Yokluğa Mahkûm Odalar Camii’nin Yeniden Dirilişi

Yokluğa Mahkûm Odalar Camii’nin Yeniden Dirilişi

Eski İstanbul Mimarisinden Yokluğa Mahkûm Odalar Camii’nin Yeniden Dirilişi [1]

Günümüzde Derviş Ali Mahallesine ait 52 râkımlı bir mevkîde, sadece birkaç duvarı kalmış bir hâlde bulunmasına rağmen baktığı sokağa adını vermiş olması Odalar Camiinin, yalnızca tarihî değer taşıyan bir eserden ibaret olmayıp bir efsaneye hatta bir mite dönüşmeyi hak ettiğinin de önemli bir göstergesidir. ‘Santa Maria di Constantinopoli’ adlı Bizans manastırından ya da I. Aleksios Komnenos’un yaptırıp, öldüğünde de kilisesine gömülmesini vasiyet ettiği ‘Philanthropos Manastırından’ veya Hagios Nikolaos kilisesinden yahut da temeli Petra Manastırına dayanan bir yapıdan camiye dönüştürülmüş, birçok anı ve hikâyeyi de maneviyatında cem etmiş, eski bir camidir. Baktığı bir diğer sokak ise günümüzde, Müftü Sokak olarak kayıtlıdır.

İlk kez 7. Yy. Ortaçağı Bizans döneminde, yaklaşık bir kare şeklinde yapılmış olabileceği ya da bir alt yapı olarak ortaya konulmuş olabileceği tahmin edilen eserin altında, lahit muhafazası veya muhtelif amaçlar için ayrılmış olabileceği düşünülen bir mahzenin/bodrumun bulunduğundan bahsedilmektedir. Tarihî kayıtlarda yönünün doğuya çevrili olduğu yazılı olan kilisenin, ilerleyen dönemlerde farklı boyutlarda iki kez yeniden inşa edildiği belirtilmektedir. Her iki aşamada da fresklerle[2] bezeli duvarlarla kaplandığı; 7. Yüzyıla tekabül eden birinci aşamada gizli tuğla tekniği ile üç nefli,[3] doğuda çok köşeli apsis ve pastophorion[4] odaları ile sonlanan haç planlı kilise biçiminde yapılıp; 12-13.Yüzyıla tekabül eden ikinci aşamada ise mahzen ve mezar olarak kullanıldığı kaydedilmektedir.

Yangınlarla Yanıp Depremlerle Çökme Yönünde Bir Tür Kader Ortaklığı

Tarihî eserlerin en büyük düşmanlarının başında yangınlar ve depremler gelmektedir hiç şüphesiz. Öyle ki, İstanbul’un ve muhtelif kentlerin yangın ve depremleriyle ilgili, bazı kitaplarda özel bölümler bulunduğu gibi, müstakil kitaplar dahi kaleme alınmıştır. Konumuzun merkezini teşkil eden yapının da akıbetini etkileyen en önemli hadiseler yine yangınlar olmuştur. İlk yangın hikâyesi, 1203-1204 senelerinde, IV. Haçlı seferi sıralarına dayanmaktadır. Adları daha evvel zikredilmiş olan tarihî merkezlerden birinin kalıntıları üzerine 16 hücreli olarak inşa edildiği haber verilen eserin harap bir ahvâle bürünmesine sebep olan ikinci yangının hikâyesi ise, Latin istilası sıralarına dayanır. İleride gelecek olan Salmatomruk yangını ise, en büyük tahribâtı verir. 1894 depreminde, aynı komplekse sahip olduğu belirtilen Kasım Ağa ve Kefeli Mescidleriyle birlikte hasar gördüğü de, aktarılan tespitler arasında yer almaktadır.

Ortodoksi’den Kristoloji’ye Derin ve Zengin Bir Ev Sahipliği

Devran döndükçe binalardan, kimileri gelir, kimileri gider. Türlü türlü kimseler sahip; farklı farklı kimlikler hâkim olur. Odalar Camii gibi önemli eserler ise, pek çok medeniyete ve bu bağlamda dinî, siyasî ve ideolojik kimlikler başta olmak üzere, en büyük zenginlikleri sinesinde barındırır. Belki de onları önemli kılan asıl unsur da budur.

