerini göstermektedir. Fakat onların devlet reisleri olabileceklerini göstermemektedir.” (s. 57)

Yazar, Aişe annemizin komutanlık vasfının devlet başkanlığına delalet etmediğini ifade etmiş ama galiba aynı dakikalar içinde duygu değişimi yaşayarak bu rivayetin aslında kadınların riyasetine delalet olduğunu söylemiş. Birçok konuda birbirine zıt şeyleri kabul eden yazarımız için tabi ki bu durum şaşırtıcı olmamıştır:

Ayrıca kadınların yönetici olamayacakları kabul edilmiş olsaydı tek bir hadis olarak günümüze gelmez, bu konuda daha çok hadis gelirdi. Fakat böyle bir durumla karşılaşmamaktayız. Cemel ehlinin Hz. Aişe liderliğinde savaş yapmaları da bize bir kadının riyasetinin mümkün olduğunu, ashabın bu hadisi sonrakiler gibi anlamadığını, sözü (Burada yazarın kastettiği kadınların idareciliğini meneden hadis) tek bir olayla ilgili olarak değerlendirdiğini göstermektedir.” (s. 58)

Aynı vakadan, bir sayfa farkla birbirine zıt iki ayrı netice çıkarıp ikisinin de doğru olduğunu savunmak ancak bu yazara nasip olmuş bir meziyettir zannımca. Kadının riyasetiyle alakalı, Kur’an’da Hz. Süleyman meselinde zikredilen Sebe melikesinden yola çıkarak son hükmü veriyor yazarımız: “Bu olaya bakarak kadının imametinin sahih olduğu kanısına ulaşırız. (…) Bu durumda ‘eşyada asıl olan ibahadır’ kuralı çerçevesinde caiz görmek gerekir.” (s. 58)

Devamı mahiyetinde kadın ve erkeğin eşit olduğunu iddia eden yazar şöyle demiştir: “İslam, bütün vatandaşları arasında eşitliği öngörürdü. (…) Bu konuda kadın ve erkek arasında herhangi bir ayrım gözetilmemiştir.” (s. 60) “İslam kadına yüksek bir statü vermiştir. Onu diğer insanlarla eşit saymıştır. (…) Kur’an’da yer alan bazı ayetler doğrudan kadın ve erkek eşitliği konusuna gönderme yaptığı gibi… ” (s. 68)

Kadın erkek eşitliğine, aynı sayfanın dipnotunda “Kur’an’da kadın ve erkek kelimelerinin 23’er defa geçmektedir” diyerek Ömer Çelakıl veya Harun Yahya modeli delillendirmeyi tercih etmiştir.

Bu iddiasına delil olarak da şunları söylemektedir:

“Peygamberin hisbe ve sağlık teşkilatına kadınların atadığını görmekteyiz. Emevilerde bile kadınlar sosyal hayata aktif olarak katılmışlar, kadın sanatçılar ve onları destekleyen kadın hamiler bulunmuştur. Fakat daha sonraki dönemlerde bu uygulama ortadan kalkmış, kadın giderek toplumsal hayatın gerisine atılmıştır.” (s. 60)

Sayın yazarımız, kadın-erkek eşit diyerek bir gaflete düşmüş, buna delil olarak peygamber efendimizin kadınlara bazı görevler vermesini göstermesi ikinci gaflet olmuş, en kötüsü ise misallendirmeye nebevi bir uygulama peşinden haram olan kadın sanatçıları eklemesi olmuştur. Yazar kadın sanatçıların sosyal hayattan çekilmesine pek üzülmüş.

Bugünlerde yükselen değer feminizm olduğuna göre tabiki yazarımız bunu göz ardı edemezdi:

“İslam tarihindeki ilk kadın hakları savunucusu Ümmü Seleme’nin sitemleri devam etti. Aslında iyi ki de sitem devam etmiş ve böylece kadın konusunda Kur’an’da daha net ayetlerin nazil olmasını sağlamıştır.” (s. 69)

Yazarın kadın-erkek eşitliği veya feminizme kurban etmeye çalıştığı vaka şudur: Müminlerin mübarek annesi Ümmü Seleme, Peygamber efendimize Kur’an’da hep erkeklerden söz edildiğini, kadınlardan bahsedilmediğini söyler. Bunun üzerine: “Doğrusu erkek ve kadın müslümanlar, erkek ve kadın müminler, boyun eğen erkekler ve kadınlar, doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, gönülden bağlanan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler ve kadınlar, işte Allah bunların hepsine mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır.” (Ahzab 35) nazil olmuştur.

