Seyyid Fevzeddin Efendi’ye Yönelik İftira Kampanyası Üzerine

Seyyid Fevzeddin Efendi’ye Yönelik İftira Kampanyası Üzerine

Seyyid Fevzeddin Efendi’nin,[1] muhtelif video paylaşım sitelerinde yer alan, bağlamından kopartılmış kolajlarla sunulup tasavvufa saldırı amacıyla istismar edilen sohbet kesitlerinden hemen hepimiz haberdar olmuşuzdur.[2] Nitekim bu kesitler, dikkat çektiğimiz minvalde, arama motorlarında da üst sıralarda yer alıyor. Bu kesitlerin propaganda malzemesi olarak kullanılması ve yaygınlaşmasında münferit bazı site, blog ve sosyal medya kullanıcılarının yanı sıra “Dini Haberler” adıyla yayın yapmakta olan sitenin de önemli bir payı bulunuyor. Mezkur sitenin iftira dolu haberin başlığını “Menezil Şeyhine Köle Olmak Farzdır” başlığı ile vermesi art niyetin ve meseleye dair derin cehaletin bit göstergesi olarak ortada durmaktadır. Zira az aşağıda okuyacağınız üzere konuşmanın Menzil şeyhi Seyyid Abdulbâki Efendi ile doğrudan bir alakası yoktur.

Nâmı Dinî Haber; Kimliği Fitne Uyandırma Servisi

Bu, sözde haber sitesi kurulduğu günden bugüne, yöneticilerinin ilmî seviyedeki yetersizlik ve editörlükteki nasipsizlikleri sebebiyle, dinî haberleri magazin programları seviyesine düşürerek haber yapan, esasında diyanet kadrosunun da itibar etmeyip yalnızca atama ve münhal kadro duyuruları vb. gibi konularla ilgili bilgi kırıntılarına erişim için kullandıkları bir siteden öteye geçemedi.

Daha önceleri, sûfî bir zatın radyo kanalında program yaparken sonradan tasavvuf düşmanı kesilen, Kur’ân ve Hadîs ilimlerinden bîhaber bir zatın tasavvuf karşıtı naif iddia ve ithamlarına yer veren; yazarlar bölümünde, hükümete yakın bazı ehl-i sünnet düşmanlarını barındıran, derme-çatma yazılarla İslâmî alanda habercilik ve yayıncılık yaptıklarını zanneden site yöneticilerinin içler acısı hâli günden güne daha da acınası, daha da zavallı, trajikomik bir vaziyete doğru sürüklendi.

Diyanet İşleri Başkanlığı Neden Sessiz?

Yöneticileri Diyanet teşkilatı mensubu olduğu söylenen(!), Diyanetin, atamalarından duyurularına kadar birçok icraat ve faaliyetini, internet sitesini beslemek için malzeme olarak kullanan, bazı gelişmeleri zaman zaman manipüle edip kamuoyunu yanıltan bu siteye karşı, Diyanet İşleri Başkanlığı neden sessizdir ve neden bu sitenin bünye dışı olduğuna yönelik açıklamalarla yetinmektedir?

Eleştirilen birtakım görüşleri olmasına karşın Diyanet İşleri Başkanlığı nezahetini ve nezaketini her daim muhafaza etmiş bir kurumdur. Kendisini Diyanet İşleri Başkanlığı’nın âdeta arka bahçesi gibi lanse eden bu sitenin yayıncılığı, kurumun yetkililerini hiç mi rahatsız etmemektedir?

Halkı, fitne ve fesada sürüklemeye yönelik içerikler yayınlamaktan ve bilindik haberleri dahi provokatif bir üslup ve dille aksettirmekten; genellikle şahısları hedef alıp onlara hakaretler yağdırmaktan başka bir yayın politikası bulunmayan bu siteye neden müdahale etmemektedirler?

Hedef aldıkları şahıslara iftiralar atan ve işi özlük haklarına saldırı noktasına kadar taşıyan, haber ve bilgi kirliliğinden ve kamuoyunu yanlış yönlendirmekten başka hiçbir işe yaramayan bu siteye karşı savcılar neden sessiz kalmaktadırlar?

