Neden Mealden Din Öğrenilmez? – I

Her Müslüman’ın aslî vazifelerinden birisi, Allah Teâlâ’nın bizden ne istediğini, neyi emrettiğini ve ‎neyi yasakladığını doğru şekilde anlamaktır. Bu noktada sorulması gereken en önemli ve hayatî soru ‎ise bunun nasıl yapılabileceği, nasıl sağlanabileceğidir.

‎Günümüzde, Kur’an’ın, içinde bulunduğumuz çağda bizi ne suretle aziz, müstakim, müttaki ve şahit ‎kılacağı, “sahih iman”a ve “salih amel”e nasıl ulaştıracağı meselesi çokça tartışılır hale geldi.

Bir kısım insanlar Kur’ân’ı anlama faaliyetleri adı/maksadı altında insanları meâl okumaya ‎yönlendiriyor;  “Kur’ân (siz bunu meâl diye okuyun) apaçık, anlaşılır bir kitaptır, Kur’ân ile aranıza hiç ‎kimseyi sokmayın, okuyun amel edin” diyerek meâl okumaya teşvik ediyor.  Peki –herhangi bir- ‎meâl gerçekten bizi Allah Teâlâ’nın muradına ulaştırabilecek özellikleri hâiz midir? Bir Müslüman ‎Sünnet’ten, Sahabeden ve İslâmî ilimlerden soyutlanmış bir şekilde yapacağı meâl okuma ‎faaliyetinde bunu başarabilir mi?

Biz bu yazımızda bazı meâl yazarlarının, kendi ideolojilerini, kendi anlayışlarını meâl üzerinden ‎pazarlama faaliyetlerinden ziyâde, -muteber ya da gayr-ı muteber olsun- bizâtihi meâl’in “dini ‎anlamak” maksadıyla neden okunmaması gerektiğine dair bazı gerekçelere değineceğiz.

‎Bu konuda oldukça dikkat çekici tesbitlerde bulunan  Yrd. Doç Dr. Ebubekir Sifil Hoca, meâl’den Din ‎öğrenme ameliyesinin mahiyetine şu sözleriyle(1) değiniyor;

‎“Bütünüyle din tasavvurunu meal üzerine kurgulayan ve inşâ etmeye hevesli olan modern ‎müslümanlar imanda, amelde ve takvada seleflerinin seviyesine ulaşamıyorsa bunda “meal ‎müslümanlığı”nı da intaç eden  “malumatfuruşluk modası”nın rolü de elbette önemlidir. Meal ‎okumalarının büyük çoğunluğunun “farklı bir din” tasavvuru arayışının ürünü olarak kuvveden fiile ‎geçtiğini sıklıkla müşahade ediyoruz. 

Aslında bizâtihi alimler, ilim adamları arasında tartışılması, konuşulması gereken bu mesele ‎tamamiyle avam tabakasına inmiş vaziyette. İnsanlar ısrarla sevk edildikleri meâl okuma ameliyesi ve ‎bunun yanına eklenmiş olan süslü sloganlar eşliğinde “Kur’ân’ın dünyası”na giriyor(!) ve meâl okuma ‎alışkanlığı zaman içinde bu ameliyeyi işleyen kişi de Kur’ân’dan (meâlden) doğrudan hüküm çıkarma ‎alışkanlığına dönüşüyor. Meâl yazarlarının Kur’ân’dan anladığı neyse ondan ibaret olan meal, ‎Kur’ân’ın yerini aldığı için, mealin dünyasına giren kişi, “Kur’an’ın dünyasına” girdiği ‎zannıyla/zehâbıyla mangaldaki külleri savurmaya başlıyor! Ve zaten işin başında, “farklılık arayışı” ‎niyetiyle giriştikleri bu nâkıs ameliyenin, zihnî sürecin sahte cazibesine kapılıyorlar.”‎

Bu noktada meâl Kur’ân’ın yerini ne kadar tutabilir sorusu hayatî bir sorudur ve biz de buna ‎değineceğiz. Maksadımız insanları Kur’ân okumaktan değil meâl okumaktan sakındırmaktır. “Meal ‎okumayın” ile “Kur’ân’dan habersiz kalmayın” aynı şey değildir. Kur’an’dan haberdar olmak, ilahî ‎hitâbın muhtevasını, manasını mealde aramaya çalışmakla kâim değildir.