ASHABIN KABİLE ASABİYETİ (!)

Ehl-i Hall ve’l-akd kurumu için; “İslam tarihinde ve siyasetinde çok konuşulmasına rağmen maalesef içi pek doldurulmamış, bir anlamda güdük kalmış bir çalışmadır.” (s. 52)

Ehl-i hall kurumuna güdük demekle kalmayan yazar, bir sayfa sonra “Aslında tarihimize baktığımızda gerçekten oluşmuş bir ehl-i hal vel akd da görememekteyiz. Hz. Ömer’in oluşturduğu şurayı buna benzetsek de bu şuranın tek görev ve işlevi vardı o da bir halife seçmekti. Halife seçtikten sonra görevi sona erdi. (…) Adından da anlaşıldığı gibi bu meclisin tek görevi hükümdarın yönetimini güçlendirmekti. Son derece orijinal bir çıkış olan bu sistem gelişmesi maalesef fazla sağlanamamıştır.” (s. 53)

İyi de, yazarımız ileri de yazacağımız gibi Hz. Ebubekir’in seçimini kabilevî taassuba bağlıyor:

Hz. Ömer’in oluşturduğu altı kişilik şura, kabilevi esasa göre düzenlenmişti. Fakat burada Ensar’dan bir kişi bile yoktu. Halbuki Ensar’ın içinde son derece güçlü şahsiyetler çıkmış olmasına rağmen sürekli geri plana atılmış, yönetim kademelerinde bile az görev verilmişlerdi. Şura Kureyş asabiyeti esasına göre oluşturulmuştu. Artık devletin bir Kureyş devleti olduğu ilkesi aslında itirazsız kabul edilmiş oluyordu. Çünkü bu listeye itiraz eden bir Ensar çıkmadı. Fakat daha sonraki dönemlerde Kureyş’e karşı rekabet içerisinde olan diğer kabileler isyan bayrağını çektiler.” (s. 90)

 Hz. Ömer’in şurasının da ehl-i hall vel akda pek uygun olmadığını söylüyor. Hatta Hz. Ömer’in asabiyetçi olduğunu ve Ensar’a haksızlık yaptığını ifade ediyor. Ne yani, ilk iki halifenin ihlal (!) ettiği bu kurumu İbrahim Halil Er mi ihya (!) edecek? Buna mı inanalım?

“Üstelik fukahanın halife olma şartını Kureyşîlik ilkesine bağlaması, hilafeti tek bir kabilenin tekeline bırakmış olmaktadır. Haricilerin bazı kollarının halifelik için Kureyş dışı seçenekleri ortaya sürmesi bir anlamda yönetme hakkını tüm ümmete verme girişimidir.” (s. 56)

Haricileri tebrik edelim o zaman, Hz. Ömer gibi kabileci (!) tavra karşı sergilemiş oldukları ümmetçi tavırdan dolayı.

“Her ne kadar Medine’de İslam devleti kurulmuş olsa da bu devlet, Hz. Ebubekir’in halifeliğiyle bir Kureyş devleti haline geldi. Hz. Osman’ın halifeliğiyle de bir Emevi devletine dönüşmüş oldu.” (s. 288)

 Hz. Ebubekir’in halife olduğu Sakife toplantısı için şöyle demektedir:

“Sakife toplantısına baktığımızda da kabilevî dürtüleri görürüz. Ensar’ın Sa’d bin Ubade’nin etrafında toplanması, Haşimilerin Hz. Ali’yi desteklemeleri Muhacirlerin Hz. Ömer ve Ebubekir etrafında toplanmaları tamamen kabilevî dürtüdür. (…) Buna karşın muhacirin ileri sürdüğü en büyük delil de Peygamberin Kureyş’ten olması bir başka kabilevi taassubu göstermektedir.” (s. 87)

Evet bu satırları yazan bir şii veya devamlı tenkid ettiğimiz modernist biri değil, kendini ehl-i sünnet diye takdim eden biri. Taassub ehli ve asabiyetçi dediği kimseler de en başta Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer olmak üzere ashab-ı kiram.