İfâde-i Merâm

Okuduklarını anlayabilecek seviyede bulunmadıklarına yayınları vesilesiyle daha önce defalarca şahit olduğumuz bu (dinihaberler sitesini yöneten) zevata ve bu konuyu aynı minvalde makalelerinde, yayınlarında veya kitaplarında yayınlayan, bir kısmını daha önce uyarmamıza rağmen uyarılarımıza aldırış etmeyen kimselere diyecek bir sözümüz yoktur. Zira onlara, bu iftira dalgasının birer parçası olmak, dünyada da ahirette de fazlasıyla yeter.

Sözümüz; bu dezenformasyona kapılan iyi niyetli, samimî ve akıl, fehim ve idrakten nasip almış olan kardeşlerimizedir.

Bu girişten sonra, sağduyulu kardeşlerimize, Seyyid Fevzeddin Efendi ve ailesi hakkında bilgi vermek ve kendisinin ilgili kesitlerde yer alan sözlerine, muhatapları ve sebepleri bağlamında açıklık getirmek istiyoruz. Söz konusu çarpıtmalara başvuranları, bunların ardına düşüp körükleyenleri ve bu iftira furyasına âlet olanları da okuyucu ve ilgililerin insafına havale ediyoruz. Mevlâ Te‘âlâ herkese akıl, izan ve insaf ihsan eylesin! Kul hakkına girmekten korusun.

Seyyid Fevzeddin Efendi ve Ailesi

Seyyid Fevzeddin (Erol) Efendi, ehl-i beytin muhtelif dönemlerde maruz kaldığı mezalim sebebiyle Anadolu’nun güneydoğusuna yerleştirilen Hüseynî (neseben Hazreti Hüseyin’e dayanan), köklü bir aileye mensuptur. Selçuklu ve Osmanlı devrinde hürmet gören Becirman seyyidlerine mensup olduğu bilinen aileden tarih boyunca önemli âlimler ve -tasavvuf alanında- halifeler yetişmiştir.

Seyyid Fevzeddin Efendi’nin büyük dedesi Seyyid Muhammed Efendi (Kuddise Sirruhû), genç yaşta kemale ermiş ve Norşin Meşâyıhının kolbaşısı[3] olan meşhur, maruf, Şeyh Muhammed Diyâuddîn en-Nurşînî’nin (Kuddise Sirruhû) halifeleri arasına girmiş; fakat genç yaşta vefat etmesi sebebiyle irşâd vazifesi üstlenememiştir.

İkamet ettikleri çevrede meşhur olan ailenin geniş çevreler tarafından tanınması, merhum Seyyid Muhammed Efendi’nin (Kuddise Sirruhû) oğlu (Seyyid Fevzeddin Efendi’nin dedesi) Ğavs-ı Bilvânisî ve Ğavs-ı Kasrevî unvanlarıyla maruf, Seyyid Abdülhakîm Efendi (Kuddise Sirruhû) döneminde söz konusu olmuştur.

İyi bir eğitim alarak yetişen ve bölge Meşâyıhının önde gelenlerinden Ahmed el-Haznevî’den (Kuddise Sirruhû) hilâfetle müşerref olup -şeyhi henüz hayattayken- irşâd vazifesine başlayan Seyyid Abdülhakim Efendi (Kuddise Sirruhû), pek çok âlim ve halifenin yetişmesine vesile oldu. Nakşibendiyye-i Hâlidiyye’nin Menzil’i de içine alan bu kolu, onun bereketiyle günümüzde milyonları aşkın bir müntesibânın bağlı bulunduğu büyük bir kol hâline geldi.

Seyyid Fevzeddin Efendi’nin İfadelerinin Tasavvufî Bağlılık ve İtaatle Bir İlgisi Yoktur!

Video kesitlerinde kendisinden “Ğavs” olarak bahsedilen şahsiyet, 1972 senesinde vefat etmiş olan, bu ailenin büyüğü “Seyyid Abdülhakim” Efendidir. Dolayısıyla yazı boyunca üzerinde duracağımız sözlerin hiçbirinin irşâd hizmetlerini günümüzde Menzil’de sürdüren Şeyh Efendi’ye tasavvufî bağlılık ve teslimiyetle bir ilgisi yoktur.