Bu ikisi arasında çok büyük ve hayatî fark vardır, bu fark ise Kur’ân ile meâl arasındaki farktan ‎kaynaklanmaktadır. Peki bu fark nedir ve bu farkın sebepleri nelerdir ?

‎Bu noktada Kur’ân ile meal arasındaki farkın sebeplerinden birisi, nassların sübut ve delâlet ‎durumudur. Şöyle ki, Kur’ân-ı Kerim’in sübût yönünden katî olduğu şüpheye mahal olmayan bir ‎hakikattır. Fakat o, her konuda delâlet bakımından katî değildir. Bu itibarla, meal yazarı  “zû vücûh” ‎olan ayetlerin muhtemel manalarından birini tercih ettiği için delâleti katî olmaktan çıkıp zannî ‎konumuna ircâ etmiş olur. Bu durum ise meselenin sadece bir yönüdür.

‎Bir diğer yönü ise, dilbilim açısından meal ile Kur’ân arasındaki hayatî farklardır. Bu fark ise ‎hususiyetle Kur’ân’ın bize ne anlatmak istediği ile ondan ne anlaşıldığı noktasında ‎belirginleşmektedir.

Okuyacağınız bu yazımızda, “Neden Mealden Din Öğrenilmez?” sorusunu, meallerdeki tercüme/çeviri hataları ve bu hataların ortaya çıkardığı problemler üzerinden cevaplamaya çalışacağız inşallah.

Herhangi bir dilde yazılmış bir metni, içeriği ve üslubuyla birlikte bir başka dile çevirirken, ‎muhtevasında belli bir anlam kayması, daralması, genişlemesi, hatta anlam kaybı olması ‎kaçınılmazdır, hele ki çevrilen metin, arapça gibi i’câz, belâgat  açısından çok üstün ve ‎dünyanın en ‎zengin dillerinden birisi olduğunda bu kayıp daha da belirginleşir.  ‎

‎Kur’ân’ı tercüme etmenin/çevirmenin, normal metin çevirileri ile birebir benzerlik içinde olduğunu ‎söylemek sanırım gereksizdir. Çünkü nev-i şahsına münhasır olan Kur’an bir taraftan sözlü kültürün ‎özelliklerini bünyesinde taşıyan, yazıya geçirilmiş bir metin, diğer taraftan kendine has üslûbuyla ‎ses-mânâ bütünlüğüne sahip olan, mecaz, deyim ve istiârenin yoğun olarak kullanıldığı, îcaz ‎bakımından zirvede olan ilâhî bir kelamdır. ‎

‎Özellikle Cumhuriyetle birlikte, ülkemizde Kur’an’ın Türkçe çevirileri giderek hız kazanmış, pek çok ‎meal yazılmış ve hâlâ da hiç hız kaybetmeden yazılmaya devam etmektedir. Ancak, yapılan ‎meallerin ekseriyetinin, özellikle Türkçe açısından yeterli düzeyde olmadığı da bir gerçektir. ‎Kur’an’ın özgün dili mucizevî niteliğe sahip olduğundan insanın gönlünü okşamakta ve kulağa çok ‎hoş gelmektedir. Kur’an’ın bu özelliğini başka bir dile olduğu gibi aktarmak mümkün olmasa da, ‎onun meallerinin de benzer bir özelliğe sahip olması gerekirken hiçbir meal bu özelliği ihata ‎edememektedir, çünkü bu mümkün değildir.‎

‎Meallerde yapılan birçok yanlışın başlıca sebepleri; Arapça dilinin belâğatın en üst seviyede olduğu, ‎mecâz ve kinâye’nin sıklıkla kullanıldığı bir dil olması  ve kelimelerin manaları yönünden zengin bir ‎muhtevaya sahip olması ve bunun diğer diller tarafından yeterli şekilde karşılanamamasıdır. Yine ‎diğer etkenlerden en önemlileri; harfî çeviri yapılması, Türkçenin yeterince kullanıl(a)maması, ‎zamirlerin merciinin doğru tesbit edilememesi, bağlamın ve maksadın nazar-ı itibara alınmamasıdır. ‎Çeviri kuramları açısından ‘doğrudan çeviri’ tekniklerinden olan ‘sözcüğü sözcüğüne çeviri’ türünün ‎geleneksel tefsir disiplinindeki tam karşılığı olan harfî tercüme, lafzî, literal, kelimesi kelimesine, ‎motamot, sözcüğü sözcüğüne ve müsâvî diye de isimlendirilir. Bu çeviri “nazmında ve tertibinde ‎aslına benzemesi gözetilen” tercümedir.(2) Bu çeviride, kaynak metnin biçimsel öğelerinin elden ‎geldiğince korunarak amaç dile aktarılması önemlidir.(3)Bu nedenle, bu teknikle yapılan bir ‎çeviride, genellikle, kaynak metnin anlamını yansıtmakta zorluklar kaçınılmazdır.(4)