MEHDİ

Yazara göre mehdilik evvela Şiada oluşmuş, sonra ehl-i sünnete geçmiş:

“Burada mehdi kavramı özellikle Şiiler tarafından gündeme getirilmeye başlandı. Mehdi kavramı ilk kez Kufe’de ortaya çıkmıştır. Bu Kufe’nin Şiiliğin merkezi olma özelliğinden kaynaklanmıştır. Şiilerce bu kavram gündeme gelmiş olmasına rağmen, sünniler bu kavramı sünnileştirdiler. (…) şia mehdi doktrinini iyice işlemiş ve mehdi inancını usuliddinin yani akidenin bir parçası haline getirmiştir. (…) Mehdi kavramı hem devrimci bir bakış içerir ve hem de kaderci/zulme razı olma ve sadece bekleme anlamını içerir.” (s. 103)

“Mehdi düşüncesi öncelikle Şia içinde çıkmıştır. (…) Mehdi düşüncesi daha sonra ehlisünnet içinde de kabul görecektir. Bu düşüncenin kabulü ile karşıtı olan Deccal düşüncesinin de kabulü ortaya çıkmıştır. (…) Mehdi düşüncesi İslam dünyasında halkın ümitsizliğe kapıldığı ve yöneticilerin baskılarının afaka kadar çıktığı dönemlerde başlar. Günümüzde bile hala en canlı tartışma konusudur. Bütün dinlerde birer mehdi düşüncesi bulunmaktadır.” (s. 348-349.)

Yazara şunu hatırlatmak gerek, daha sonra uyduruldu dediği şey bir düşünce değil akidedir ve bu hususta sahih hadisler vardır. En başta dediğimiz gibi burada yazarın çelişkilerini ortaya koymayı amaçladığımız için, akide kitaplarında çok net olan hususlarla alakalı tekrar izah etmeyeceğiz.

CUMHURİYET VE SEÇİM 

Yine buna örnek 113. sayfada “Dört İslam halifesi seçimle işbaşına geldiğinden bu döneme Cumhuriyet dönemi de denilmektedir.” derken, sayfa 255’te “Siyasal İslamcıların en büyük en büyük hataları Hulefai Raşidin yönetiminin dışındaki tüm yönetimleri geçersiz saymaları ve bu dönemi de bir demokrasi-cumhuriyet yönetimi gibi algılamalarıdır.”

“Dolaysıyla tarihte gerçek demokrasinin uygulandığı iki bölgeden söz edebiliriz. Biri eski Yunan, diğeri Medine İslam devletidir.” (s. 316)

Bu sözün şuuraltında, Batı’ya karşı eziklik duygusunun olması bir yana şahsım adına mizahi bir durumdur.

Sakife toplantısında Hz. Ebubekir’e biat etmeyen Sad bin Ubade için yazarımız: “Hiç kimseye biat etmeden vefat etti. Sad, tek başına da olsa İslam’da ilk muhalefet partisini kurmuştur.” (s. 139)

Bu konuyla alakalı yine Halifenin Tayin ve Tespiti başlığında şunları söylemiştir: “Cumhuriyet veya seçim yolu: Yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesi prensibi İslam tarihinde geniş bir taraftar bulmuştur.” (s. 219)

Hatta bu hususta ileri giden yazarımız, Cahiliye devri idarenin hilafet idaresinden daha ileri seviyede olduğunu iddia etmiştir: “Hâlbuki Araplarda da şura geleneği bulunmaktaydı. Mekke aristokratları bile Darunnedve’de toplanır, alacakları kararları istişare ederlerdi. Medine yöneticileri de genelde Sakife’de istişarede bulunurlardı. Fakat kurulmuş olan İslam devletinde bu şekilde bir şura meclisi maalesef oluşturulmadı. Bu açıdan Mekke aristokrat yönetiminin gerisinde kalmış oldular.” (s. 229)

Bu sözleri ile bizi şoka uğratan yazarımızın kendisi de aslında nasıl bir siyasi yol izlenmesi gerektiğini bilememiş bazen cumhuriyet ve seçimi savunurken son dönemde ise İran devriminden de istifade etmemizi tavsiye etmiştir. (s. 235)

Çelişkilerle dolu yazarımız 230. sayfada monarşiyi kötü bir şey gibi anlatırken 255. sayfada: “Günümüz siyasal İslamcıların sandığından farklı olarak monarşik yönetimlerde gayr-ı meşru değildir. Buna en önemli delilimiz ise bizzat Kur’an’ın kendisidir.”