1877-Gravur

                                        Eski Bir Gravür

Daha önceleri Ortodoks merkezlerinden biri hüviyetine sahip olan yapı, Fatih Sultan Mehmed döneminde takvimler 1475’tarihini gösterirken gerçekleşen Kefe’nin[5] fethini müteakip, Kırım’dan göç eden Katoliklere tahsis edilmiştir. Bu tarihten itibaren ‘Santa Maria’ olarak anılan, çevresiyle beraber kompleks görünümüne sahip eser 150 sene kadar da Dominikler tarafından yönetilmiştir. 1622’de buraya geldiğini ifade eden Kardinal Demarchis’in raporuna göre; o tarihlerde metruk bir binadan farksız bir görünüme sahiptir. Kiliseye ait Meryem ikonasının da Venedik balyosu tarafından satın alınarak Galata’daki Sen Pietro kilisesine verildiği nakledilmektedir. 1636 senesinde Katolik-Ortodoks tartışmaları sebebi ve Suriçi’nin gayr-ı müslim tebaadan boşaltılması gibi sebepler başta olmak üzere, muhtelif sebeplerle kapatılmıştır. Ortodoks ve Katoliklerin yanı sıra bir süre Ermeni cemaatlerine de ev sahipliği yaptığı kaydedilen eser bir süre kapalı kaldıktan sonra, 1640 senesinde Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa’nın talimatı doğrultusunda Mimar Kasım Ağa tarafından mihrab, minber ve minare ilave edilerek ‘Odalar Camii’ adıyla Müslümanların hizmetine sunulmuştur.[6]

Çatısı ve minaresi 1820’lerde çöken ve 1919’daki yangın sonrasında harabeye dönüşen cami[7] ortadan tamamen kaybolmadan 1934-1935 yıllarında Alman arkeolog Paul Schatzmann tarafından etraflıca araştırılıp incelenmiştir. O sıralarda yapılan kazılarda mavi zemin üzerine işlenmiş freksler, bodrum katlarında ise cenaze konusunu ele alan ve 10 ya da 11. Yüzyıllarda yapılmış olabileceği tahmin edilen resim parçacıklarına rastlanılmış, elle tutulur nitelikte olan parçacıklar İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne kazandırılmıştır. Bu önemli parçacıkların muhafaza ediliş şekli açısından uzmanların ciddî eleştirileri de söz konusudur.

Odalar Camii -1935-

                     Odalar Camii -1935-

Mevkîyi Hakkıyla Tahayyül ve Tasavvur Etmek

Mevkîyi bilenler gözlerini kısa bir süreliğine kapatıp da Edirnekapı surlarından başlayarak Kefevî (ya da Kefeli) Mescidi, Kasım Ağa Mescidi, Odalar Mescidi ve bu mescidin güneyindeki sarnıç ile günümüzde Vefa Stadyumu olarak kullanılan bölgedeki sarnıcı hayâl edip arta kalan diğer yapıların olmadığını düşünmeliler. İşbu yapıların birbirleriyle bağlantılı olduğunu tahayyül ederek bölgeyi böylece tasavvur edenler, mevkînin ne derece önemli ve etkileyici bir bölge olduğunu çok daha iyi anlamış olacaklardır.

Tarihî Eserlerinin Fütursuzca Tahrip Edildiği Yıllarda Odalar Camii

Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında sanat eserleri açısından tahribatın önünün sonuna kadar açıldığı yıllardaki keşmekeşten nasibini, Odalar Camii de ziyadesiyle almıştır. 1820’lerde çatısı ve minaresi çöktükten sonra 1919’da çıkan Salmatomruk yangınında tamamen yanan eserin 1933 tarihine ait olduğu belirtilen resmine bakıldığında; sadece dört duvarıyla ve şerefesi yıkık bir minaresiyle zorla ayakta kalmış bir yapıyla karşılaşabilmek ancak mümkün olmaktadır. Yapıyı ortadan tamamen kaybolmadan önce bu tarihlerde incelemiş olan Alman arkeolog Paul Schatzmann’ın tuttuğu kayıtlar yaklaşık bir asır sonra –restitüsyon (asıl yapının yeniden yapım için her yönüyle tespiti) açısından- son derece önem kazanmıştır. Eserin restitüsyon planlarının Wolfgang Müller Wiener’in ‘Bildlexikon Zur Topographie İstanbuls’ adlı eserinde bulunduğu da ayrıca belirtilmektedir.