Sözcüğü sözcüğüne çeviri yönteminin özelliklerinden ve sakıncalarından dolayı, Kur’an’ın harfî çeviri ‎tekniği ile çevrilemeyeceğine dair ilim adamları konsensus sağlamışlardır.(5) Çünkü harfî çeviri, ya misli misline ya da misli ‎dışında yapılır. Her iki yöntemle yapılmaya kalkışılacak çeviride, Kur’an’ın kendine özgü tertip ‎özelliklerinin, üslûp sırlarının, mânâ inceliklerinin kaybolması söz konusudur. Dolayısıyla Kur’an’ın ‎sıhhatli bir şekilde anlaşılmasına katkı sağlamayacağı barizdir.(6)

Kur’an’da, harfî tercüme tekniği ile çevrilmesi asla mümkün olmayan pek çok ayet vardır. Özellikle ‎deyimsel ve mecazî ifadeler bunun en çarpıcı örneklerini oluşturmaktadır. Arapça’nın aslî ve ‎vazgeçilmez bir özelliğini oluşturan ve en mükemmel şekline de Kur’an’da ulaşılan îcâz, ‎çevirmenlerin göz önünde bulundurmak zorunda olduğu çok önemli bir husustur. Bu nedenle ‎çevirmenler, Kur’an’ın indiği dönemdeki dilbilime ilişkin kullanışları esas almalı, bu yapılmadığı veya ‎lafzî çeviri yöntemi uygulandığı takdirde söz konusu özgün ifade, çeviri yapılmakla orijinal anlamını ‎kaybeder ve çoğu zaman anlamsız sözcükler yığını haline gelebilir. İfadenin anlaşılması için birtakım ‎kelimeler ilave edilmesi veya çıkarılması çeviri tekniğinin doğası gereğidir. Aslında bulunmayan ‎düşünce bağlantıları çevirmen tarafından ilave edilmediği takdirde, söz konusu Kur’anî ifade, olduğu ‎gibi tercüme edilmekle bütün anlamını kaybedebilir. Meallerdeki en önemli sorunların başında bu ‎husus gelmektedir.

‎Bu durumu daha iyi anlamak için piyasada bulunan –ön plana çıkmış- meallerden birkaç ayet ‎üzerinden örnek verelim;

‎1.

‎ Bakarâ /187‎

وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ

Çantay: “…ak iplik kara iplikden size seçilinceye kadar yeyin, için…”

Gölpınarlı: “…kara iplik, sizce beyaz iplikten ayırt edilinceye dek yiyin, için.”

Ateş: “şafağın beyaz ipliği siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yeyin, için.”

Hamidullah: “…şafağın beyaz ipliği, siyah ipliğinden seçilinceye kadar yiyin, için.”

Döndüren: “Fecirde, beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar yiyin, için.”

Bulaç: “…sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için …”

Akdemir: “Fecrin siyah ipliği beyaz ipliğinden sizce ayırt edilinceye kadar yeyin ve için …”

Y. N. Öztürk: “Tan yerinin beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce seçilinceye kadar yiyin, için…”

Ayetteki ‎الخيط الأبيض‎ ile ‎الخيط الأسود‎ ifadeleri mecaz oldukları halde lafzen ve ‎من الفجر‎ vurgusu da ‎dikkate alınmadığı için yanlış çevrilmiştir. Nitekim aynı yanlışı sahabeden Adiy b. Hâtem de yapmıştı. ‎Bunun üzerine Hz. Peygamber(s.a.v.) ayetteki ‎من الفجر‎ kısmındaki mecazî anlamı kendisine açıklamak ‎durumunda kaldığı yaygın olarak bilinen bir husustur. Tefsirin ilk ve tartışmasız tek otoritesi olan Hz. ‎Peygamber(s.a.v.)’in açıklamasına rağmen,(7) ne yazık ki, bu yanlış anlama ‎ve anlamlandırma günümüzde de devam etmektedir. Kısaca, ayetin ‎من الفجر‎ vurgusu, fecrin ‎beyazlığının gecenin siyahlığından ayırt edildiği ânın gözlenmesini son derece beliğ bir şekilde ifade ‎etmektedir.(8)