İzah Edelim…

Günümüzün Menzil Şeyhi Seyyid Abdülbaki Efendi ve birtakım sözlerini bahis mevzuu ettiğimiz Seyyid Fevzeddin Efendi, Seyyid Muhammed Raşid Efendi’nin (Kuddise Sirruhû) mürîdânı arasındadırlar. Seyyid Abdülbaki Efendi, Seyyid Muhammed Raşid Efendi’nin (Kuddise Sirruhû) -baba bir- kardeşi; Seyyid Fevzeddin Efendi ise büyük oğludur.

Seyyid Muhammed Râşid Efendi (Kuddise Sirruhû) 1993 senesinde vefat eder ve irşad hizmetlerinin devamı için altı halife vazifelendirir. Bunlardan birisi de günümüzün Menzil şeyhi- Seyyid Abdülbaki Efendi’dir.

Seyyid Fevzeddin Efendi, babası ve şeyhi Seyyid Muhammed Raşid Efendi’nin (Kuddise Sirruhû) 1993 senesindeki vefatının ardından, Menzil Şeyhi (ve amcası) Seyyid Abdülbaki Efendi’ye intisap eder ve onun vekillik vazifesini üstlenir. Tarîkatın önde gelenlerinden biri olduğundan, vekilliğin yanında tarîkatın idarî işlerinde de etkindir.

Seyyid Fevzeddin Efendi bu vazifeyi, hilâfetle müşerref oluncaya dek sürdürür. 2003 senesinde bir başka Şeyh Efendi’den[4] hilâfetle müşerref kılınacağı yönünde tasavvufî işaretler hâsıl olur. Bu işaretler aynı zamanda manevî irşâd vazifesinin de habercisidir. Seyyid Fevzeddin Efendi bu manevî gelişmeler üzerine, hilâfetine mazhar olacağı Şeyh Efendiye intisap eder. Böylelikle Menzil Şeyhi Seyyid Abdülbaki Efendi’ye herhangi bir intisabı kalmaz ve vazifesi gereği, yine birtakım manevî işaretlere bağlı olarak Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Buhara köyüne yerleşerek irşâd hizmetlerini bu köyde, müstakil bir Şeyh olarak sürdürmeye başlar. Bu beklenmeyen gelişme, Menzil Şeyhi’ne bağlı çevreler arasında birtakım sıkıntılara ve Seyyid Fevzeddin Efendi’ye yönelik, istenmeyen bir tavır içine girilmesine sebep olur. Ortaya çıkan bu tavra mukabil, Seyyid Fevzeddin Efendi’nin mürîdânından da benzer şekilde mukabelede bulunulur.

Bu noktayı akıllarda tutmak ve biraz aşağıda sözlerin sarf edilme sebepleri başlığında yapılan izahla birlikte değerlendirmek meselenin anlaşılması adına büyük önem arzetmektedir.

İstismar Edilen Cümleler

İlgili video kesitlerini hazırlayanların gerek başlıklarından gerekse de eklemiş oldukları alt yazıdan anlaşılan şey, bu alana (tasavvufa) ciddî şekilde yabancı oldukları gerçeğidir. Nitekim Seyyid Fevzeddin Efendi’nin kullandığı tasavvufî unvanlardan biri olan “Ğavs”[5] unvanını “Gavus” şeklinde yazmış ya da başlıkta bu şekilde vermiş olmaları da bu yabancılığın en bariz göstergesidir.

İstismar edilen cümlelere biraz yakından bakalım…

“Biz Her Şeyimizi Ğavs’a Borçluyuz, Bu Duruma Ğavsın Sebebiyle Geldik” İfadeleri

Bu sözü: “Varlıklarını Allah’a (Celle Celâluhû) değil de Ğavs’a borçlu olanlar” şeklinde algılayanlar ve bu anlayış doğrultusunda servis edenler acaba hayatları boyunca hiçbir zaman mecaz kullanmamışlar mıdır? Mesela; evlerinin, arabalarının ve kendilerine geçici olarak lütfedilmiş olan varlıkların sahibi olduklarını hiçbir zaman söylememişler midir? Kendilerine ailelerinden bir şey ulaştığında: “Bunu bize babam/anam bıraktı; bu konumu ve bu varlığı babamıza/dedemize borçluyuz.” tarzında söylemlerde hiç bulunmamışlar mıdır?