Odalar Camii -1935-

                              Odalar Camii -1935-

1940’lara tırmanan dönemi takip eden yıllarda kubbesi de çökmüş olan yapı, 1960 talanında daha da beter harap edilmiştir. 1965 yılında, üstteki kilisenin yamaç yönündeki kuzey bölümü de tamamen yok olup diğer bölümlerine ait duvarları yer yer 3-4 m. yüksekliğe kadar korunabilmişse de, içerisinde kalan bölüme sonradan yapılan gecekondularla bu mühim bakiye, ortadan neredeyse tamamen kalkmıştır. Yaklaşık iki hafta öncesine kadar bu durumunu muhafaza eden eser, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen gecekondu yıkımlarıyla birlikte günümüze ve geleceğe yeniden göz kırpmaya başlamıştır. İçerisinde bulunduğumuz şu günlerde yıkımlar hâlâ devam etmektedir.

Gecekonduların Yıkımı

       Gecekonduların Şimdilerde Devam Eden Yıkımı

Odalar Camii Olarak Anılmasına Dair

Caminin ‘odalar’ adını alışı konusunda muhtelif sebepler zikredilmişse de; yazımızın girişinde de bahsetmiş olduğumuz odalar biçimindeki mimarisi, asıl sebep olarak değerlendirilebilir. Diğer rivayet, Şehzâdebaşı civarında bulunan Yeniçerilerin kaldığı odaların bir yangın sonucu yanmasının ardından bu yapı içerisindeki odalara yerleştirilmelerine bağlı olarak bu şekilde adlandırıldığı yönündeyse de, asıl sebep ya ilki ya da ikisi birden olmalıdır. Caminin, tamirat ve camiye dönüştürülmesi emrini veren Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa’ya nispetle: ‘Kemankeş Mustafa Paşa Mescidi’ olarak da anıldığı ve bazı kaynaklarda bu adla kayıtlı bulunduğu bilinmektedir.

Uzmanların Haklı Tespit ve Endişeleri

Tarihî eserlerin geneli üzerine dünden bugüne sürdürülmekte olan restitüsyon ve restorasyon çalışmalarıyla ilgili olarak mimarların ve bu alanda çalışan diğer meslek erbabının sayısız eleştiri ve gelecekle ilgili endişelerini hepimiz okumuşuzdur. Bunların önemli bir kısmının haklı olduğunu söyleyebilmek için illa ki bu meslek kollarına mensup olmaya da lüzum yoktur. Birçok eser geçmişte tahrip edildiği gibi, yeniden yapım ya da tamir-tadilat iddiasıyla sonradan daha da fazla tahrip edilmiştir. Virane görünümleriyle asıllarını muhafaza ederken, aslını yapacağız diyerek orijinalinden tamamen uzaklaştırıldığı ifade edilen eserlerden de bahsedilmektedir. Maddî menfaatlerle ve siyasî saiklerle ortaya çıkan istismar ve suiistimaller, gelecek için elbette ki endişe vericidir. Bu sebeple, haberimize vermiş olduğumuz başlığın da fazlasıyla iddialı ve hakikatten uzak bir başlık olduğu söylenebilir. Yine de biz bunun, kabulle neticelenecek bir temennî olarak toleransla değerlendirilmesinden yanayız.

Komşuluk Hakkı

Herkesten bir mimar, bir arkeolog ya da bir sanat tarihçisi olmasını beklemek gerçek hayatın hakikatleriyle bağdaşmaz. Buna mukabil özellikle de mimarî ve tarihin son derece hâkim olduğu bölgelerde yaşayanlardan bu alanda entelektüel seviyede bir birikim, sağlam bir bakış açısı ve kavî bir analiz yeteneği beklemek, yaşama şerefine nail oldukları bölgenin hakkını vermeleri açısından makul bir beklenti olur. Bizim yapmaya çalıştığımız şey de naçizane bundan ibarettir. Önemsediğimiz bir alanda, bize yalnızca birkaç metre uzaklıkta bulunmakla komşusu olduğumuz bir eseri gündemimize almaktan ibarettir yaptığımız. Hemen her gün önünden geçtiğimiz bir yapının da elbette ki bir hakkı olmalıdır üzerimizde.