İslam mezheplerini, parti olarak nitelendiren yazarımız ise İslam tarihinde ilk muhalefetin Hz. Peygamber döneminde olduğunu söylemesi, sonra aynı paragraf içinde bunun aslında muhalefet olmadığını isyan olduğunu söylemesine (s. 341) denilecek bir şey bulamamaktayım. Zira yazarın bir görüşüne tam karşılık verecekken az aşağıda, ileriki sayfalarda hatta bu misalde olduğu gibi aynı paragrafta kendi kendini tekzib ettiği için hangisini dikkate alacağımız bilemiyoruz ve sadece çelişkiyi beyan sadedinde buraya alıyoruz.

Yazarımızın Mutezileden, Abbasilerden bahsettiği bir paragrafta konuyu Alparslan Türkeş ile bitirmesi (s. 342) ise hayret verici bir durumdur.

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer’e ve Hz. Osman’a hakaretler dolu Şia uydurması Şıkşıkiye Hutbesini aynen kitabına alan yazarımız acaba hangi yüzle ehl-i sünnet olduğunu söylüyor ki? Bir de hutbenin dipnotuna şunu yazacak kadar sünnidir(!):

“Burada Hz. Ali, hilafet konusundaki mağduriyeti üzerinde durmakta, uğradığı bütün haksızlıklara sabreden bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır.” (s. 161)

“Nehcü’l-Belağa” isimli eserde geçen “Şıkşıkıyye Hutbesi”yle ilgili olarak İmam Zehebî, bazı sahabelerin lanetlenmesi ve onların şahsiyetlerini zedeleyen ifadelerin bulunması, birçok yerinde edebî üsluba uymayan ifadelerin bulunması ve Hz. Ali (r.a)’nin belagat ve fesahatiyle çelişki arzetmesi dolayısıyla bu hutbenin Hz. Ali (r.a)’ye nispet edilemeyeceğini söylemektedir. (Mizanü’l-i’tidal, 3/124)

Aynı tespitleri İbn Hacer (Lisanü’l-mizan, 4/223) Katip Çelebi (Keşfüz-Zünun, 2/1991) ve Carl Brockelmann (GAL, 1/1511; Suppl. 1/704) gibi müellifler de dile getirmektedir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Nehcü’l-Belağa md.)

Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki savaşın kabile taassubuna, Emevi-Haşimi tarihi hesaplaşmasına dayandığını kocaman başlıklar ve sayfalarca yazı ile iddia eden yazarımız, başka bir yerde iddiasının zıddı olarak bu savaşın tek sebebinin Hz. Osman’ın katillerinin yakalanmamasından kaynaklandığını söylüyor ve kendince Hz. Ali efendimize de “şöyle-böyle yapması lazımdı” şeklinde bin sene sonra tavsiye veriyor. (s. 165)

Bu yazımızda devamlı vurguladığımız gibi çelişkilerle dolu bir çalışma olduğu için, eserin bazı yerlerinde Hz. Hasan’ı Emevilerin zehirlemediklerini söylerken s. 391’de zehirlediklerini söyler ve hatta “Hz. Hüseyin’e suikast düzenleyip hançerlemek” ile itham eder. Hâlbuki kendisi uzun uzadıya Kerbela’da Hz. Hüseyin’in savaşta nasıl şehid olduğunu anlatmaktaydı.

 

KAYNAKLAR VE BİBLYOGRAFYA TAHLİLİ

Yazarımız, kendi düşüncelerini kabul ettirmek için kaynak meselesinde çok geniş davranmış, hiçbir kritiğe tabi tutmadan ve birçok ehl-i sünnet harici kaynaklardan bilgileri, birbirlerini tekzib etse de alıp koymuştur.