Muhakkak ki variyetin yegâne maliki Allah Te‘âlâ’dır. Kullara lütfedilmiş olan varlık ise geçici ve sınırlı bir tasarruftan ibarettir. Buna mukabil belagatte “aklî mecâz”[6] olarak tanımlanan, hayatın içindeki mecazî kalıpları kullanmak, iyi niyetli yaklaşıldığı takdirde anlaşılması zor bir şey değildir.

Seyyid Fevzeddin Efendi’nin: “Bugün biz insan olmuşsak Ğavsın sayesindedir. Bugün bizi herkes seviyorsa Ğavsın sayesindedir. Bize selâm veriyorlarsa onun sayesinde ve bereketindendir…” şeklindeki sözleri, daha önce de dikkat çektiğimiz gibi ailenin hürmet gören bir aile hâline gelmesini sağlayanın, Ğavs-ı Bilvânisî unvanıyla meşhur, “Seyyid Abdülhakim Efendi” ve oğulları olduğu gerçeğine dayanmaktadır.

“Ğavs’ın Evlâtlarına İtaat Etmek Farzdır, Vâcibdir” İfadeleri

Arapçada masdar olan “farz” kelimesinin her ıstılah gibi bir lügat anlamı bir de ıstılah anlamı vardır. Farz denildiğinde bizim anladığımız, “dinin mükelleften yapılmasını kesin ve bağlayıcı şekilde istediği fiil” anlamı, kelimenin usûl-i fıkıhtaki anlamıdır.[7]

Arapça bizim anadilimiz değildir. Dilimizdeki fıkhî terimlerin bir kısmı Arapçadan, bir kısmı ise Farsçadan alıntıdır. Bu sebeple toplumumuzda fıkhî terimlerin lügat manalarının günlük yaşamda kullanımı pek yaygın değildir. Dolayısıyla farz ve vâcib gibi terimler kullanıldığında bizlerde direkt olarak dinî alanda kullandığımız manalar akla gelir. Hâlbuki bu durum Araplarda ve ilmî çevrelerde böyle değildir; farz ve vâcib gibi kelimeler, günlük hayattaki gerekli olan işleri ifade ederken de bazen kullanılırlar.

Üzerine konuşmakta olduğumuz kesitleri tekfir malzemesi hâline getirenlerin, konunun bu yönüne vakıf olup olmadıklarını bilemiyoruz. Bu el çabukluğu(!) ve art niyetle, Arap ülkelerinden birinde ya da memleketimizde bir medreseye gittiklerinde kendilerine “vâcibât” başlığı altında ev ödevleri veren bir hocayla karşılaşmaları durumunda yaşayabilecekleri şaşkınlığı ise tahmin edebiliyoruz.

Farz ya da Vâcib Olan ne?

Üzerine konuştuğumuz söz, esasında ıstılah manasıyla söylenmiş olsa bile söylendiği bağlam açısından düşünüldüğü takdirde bir sorun teşkil etmeyecektir. Zira değerlendirmeye çalıştığımız cümlelerden müteşekkil bu ikaza, bir amcayla yeğenleri ve tarafların sevenleri/bağlıları arasında vuku bulması muhtemel derin bir ayrışma, çatışma hatta fitnenin önüne tez elden geçmek maksadıyla ihtiyaç duyulmuştur.

“Ğavs’ın Evlâtlarına Kulluk, Kölelik” İfadeleri

Seyyid Fevzeddin Efendi’nin -belli çevreler tarafından- tekfir sebebi olarak sunulmaya çalışılan ifadelerini içeren bir başka pasaj ise: “Elimizden geldiği müddetçe bedenimizde ruh, canımızda can olduğu müddetçe, o aileye köle olacağız. O aile, biz başımızı yere koyacağız, bütün Ğavs Hazretleri’nin çocukları başımıza basıp geçecekler. Yine de Ğavs’ın hakkını teslim etmemiz mümkün değildir. Biz de, siz de Ğavs’ın evlâtlarına kölelik yapacağız; yapmaya da mecburuz. Üzerimize farzdır, vaciptir. Ölünceye kadar Ğavs’ın evlâtlarına boyun eğmeye, hizmet etmeye mecburuz…” şeklindeki sözlerini içeren kesittir.