Benzer çalışmaların, şimdilerde sağlık ocağı inşaatı bulunan mevkîde olduğunu tahmin ettiğimiz Karagümrük Sarnıcı ve Vefa Stadı olarak kullanılan alandaki sarnıç için ve özellikle de ortadan tamamen kalkmış binlerce eser için de gerçekleştirilmesi temennisiyle…


Kaynakça

DİA-Heyet, “İstanbul”, DİA, c.XXIII

ECZACIBAŞI SANAT ANSİKLOPEDİSİ

ENVANTER ARŞİVİ, http://www.envanter.gov.tr/anit/arkeoloji1/detay/56451

EYİCE Semavi, “İstanbul’da Kiliseden Çevrilmiş Camii ve Mescitler ve Bunların Restorasyonu”, VII. Vakıflar Haftası, Ankara:1990.

EYİCE Semavi, “Kasım Ağa”, DİA.

EYİCE Semavi, “Kefeli”, DİA.

ÖZCAN Abdülkadir, “Kemankeş Mustafa Paşa”, DİA.

SAV Murat, “İstanbul-Fatih’teki Kasımağa Mescidi’nin Tarihçesi ve 1976-77 Restorasyon Çalışmasının Değerlendirilmesi”, İstanbul, Vakıflar Dergisi, Sayı -39, Haziran 2013.

SAV Murat, “XIV. Bölgenin (Regio) Arkeotopografik Özellikleri Dahilinde Mihrimah Sultan Külliyesi ve Devşirme Malzeme Kullanımı”

Wiki-Derleme https://en.wikipedia.org/wiki/Odalar_Mosque


Dipnotlar

[1] Semavi Eyice’nin “Odalar Camii veya Tarihi İstanbul’da Bir Eserin Yok Oluşu”, İstanbul, Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi, Sayı 2, s.2-8 makalesinden esinlenerek böyle bir başlık atmış olduk. Bu konudan bahseden hemen herkesin kaynak olarak gösterdiği bu makaleye erişim sağlayamadık maalesef.

[2] Freks: Fresk (İtalyanca fresco, “taze”): Kireç suyunda eritilen madensel boyalarla taze sıva üstüne resim yapma yönteminden yararlanılarak yapılan duvar resmi. Anıtsal etkisi, dayanıklılığı ve mat yüzeyi ile duvar resmi için en uygun teknik olan fresk yüzyıllar boyunca duvarları süslemede kullanılmıştır. Yüzey kurudukça kireç, pigmentin sıvaya yapışmasını sağlar. Anıtsal DUVAR RESMİ için çok uygun olan bu teknik özellikle İTALYA gibi kuru ve sıcak iklim ülkelerinde yaygınlaşmıştır. Duvarın nem emmesi durumunda sıvanın, dolayısıyla boyanın kabarmasından ötürü nemli bölgelerde fazla kullanılmamıştır. (Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, İstanbul, Yem Yayın, 1997, c.I, s.630)

Bu esere bezenmiş olan frekslerde; Hazreti Meryem (Aleyhesselâm) ve bazı Peygamberlerin (Hepsine selâm olsun) resminin yer aldığı ifade ediliyor.

[3] Nef: NEF (Lat.navis: gemi’den) İng.nave, aisle, Fr.nef. Alm.Schiff.