Yazar, bu eserinde hulasa olarak,

*Kader-kaza konusu ehl-i sünnetin beyan buyurduğu gibi olmadığını,

*Mehdiliğin akidevi bir mesele değil bir düşünce olduğunu, ilk Şia’da çıktığını sonra Ehl-i Sünnete geçtiğini ve buna bağlı olarak da Deccal’in uydurulduğunu,

*Cehmiye, Cebriye, Mutezile mezheplerinin şirin şeyler olduklarını,

*Ehl-i sünnetin sistem kutsayıcısı olduğunu,

*Sahabe-i Kiramın Hz. Ebubekir başta olmak üzere nebevi sistemi bozduklarını, asabiyetçi olduklarını, kiminin hırsız kimin yalancı kiminin hilekâr olduğunu bunların da aşere-i mübeşşereden olduğunu,

*Aslında kadınların seçme-seçilme hakkının olduğunu ama geleneksel İslam anlayışının bunu geri plana attığını ve daha birçok şeyi anlatmaya çalışmıştır.

Modernistler, müsteşriklerin hemen her dediğini hüccet kabul eden ehl-i sünnet (!) yazarımıza bir sual ile yazıyı bitiriyorum: Kaynakça kısmında, Mustafa İslamoğlu’nun İmamlar ve Sultanlar isimli eserini yazmışsınız, lakin kitap boyunca ne metinde ne dipnotlarda bu esere ne lehte ne aleyhte bir atıfta bulunmamışsınız. Kaynakçaya koyma sebebiniz, kendi kitabınızla İmamlar ve Sultanlar kitabındaki fikirlerin yakınlığı mıdır? Yoksa sadece kaynakçayı kabartma taktiği midir?

Muhterem merhum Seyda Muhammed Emin Er hocaefendiye olan hürmet ve muhabbetim sebebiyle bu kadarla iktifa ediyor, yazara çizgisinin flu olduğunu ve kendisini yanlış tanımanın bizi derinden üzdüğünü hatırlatmak istiyorum.


Harun Çetin

Kitaptaki İktibaslar Mevsimler Kitap, İstanbul, 2016 baskısı esas alınarak yapılmıştır.

Bu eleşitri yazısına, eleştirinin muhatabı İbrahim Halil Er Hoca’nın cevabı musellem forumda yayınlanmıştır.  Okumak için tıklayınız: 
İbrahim Halil ER Hocanın, Yapılan Eleştiriye Cevabı

Paylaş, Haberdar Et:


Editör

Yazarın şu ana kadar yazılmış 139 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. İbrahim Halil Er diyor ki:

    BİR ELEŞTİRİYE CEVAP-1
    “Siyasal İslam Düşüncesinin Doğuşu” kitabımıza yönelik bir eleştiri yapıldığını dostlarımız bildirdiler. Önce kitabımıza bir eleştiri yapılmış olmasından dolayı sevindik. Çünkü ilim eleştiri yapılarak gelişirdi ve ülkemizde maalesef kitap eleştirisi geleneği pek oturmamıştı. Ayrıca kendisini sosyal medyadan da tanıyordum. Bu nedenle eleştiri yazısını sevinerek okudum.
    Fakat bu bir eleştiri yazısı olmaktan çıkmış, tamamen karalamaya yönelik ciddi ithamlar barındıran bir yazıya dönüşmüştü. Bunu teessüfle gördüm. Üstelik müsellem isimli bildiğim bir sitede yayınlanmıştı. Önceleri cevap vermemeyi düşündüm. Fakat dostlarımız cevap vermemizin daha uygun olacağını beyan edince bu yazıyı kaleme aldık. Eleştiriler çok olduğundan ve benim de sağlık nedeniyle çok uygun olmadığımdan sadece belli eleştirilere cevap vermeye yoğunlaşacak, diğer eleştirilere inşallah ileride cevap vereceğim.
    Burada özellikle belirtmem gereken temel nokta, eserimiz bir tarih çalışmasıdır. Kitap, siyasal düşüncenin ilk dönemi üzerinde yapılan bir giriş mahiyetindedir. Bu nedenle muhalifler ve her türlü farklı düşünceler burada zikredilmiştir. Çünkü bu düşünceler daha sonraki İslam tarihinde etkili olacaktır. Yani eserimiz bir akaid kitabı değildir ve bu nedenle muhaliflerin düşüncesi çok fazla eleştirilmeden nakledilmiştir. Çünkü kitabın yöntemi siyasal düşünce konusundaki tüm tarafların düşüncesini vermek ve olayları bu eksende değerlendirmektir. Bu alanda az yapılmış bir çalışma yöntemini izlemiş olduk. Kendimizi bir görüşün temsilcisi değil, sadece olayı araştıran ve anlamaya çalışan olarak gördük. Bu durum haliyle münekkidimizin de dediği gibi tekrarlara yol açacağı gibi, tarafların görüşlerini savunuyormuşuz gibi bir duruma da bizi düşürmesi kaçınılmazdı. Fakat biz eseri konuyla ilgili hiçbir müktesebatı olmayanları değil de konuyla ilgili belli bir birikimi olanları hedeflediğimizden çok fazla da üzerinde düşünmedik.
    Ben özellikle sahabeyi eleştirdiğim ya da onlar hakkında ithamlarda bulunduğum şeklindeki eleştiriyi önemli gördüğümden bunu cevaplandıracağım. Diğer eleştiriler bana göre çok da önemli değil…
    Hz. Osman ve Sahabeye Yönelik Eleştiri
    Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Bu kitap bir akaid kitabı değildir. Bu nedenle konuyu araştırırken akaid endişesi veya akaid metodolojisi açısından bakmamıştır. Tamamen Müslümanların siyasi tavırlarını yorumlamaya, bu tavırların arkasındaki dini motifleri anlamaya çalışmıştır. Bu dini motifleri de kendi anladığımız şekilde değil de olayın faillerinin veya dönemin hiziplerinin anladığı şekli görmeye çalışmıştır. Sonuçta Müslümanlar arasında çatışma ve sorunlar çıkmış, o halde bunun nedenleri nelerdir ve Müslümanları bu şekilde ayrıma götüren saikler nelerdir bunu anlamaya çalışmıştır.
    Akaid veya bir hadis kitabı olsa olayı ele alışı farklı olacaktı ama bu bir tarih hatta siyasal tarih veya siyasal düşünce tarihidir. Dönemin tüm aktörlerini işlemeye ve anlamaya çalışmıştır.
    Eleştirmenimiz, bizim yapmadığımız bir eleştiriyi bizim yapmış olduğumuzu söylemektedir. Şöyle demektedir: “Esere göre İslam’da siyasi sapmanın ilk ve en önemli sebebi Hz. Osman’dır” Bu iddiasına da bizim kitabımızdaki şu bölümü delil getirmektedir: “Hulefa-i Raşidin dönemi, nebevi sünnetin en iyi uygulandığı dönem olarak kabul edilir. Bu dönem, düşünce ve İslamî söylemin olduğu dönemdir. Bu dönemden ilk sapma Hz. Osman’ın ikinci altı yılından itibaren başlar. İkinci altı yılında artık Ümeyyeoğulları yönetimde daha güçlenmiş ve nimetleri kendi yararlarına kullanmaya başlamışlardır. Bu dönem, İslami söylemi geriye atma dönemidir.” (s. 13)