Bu sözler, tasavvufu şirk dini olarak lanse etmeyi kendisine vazife edinmiş bazı kimselerin, çölde ganimet bulmuş mağribî edasıyla sarıldıkları sözler olmuştur. Hâlbuki bu sözler, tasavvufî çerçevedeki bağlılık ve teslimiyetle ilgili sarf edilmiş sözler değildir.

Bu Sözleri Sarf Etme Sebepleri

İki cemaat arasında ortaya çıkan bahsetmiş olduğumuz sıkıntılar çok geçmeden haddinden ziyade büyür. İki kapının müntesibânı arasında birtakım tartışmalar ve kutuplaşmalar baş gösterir.[8] Bunun üzerine Seyyid Fevzeddin Efendi, muhtelif illeri kapsayan irşâd ziyaretleri esnasında gerçekleştirdiği sohbetlerde, bu tartışma ve kutuplaşmaların sona ermesi için, kendisinin de daha evvel bağlı bulunduğu tekkeye ve tekkenin büyüklerine hürmet edilmesi gerektiğine yönelik vurgulara yer verir.

Üzerine konuştuğumuz ifadelerin tamamı bu sohbetlerde, ortaya çıkan fitne ateşini daha fazla büyümeden söndürmek ve gelişen bu durumu istismar etmek isteyen kesimlerin istismarını önlemeye yönelik bir çabanın ifadesidir. Kısacası o, bu sözleriyle, tıpkı amcasıyla sorunu olan bazı yakın akrabalara: “Amcanız sizin büyüğünüzdür. Ona saygısızlık, terbiyesizlik yapmak yerine, ona azami derecede saygı göstermelisiniz” demeyi murad etmiş ve konunun önemine binaen anlamı kuvvetlendirmek kastıyla olmalı ki, “kulluk-kölelik” ve “farz-vâcib” gibi ifadeleri lugavî manalarıyla kullanmıştır.

Seyyid Fevzeddin Efendi’nin şu sözleri de zaten ilgili söylemlerin olumsuz bir durum üzerine, sükûnet ortamını sağlamak ve onlarca yıl eskiye dayanan birlik ve beraberliğin muhafazasının devamı için sarf edildiğini ortaya koymaktadır:

“Onun için hiçbir zaman Ğavs’ın evlâdına kesinlikle yan bir gözüyle veyahut kötü bir gözle bakmayın. Onları Allah ile Rasûlüllâh ile baş başa bırakalım. Onları Ğavs’a teslim edelim, bizim haddimize değildir bunların hakkını vermek hâşâ…”

Yoksa konu tasavvufî bağlılık ve teslimiyet olsa, kim neden böyle bir şey söylesin ki?..

Dolayısıyla Seyyid Fevzeddin Efendi’nin sohbetlerinde hitap ettiği kendi müridlerini, bizzat intisaplı olmadığı Menzil Şeyhi’ne ya da bir başka Şeyh’e teslim olmaya hatta iddia edildiği gibi kulluk, kölelik mesabesinde bir teslimiyete çağırmış olması, tasavvufî açıdan da, aklî ve mantıkî açıdan da ihtimal verilebilecek bir şey değildir.

Bu sözleri tasavvufî bağlılık ve teslimiyete yönelik sözler olarak algılayanların bu düşüncesi, konuyla ilgili olan şahsiyetleri tanımamanın, Şeyh Efendi’yi mezkûr sözleri sarf etmeye iten durumdan haberdar olmamanın ve maatteessüf sahip oldukları art niyetin bir sonucudur.

Hasbî niyet ve büyük bir olgunlukla yapılan, tasavvufî birikim ve muhabbetin şahsî menfaatlere âlet edilmemesi konusunda önemli bir örnek niteliği taşıyan bu çağrıların, birileri tarafından istismar malzemesi edinilmesi de en başta istismarcılar açısından son derece talihsiz bir durumdur.