KİLİSE’de girişle APSİS arasında uzanan ana mekân. Sözcüğün kaynağı, kilisenin simgesi sayılan gemiye dayandırılmaktadır. BAZİLİKA’lar bölüntüsüz, tek nefli olabilecekleri gibi, sütun dizileriyle birbirinden ayrılmış, aynı doğrultuda birden fazla neften de meydana gelebilirler. Bu durumda orta nef, yan neflerden daha geniştir ve çatı örtüsü de daha yüksek tutularak vurgulanmıştır. Nefler arasındaki çatı yükseklik farkından yararlanarak elde edilen pencere dizileri (CLERESTORY), orta nefi aydınlatmakta ve apsise uzanan mekânın daha uzun algılanmasına neden olmaktadır. Gelişmiş örneklerde yan nefin üstünde yer alan galeri (TRİBÜN), ana nefe bir kemer dizisiyle (TRIFORIUM) açılır. RÖNESANS’ta tribün ve triforium kullanılmamış, clerestory ise daha esnek biçimlerde uygulanmıştır. Ortaçağda ahşap çatıyla örtülen nef, ROMANESK ve GOTİK dönemde taş tonozla örtülmüştür. Hıristiyan mimarlığında kullanılan “nef” sözcüğü, Türk ve İSLAM mimarlıklarında “sahın” sözcüğüyle karşılanmaktadır. (Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, c.II, s.1339)

[4] Apsis (Yunan dilinde “kavis”, “yay” anlamında), Hristiyanlığın dini mabetleri olan kiliselerin sunak odasını kapsayan, çoğunlukla yarım daire ya da çokgen, çok nadir durumlarda dikdörtgen planlı bir yapı unsurudur. Kiliselerde KORO YERİ’ni ve kutsal bölümü içeren, genellikle yapının doğu ucunda yer alan yarım daire ya da çokgen planlı, yarım kubbe ya da tonoz örtülü bölüm. Apsis öğesi, Hıristiyan mimarlığına ROMA dönemi BAZİLİKA’larından aktarılmıştır. Erken Hıristiyanlık dönemi (GEÇ ANTİK) bazilikasında, orta NEF’in yarım daire biçimindeki ucu tonoz örtülü olur ve dibinde piskoposun tahtı ‘KATHEDRA’ bulunurdu. Apsis sözcüğü ayrıca, Antik Çağ yapılarındaki EKSEDRA benzen bölümler için de kullanılmaktadır. (Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, İstanbul, c.I, s.119)

Pastophorion: Diğer odaların aksine kare biçimli müdür ya da günümüzdeki ifadeyle ‘idare’ odası. Ortodoks kilisesinde APSİS’in iki yanındaki odalar. Kutsal kap ve giysilerin saklandığı güneydekine diakonikon; kutsal ekmeğin ve şarabın korunduğu kuzeydekine prothesis denir. (Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, İstanbul, c.III, s.1435)

[5] Kefe: Dönemin Kırım Hanlığına bağlı bir eyalet. Günümüzde Ukrayna’nın tarihî bir liman şehridir.

[6] Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa ve Mimar Kasım Ağa da müstakil makalelerle tanıtılmaya değer kimseler. Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa’nın mimarî konusuna son derece ehemmiyet veren bir şahsiyet olduğu sabittir. Nitekim Semavi Eyice hocamız onun hizmetlerinden şöyle bahsetmiştir: “Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa’nın İstanbul Karagümrük’te kiliseden çevirdiği Odalar Camii ile Karaköy’deki küçük caminin yapımında da bir payı olmalıdır. Yine aynı paşanın Çarşıkapı’daki, istimlâk edilerek kabriyle birlikte ortadan kaldırılan medresesinin de onun eseri olması muhtemeldir.” (Semavi Eyice, “Kasım Ağa”, DİA, s.540)

Semavi Eyice, “İstanbul’da Kiliseden Camiye Çevrilmiş Cami ve Mescidler ve Bunların Restorasyonu”, s.288

Her iki zâtın hâl tercemesi için DİA’daki ilgili maddelere bakılabilir. Semavi Eyice, a.m.; Abdülkadir Özcan, “Kemankeş Mustafa Paşa”, DİA, c.XXV, s.248-250

[7] Caminin 1919 yangınından etkilenişi şöyle ifade edilir: “İbrâhim Ağa ve Karagümrük’te 1919’da yanan Odalar (Kemankeş Mustafa Paşa) mescidleri bir dereceye kadar tespit edilebilmiştir.” (“İstanbul”, DİA, c.XXIII, s.250)

Paylaş, Haberdar Et:


Yücel Karakoç

Yazarın şu ana kadar yazılmış 37 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