    Burada biz siyasi sapmanın en önemli sebebi’nin Hz. Osman olduğunu söylemiyoruz ki… Biz Hz. Osman döneminin sonlarında sapmanın yaşandığını ve bunun da müsebbibinin hz. Osman değil Ümeyyeoğulları olduğunu belirtiyoruz. Üstelik biz siyasal sapma ifadesini değil nebevi sünnetten sapma ifadesini kullandık. Nebevi sünnetten sapmadan ne kast ettiğimizi de dipnotta şöyle belirttik: “İslam’i söylemden kastımız; eşitlik, halkın yönetimde etkili olması ve gelir dağılımındaki adalettir. Sapma ise bütün bunların olmadığı bir yönetimdir. Yoksa İslam’ın kendisinden sapma değildir. Örneğin Emeviler döneminde İslam hükümleri uygulanıyordu. Bundan dolayı Emeviler bir İslam devletidir. Fakat yukarıda bahsettiğim kuralları uyguladığımızdan bir sapma söz konusudur.” S.13 (dipnot)
    Görüldüğü gibi, bizim bu olaylardan doğrudan hz. Osman’ı suçladığımızı belirten bir ifade bulunmamaktadır. Burada, hz. Osman’ın mensup olduğu kabilenin bütün bunları organize ettiğini anlattık. Zaten eğer ülkede her şey nebevi sünnete göre olsaydı bu kadar sorun yaşanmaz, isyan çıkmazdı.
    Hatta sapmadan ne kast ettiğimizi arka sayfada şöyle anlatmışız: “Hz. Ömer; “Kim benden bir hata görürse ikaz etsin” derken Abdülmelik bi. Mervan ise halife olduğunda okuduğu Kur’an-ı bıraktı ve “Bu seninle son görüşmemiz” diye hitap etti. İşte bu sapmadır. İslami söylemden dünyevi söyleme dönüştür…. Diye izah etmişiz…
    Eleştirmen kardeşimiz eleştiri adabını bir tarafa atarak iyice bizim kast etmediğimiz anlamları bu cümlelerden çıkararak saldırıya geçmiştir. Niyet okuyucu ve gerçekten karalamaya yönelik bir gayret. Şöyle diyor eleştirmen: “İkinci sonuç, bu sapmayı sistematize eden, her türlü hile, yalan, gasb gibi şeylerle tahkim eden Hz. Muaviye’dir. Lakin yazarın hakkını yemeyelim, Hz. Osman’ı nebevî sistemi bozmakla ve Hz. Muaviye’yi de yalancılık, hile, entrika ile itham ederken, diğer bazıları gibi yapmamış; -Hz- saygı ifadesini hiç eksik etmemiş, hatta sahabenin adil olduğunu söylemiştir (!)”
    Bizim düşmana ihtiyacımız yok, biz birbirimize yeteriz.
    Eleştirmen şöyle devam ediyor: “Yazar, kitabı boyunca yaptığı şey olan çelişkili ve birbirini tekzib eden bilgileri; ya kitabını kabartmak için ya da aslında doğrusunu bilmediğinden neye inanacağını şaşırarak vermiştir.” Kardeşimiz kitabımızın bir iddiayı ispatlamak gayesi ile değil de dönemi ve o dönemde yaşayanları anlamaya yönelik olduğunu maalesef görmemiştir. Bu insanları değerlendirirken haliyle tezat ve zıt durumlar ortaya çıkacak, yaşanacaktır.
    Eleştirmenimiz hz. Osman’ın döneminin ikiye ayrılmasını da kabul etmemektedir. “yazar, Hz. Osman’ın 12 senelik hilafetini ikiye ayırmış ve ikinci altı yıllık devresi hakkında başkalarının yanlışlarından beslenerek ve kaynak göstermeyerek değerlendirme yapmış. 12 senelik hilafeti ikiye ayırarak burada dilediğini söyleyen yazarımız, daha ileride başka bir dilediğini söylemek için bu ayrımın geleneksel olduğunu söylemiş:
    Öncelikle bu ayrıma neden karşı çıktığını anlamadım. Ayrıca sürekli her kelimeden art niyetli bir anlam çıkarma merakını da anlamadım. Sonuçta bu dönemi değerlendiren tarihçiler, 12 yıllık iktidarın zamanla yanlışlar ve halkın itirazlarıyla karşılandığını belirtmek için böyle bir tasnif kullanmışlardır. Kimse yanlıştan münezzeh değildir.
    “Hz. Osman’ın hilafet dönemi birinci altı yıllık dönem ve ikinci altı yıllık dönem tarzında iki kısma ayırarak incelemek bir bakıma gelenek haline gelmiştir.” Kitaptaki bu geleneksel tasnif görüşü dipnotta da belirttiğimiz gibi Sabri Hizmetli’nin İslam Tarihi kitabından alıntılanmıştır. Ben de bu konuda onun düşüncesine katılsam da ikinci 6 yıllık dönemin aslında fiilen hz. Osman’ın değil katibi Mervan’ın dönemi olduğunu “Hz. Osman’ın ikinci altı yılı fiilen Mervan’ın İktidar olduğu yıllardır.” (s. 155) belirtmişimdir. Çünkü artık hz. Osman iyice yaşlanmış ve akrabalarının etkisinde kalmaktadır. Zaten yumuşak huylu ve halim bir insandır. Ben burada eleştirilecek bir nokta görmüyorum.