Tasavvuf Erbabı Aynı Zamanda Birer Söz Üstadıdırlar

Üzerine konuştuğumuz kelimelerin bazıları mecazî yönden her ne kadar halk arasında yaygın bir şekilde kullanılıyor olsa da tasavvuf erbabı mesleklerinin yanı sıra birer söz üstadıdırlar ve onlar mecazî ifadeleri halk kesimine nazaran sıklıkla ve büyük bir ustalıkla kullanırlar. Hatta Tarîkatlardaki birçok söz kalıbı ve hitap, mecaz ve diğer söz sanatları üzerine kuruludur. Onların sözlerinde, nefeslerinde, nidâlarında ve şiirlerinde mecazlar ve hazifler bol miktarda bulunur. Zaten onların tenkit edildikleri konuların başında da genelde söz sanatlarındaki bu ustalık ve maharetlerini anlayabilecek kapasiteye sahip olmayan bazılarının anlayışsızlığı gelmektedir. İbnü Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (Kaddesallâhu Esrârahum) gibi büyükler de işaret etmiş olduğumuz anlayışsızlık sebebiyle tenkit edilen şahsiyetlerin başında gelirler.

Şâirin de dediği gibi:

Yüzümü payına sürsem beni pamal eyleme,
Mur olur kim pend edüp eyler Süleyman ile bahs,
Her ne emr etsen buyur ben turmuşam fermanına,
Haddi mi vardur kulun ki ede sultan ile bahs.

-Kanunî Sultan Süleyman-

Netice

Muhakkak ki bu ailenin, sözünü ettiğimiz eleştirilere, bizim burada yazmış olduğumuzdan çok daha açık ve anlaşılır bir şekilde verebilecekleri cevapları vardır. Lâkin onlar, bahsetmiş olduğumuz bu iç meseleleri, “kol kırılır, yen içinde kalır” deyimiyle ifade edilebilecek hassasiyetleri sebebiyle dile getirmek istememişlerdir. Geldiğimiz noktada, üzerinde durduğumuz ifade ve cümlelerin sarfına sebep olan söz konusu problemler izale edilmiş ve sükûn ortamı sağlanmıştır. Dolayısıyla günümüzde, yazı boyunca adını anmış olduğumuz zatlar için artık böyle bir gündem de yoktur.

O hâlde siz neden yazmak istediniz diye –mukaddimemize rağmen- sual edilecek olursa, vereceğimiz cevap oldukça acıdır. Bazı kimseler, burada üzerinde durmuş olduğumuz tenkit noktalarını, kendilerine açıklamış olmamıza rağmen anlamak istememiş ve tasavvufa eleştiri mahiyetinde kaleme aldıkları eserlerine derç ederek kalıcı bir hâle getirmişlerdir.

Seyyid Fevzeddin Efendi’nin, insanları Menzil Şeyhi ve çevresine kulluk köleliğe çağırdığı konusunda ısrarcı olanlar, işbu açıklamayı görmelerine rağmen iddialarında hâlâ ısrar etmeleri durumunda, ahirete kalmış büyük bir hesabı yüklenmiş olmaktadırlar.

Sonuç olarak tasavvuf ve tarîkat düşmanları bu konu bağlamında bırakın kendilerine malzeme bulmayı; ancak teselsül eden yanlış anlama ve anlaşılmaların dibini bulmuş ve iftira çukurunun derinliklerine yuvarlanmışlardır.


Dipnotlar:

[1] Taraftarlık ithamında bulunulmaması ve konunun hissî zeminden uzaklaştırılmasını sağlamak gayesiyle hâlihazırda hayatta olan Meşâyıh için Kuddise Sirruhû, Hazret… gibi ta‘zîm ifadelerine yer verilmeyip “Efendi” unvanıyla yetinilmiş, vefat etmiş Meşâyıh içinse ilgili ta‘zîm ifadelerinin kullanımı tercih edilmiştir.

[2] İlgili kesitlerin ya da sohbetlerin tamamının internet ortamında yayımlanmasına Şeyh Efendi’nin rızası olmadığı için yer vermeyi ya da adres göstermeyi uygun bulmadık. Gerek ilgili kesitler gerekse de sohbetlerin tamamı arşivimizde bulunmaktadır.