Buna göre,  ayetin doğru anlaşılması amacı doğrultusunda, “Tan yeri ağarıncaya kadar yiyip içiniz…” ‎veya “Gecenin karanlığı ile sabahın aydınlığı birbirinden ayırt edilinceye kadar yiyiniz içiniz.” şeklinde ‎tercüme edilmesi daha doğrudur.

 

‎‎2.‎

Hacc / ‎ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ للهَّ“ : 9‏‎”

Elmalılı: “Allah yolundan şaşırtmak için (kibir ve azametle) yanını bükerek ki…”

Çantay: “(kibir ve azametle) yanını eğip bükerek Allah hakkında kavga eder durur.”

Hamidullah: “Belini eğip bükerek Allah yolundan saptırmak için.”

Y. N. Öztürk: “Yanını eğip bükerek uğraşır ki, Allah yolundan saptırıversin.”

Döndüren: “…yanını eğip bükerek (tartışmayı sürdürür)…”

İslamoğlu: “Bunlar Allah yolundan çevirebilmek için gerdan kırarlar.”

Ayetteki ‎ثاني عطفه‎ tamlaması, “yanını/belini eğip bükerek” şeklinde lafzen çevrildiği için ayetin ‎vermek istediği mesaj zayi edilmiştir. Oysa tefsirlere bakılsaydı bu tamlamanın hakikate karşı ‎büyüklenmeden, ona sırt çevirmeden kinaye olduğu (9) anlaşılır ve doğru anlam yakalanabilirdi.‎

Buna göre ayet şöyle çevrilebilirdi: “Allah yolundan saptırmak için büyüklük taslayarak tartışmasını ‎sürdürür.”

 

‎3.‎

Tekâsür /1-‎أَلْھَاكُمُ التَّكَاثُرُحَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ “ : 2‏‎ ” ‎

Elmalılı: “Ta… ziyaret edişinize kadar kabirleri”

Çantay: “…tâ kabirler (e kadar gidip) ziyaret etdiniz.”

Gölpınarlı: “Ziyâret edinceye dek kabirleri.”

Karaman vd.: “…nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.”

Y. N. Öztürk: “Öyle ki, ziyaret edip saydınız kabirleri.”

Ünal: “O kadar ki, kabirlere kadar uzanıp, onları da hesaba katar oldunuz.”

Döndüren: “Çoğaltma yarışı sizi oyalıyor. Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz.” ‎

İkinci ayet, “Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz.” şeklinde lafzen çevrilerek sûre ve ayetin vermek ‎istediği mesaj adeta yok edilmiştir. Oysa bu ayetteki ‎زرتم المقابر‎ ifadesi, “ölmek”ten kinaye olup, ‎Araplar ölen kimseler hakkında “zâre kabrehû” derler.(10)

Kısaca, bu ayetin mesajı, ölünceye, yani mezara girene kadar(11) mal-mülk biriktirme ve arttırma ihtirası bütün benliklerini kuşatan gafilleri ‎uyarmaya yöneliktir. Surenin geri kalan kısmı da bu mesajla bütünlük oluşturmaktadır.‎

Buna göre 1 ve 2. ayetler birlikte şöyle çevrilebilirdi:

‎“Ölüp kabirlere girinceye kadar çoklukla övünme sizi oyaladı / oyalayacaktır.”‎

 

Mevcut meallerdeki en önemli hatalardan bir diğeri ise Türkçenin yeterince bilinip ‎kullanılamamasıdır. Bu çalışma boyunca verilen örneklerde de görüleceği gibi, ayetlerin lafızları ya ‎olduğu gibi korunmakta, ya da deyimsel oluşları hiç hesaba katılmadan aktarılmaktadır. Bütün bunlar, ‎belki de ilâhî kelama müdahale gibi algılandığı için lafzen çevrilmektedir. Bir başka neden de ‎Arapça’nın diğer dillerden üstün oluşu, dolayısıyla diğer dillere tam olarak çevrilemeyeceği ‎düşüncesi olabilir. ‎