    Eleştirmenimiz şu ifadeyi de eleştiriyor: “Bunu Hz. Ömer’in bir konuşmasında yanlış yola girdiğinde kendisini kılıçlarıyla düzelteceklerini söylemeleri en güzel örnektir. Bu tavır, Hz. Osman’ın şehadetinde de kendisini göstermiştir. Onlara göre İslamî söylemden bir sapmaya uğradı ve böylece yönetim meşruluğunu yitirdi ve değiştirilmesi için kılıçların kınlarından çıkarılması gerekiyordu.” (s. 13)” öncelikle cümleyi bağlamından kopararak almak adil bir eleştiri tekniği değildir. Cümlenin başı şöyledir: “Hulefa-i Raşidin dönemindeki yönetim, meşruluğunu nebevi sünnetten alırken, bir yandan da halkla yaptıkları sözleşme ile güçlerini eşitlik ve adaletten alıyorlardı. Yani onların ilk Müslümanlar olması, (o dönemdeki insanların nazarından) onlara bir masumiyet ve haklılık izafe etmiyordu.” S.13 Biz burada halifelerin halkın onayı ile iktidara geldiğini, tek başına onların ilk Müslümanlar olması unsurunun o dönemdeki ashap için yeterli olmadığını ifade ediyoruz. Onlar için kişinin nasıl bir yönetim uygulayacağı önemliydi.
    “Yani Hz. Osman’ı şehid edenler Hz. Ömer’in o sorusuna güzelce cevap verenler miydi derseniz, bu soruyu cevaplamadan geçiyor yazar. Birçok görüşünü onlarca kez tekrarlayan yazar bu görüşünü s. 153’te ve başka çok yerde tekrar etmiştir.” Bu eleştiriye de artık yok artık diyoruz. Eleştiri ilmi olmaktan çıkmış adam harcama ve linç etmeye dönüşmüştür. Biz bunu söylerken dönemin insanlarının olaya bakışını anlatmaya çalıştık. Yani hz. Ömer’e bile yanlış yaparsan seni kılıçlarımızla düzeltiriz diyen kitle, yanlış yaptığını düşündüğü hz. Osman’ı şehit etmiştir. Burada o soruyu soran sahabe kitlesini değil, dönemin hakim düşünce yapısını ve bedevi zihniyetinin sarsılmazlığını göstermeye çalıştık.
    Aşağıdaki eleştiriler de sadece eleştiri olsun diye özellikle seçilmiştir. Kitabımızda sayfalarca anlattığımız kabilecilik anlayışı haşimi ve umeyyeoğlu mücadelesi konusunu okumayan birisi için şok etkisi yapılması amacıyla özellikle seçilmiştir.
    “Fakat Hz. Osman seleflerin aksine davranmış, tekrar kabile merkezli bir anlayışa yönelerek yönetime kendi kabilesi olan Ümeyyeoğullarını getirmiştir.” (s. 88)
    “Hz. Osman halife olduğunda, Hz. Ebubekir ve Ömer’in kurduğu kabileler dengesini Ümeyyeoğulları lehine bozdu. Böylece devlet Kureyş devleti olmaktan Ümeyyeoğulları kabilesinin devleti olmasına doğru evrilmiş oldu.” (s. 91)
    Hz. Osman’ın kendi kabilesini Umeyyeoğullarını koruduğunu tüm kaynaklar zikrederken bunu göz ardı etmek tarihçilik değildir. Üstelik kendisini tarihçi olarak niteleyen birisinin bu durumu eleştirmesi de ayrıca dikkate değerdir. Hz. Ebubekir ve hz. Ömer’in kabileleri zayıf iken hz. Osman’ın kabilesinin güçlü olması, bu kabilenin önemli makamlara getirilmesi diğer kabilelerin tepkisini çekecektir. Biz sonuçta bir isyanı araştırıyoruz. Bu isyanın bir sebebi vardır bunu bulmalıyız. Yoksa bazılarının yaptığı gibi tüm olayı Yahudi ibni sebe’ye bağlamak o dönemdeki insanlara bir hakarettir.
    “İnsanların Hz. Osman’a karşı ayaklanmasının temel nedeni de adalet ilkesinin zedelenmesiydi.”(s. 62) Bu isyancıların en büyük iddialarıdır. Ayrıca, dışardan isyancılar Medine’de halifeyi sıkıştırırken Medine halkının onlara karşı çıkmaması ve halifeyi yalnız bırakması da üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Bu durum, Medine halkının isyancıların gerekçelerine katıldığını göstermez mi?

    İbrahim Halil Er

BİR YORUM YAZ