[3] Kolbaşı: Tarîkat silsilesinde bir Şeyh Efendi’den aldığı icazetle, o silsilenin devam eden kolundan farklı bir kolu başlatmış ya da tarîkat edep ve erkânında ictihadî birtakım değişiklikler yapmış olan Şeyh Efendi’ye verilen tasavvufî bir unvan.

[4] Bu zat; Seyyid Muhammed Râşid Efendi’nin (Kuddise Sirruhû) dayısı ve halifelerinden biri olan Şâh-ı Urfa unvanıyla meşhur Seyyid Abdülbaki Efendi’dir. İsmi, yazı içinde Menzil Şeyhi Seyyid Abdülbaki Efendiyle –isim benzerliği sebebiyle- karıştırılır ve aileye yabancı olanların meseleyi anlaması zorlaşır endişesiyle zikredilmemiştir.

[5] “Ğavs” unvanı hadîs-i şerîflerde yer almaz. Muhakkikler, hadîs-i şerîflerde geçen “Ebdâl, Evtâd…” gibi unvanların sabit olduğunu, bir kısmının geçmesinin sonradan tanımlanan bir kısmının varlığına delâlet ettiğini belirtmişlerdir. Dolayısıyla bu unvanın Kur’ân ya da Sünnet’e aykırı olduğunu söyleyenlerin bu düşüncelerinin, muhakkiklerin tahkikatı karşısında herhangi bir ilmî kıymeti yoktur. Detaylı bilgi için bkz. Ali Eşref Tehânevî, Hadislerle Tasavvuf: Hakîkatü’t-Tarîka mine’s-Sünneti’l-Enîka ve en-Nüketü’d-Dakîka mimmâ Yete‘alleku bi’l-Hakîka, Trc. Halid Zaferullah Dâvûdî-Ahmed Yıldırım, Umran Yayınları, İstanbul, 1995, s.280-281; Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî, el-Câmi‘ü’l-Usûl, Trc. Hüsameddin Fadıloğlu, Milsan Basın, İstanbul, 2007, s.7-12; Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ağaç Kitabevi, İstanbul, 5. Basım, 2009, s.11, 225-227

[6] Mecâz-i Aklî: “Bir fiilin veya fiil anlamlı bir kelimenin hakikî isnadın kastedilmesine engel bir karine ile birlikte herhangi bir alâkadan dolayı, kendisine ait olmayana isnad edilmesidir.“ Tanım, detaylar ve örnekler için bkz. Taceddin Uzun, Anlatımlı Belâğat, Sebat Ofset Yayıncılık, Konya, 2008, s.168-172

[7] Zekiyüddîn Şa‘bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları: Usûlü’l-Fıkh, Trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 22. Baskı, Ankara, 2015, s.237-238

[8] Yapmaya çalıştığımız açıklamalar, bu gibi konuların medyaya “post kavgası” şeklinde yansıtılmasından ötürü, ilk bakışta belki öyle anlaşılabilecektir. Fakat üzerine konuştuğumuz ayrışmada, post kavgası olarak lanse edilen “Şeyhlik tartışması” zemininde bir ayrışma veya anlaşmazlık söz konusu değildir. Zira iki tarafın da birbirinin Şeyhliği ya da halifeliği konusunda herhangi bir itirazı bulunmamakta, her iki Şeyh Efendi’nin Şeyhliği de hem birbirleri hem de müntesibleri tarafından tasdik edilmektedir. Menzil Şeyhi Seyyid Abdülbaki Efendi’nin icazet ve hilâfetinden kimsenin şüphe etmesi mümkün olmayacağı gibi Seyyid Fevzeddin Efendi’nin Şeyhi de zaten hâlen hayattadır.

Paylaş, Haberdar Et:


Editör

Yazarın şu ana kadar yazılmış 133 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Ahmed Kadiri diyor ki:

    Seydâ’nın hânedânının Sâdât-ı Becirmandan olduğuna dair elinizde vesika, şecere vs sureti var mı? İnternetteki şecereler ile Becirman Seyyidlerinin şeceresi tutmuyor da ondan soruyorum…
    Selam ve dua ile…
    (Cevabı e-maile atarsanız sevinirim.. Daha evvel biri itiraz etmişti; Seyyid iseler Nakib-ül Eşrafdan tasdikli şecereleri olur demiş bir şey deyememiştim..)

BİR YORUM YAZ