Mevcut meallerin neredeyse tamamında; A’râf/26’da “Libâs indirdik” , Zümer/6’da “Sizin için ‎hayvanlardan sekiz çift indirmiştir” , Hadîd/25’de “Biz demiri de indirdik” şeklindeki çeviriler  bir Türk ‎okuyucusunun zihninde Allah’ın elbise, hayvan ve demiri semadan/ gökyüzünden indirdiğini ‎çağrıştırır. Meallerde “indirmek” olarak çevrilen fiilin aslı “enzele”dir. Her ne kadar “enzele” fiilinin ‎yaygın anlamı “indirmek” ise de, bu kelime “lütfetmek, ikram etmek, bahşetmek, vermek”(12) gibi anlamlara da gelmektedir. Bu anlamlar ‎kelimelerin kullanıldıkları bağlamlarından rahatlıkla çıkartılabilir. Burada da “bahşetmek” ‎anlamındadır. Türkçede böyle cümleler kurul(a)maz. Türkçede elbise, hayvan, demir gibi nesneler ‎‎“indirme” fiili ile değil, “vermek, bahşetmek, ihsan etmek, ikram etmek” fiilleri ile birlikte kullanılır. ‎Zira bunlar gökten / yukarıdan indirilen birer nesne değildir!

Bu duruma örnek teşkil eden bir diğer ayet ise; Kehf/11 ayetidir;

‎فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا‎ 

‎Bu ayet mevcut meallerin hemen tamamında,  “Kulakları üzerine vurduk” , “kulaklarına perde ‎vurduk” , “Kulaklarına ağırlık vurduk” , “Kulakları üzerine yatırdık” şeklinde çevrilmiştir.

‎Ayette geçen ‎فضربنا على آذانھم‎  (Fe darabnâ alâ âzânihim…) ibaresi Türkçede kullanılmayan bir tarzda ‎çevrilerek kaynak metinde dinamik olan ibare, hedef dil Türkçeye aynı dinamiklikle aktarılamamıştır. ‎Literal olarak çevrildiği için ayetin demek istediği anlam zayi edilmiştir. Oysa bu ifade uyutmaktan ‎kinayedir.(13) Buna ‎göre ayetin bu kısmının çevirisi şöyle olabilirdi: “Onları mağarada yıllarca derin bir uykuya ‎daldırdık/yatırdık.”‎

 

Yine örnek olarak zikredebileceğimiz bir başka ayet Hacc / 11 ayetidir.

Hac /1‎وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ للهََّ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ “ : 1‏‎”

Bu ayet mevcut meallerden bazılarında nasıl çevrilmiş önce onu görelim;

‎Elmalılı: “Nâstan kimi de Allaha kıyıdan kıyıya ibadet eder…”

Çantay: “… Allaha, (dîninin) yalınız bir taraf(ın)dan (tutub), ibâdet eder.”

Ateş: “İnsanlardan kimi de Allah’a bir kenardan, ibâdet eder.”

Karaman vd.: “İnsanlardan kimi Allah’a yalnız bir yönden kulluk eder.”

Altuntaş-Şahin: “… Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder.”

Bulaç: “İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder.”

Y. N. Öztürk: “İnsanlardan bazısı da Allah’a kıyıdan kıyıya ibadet eder.”

Hamidullah: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kulluğu sınırda tutar…”‎

‎“Allah’a kıyıdan kıyıya, bir kenardan, yalnız bir yönden, kıyıdan kenardan, bir ucundan ibadet etme ‎ve kulluğu sınırda tutma” şekillerinde çevrilen ayetin bu kısmından Kur’ân’ı meallerden öğrenmeye ‎çalışan kimseler ayetin ne demek istediğini anlayamazlar. Bu tür çeviriler bir Türk okura hiçbir şey ‎demez. Çünkü bu meallerden hemen hiçbir şey anlaşılmamaktadır. Ayetteki ‎على حرف‎ kelimesine ‎‎‘sınır, yön, kenar, kıyı, uç’ anlamları yüklenmiştir. Arapça’da “harf” kelimesinin anlamlarından biri de ‎bunlardır. Fakat ‎على حرف‎ “kararsız, mütereddit, ikircikli” anlamında deyimsel bir ifadedir.(14) Dolayısıyla bu ifade, ‎kulluğun/ibadetin Allah’a tam bir güven ve içselleştirilmiş bir inançla değil de şüphe ve tereddütle ‎edildiğini temsili olarak anlatmaktadır. Bu tipler, ordunun arka taraflarında bulunup zafer veya ‎ganimet sezdiğinde yerinde kalan, aksi halde kaçan kimselere benzer.(15) Aslında bunlar, ‎ikiyüzlü kişiliksiz münafıklar olup imanla inkâr arasında bocalayıp dururlar. Kısaca, böylelerinin inancı ‎pamuk ipliğine, ibadeti de hayatta rahat etme şartına bağlıdır. Eğer işleri yolunda giderse Allah’la ‎arası iyi olup ibadet eder, değilse ibadeti terk eder. Doğru anlam aynı ayetin devamından rahatlıkla ‎tespit edilebilir. Zira ayetin devamı,  ‎على حرف‎ kısmını tefsir etmektedir. Yani, münafık karakterli bir ‎kişi, başına bir iyilik gelse ondan hoşnut olur; ama başına bir musibet geldiğinde hemen iman ve ‎ibadetten uzaklaşır.

Bir başka örnek, Vâkıa sûresinin 8-9 ayetleridir.  ‎

فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِوَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَ ةِ

Önce ayetlerin mevcut meallerdeki çevirilerini görelim;‎

Elmalılı: “Ki sağda “Ashab-ı Meymene”:… Solda “Ashab-ı Meş’eme” …”

Çantay: “Sağcılar (a gelince:)… Solcular (a gelince:)…”

Gölpınarlı: “Sağ taraf ehli, … Ve sol taraf ehli, ama ne de sol taraf ehli.”

Karaman vd.: “Sağdakiler, … Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!”

Yıldırım: “Ashab-ı yemin ki ne ashab-ı yemin! Ashab-ı şimal ki ne ashab-ı şimal!”

Altuntaş-Şahin: “Ahiret mutluluğuna erenler var ya; Kötülüğe batanlara gelince…”

Bulaç: “Ashab-ı Meymene”, “Ashab-ı Meş’eme”

Y. N. Öztürk: “İşte uğur ve mutluluk yâranı. Nedir uğur ve mutluluk yâranı? İşte şomluk ve bunalım ‎yâranı. Nedir şomluk ve bunalım yâranı?”

Esed: “Kiminiz doğruyu bulmuşlardan olacak… Ve kiminiz kötülüğe batmışlardan olacak. Ah! ne ‎‎(mutsuz) kimselerdir kötülüğe batmış olanlar!”

Hamidullah: “Sağın adamları, -ve kimdir o sağın adamları?- Ve solun adamları, -ve kimdir solun ‎adamları?”

Dumlu-Elmalı: “Sağ taraftaki mutlu kişiler, ne iyi olacak onların halleri! Sol taraftaki mutsuz kişiler, ne ‎kötü olacak onların halleri!”

İslamoğlu: “Bir bahtiyar kampa dahil olan kesim olacak, ama ne büyük bahtiyarlık! “Bir de bedbaht ‎kampa dahil olan kesim olacak, ama ne felaket bir bedbahtlık! …”‎

Bu meallerin hemen hiçbiri ayetlerin mesajlarını yansıtamamaktadır. Hiç Türkçeleştirilmeden olduğu ‎gibi aktaranlar meal yapmış sayılmazlar. Bir dönemin siyasi yapılanmasını çağrıştıran bu ayetlerdeki ‎أصحاب الميمنة‎ tamlaması, amel defterleri sağ taraflarından verilip cennetlik olacakları, buna karşın ‎أصحاب المشأمة‎ tamlaması ise, amel defterleri sol taraftan verilip cehennemlik olacakları ifade ‎etmektedir.(16)

Bu bilgiler ışığı altında “fe”nin de tefsir harfi olduğunu dikkate alarak ayetler şöyle çevrilebilirdi: ‎‎“Amel defterleri sağından verilenler, ne mutlu onlara! Amel defterleri sol tarafından verilenler, ‎yazıklar olsun onlara!”‎

‎ ‎

Yine bir başka örnek, Mümtehîne / 12 ayetidir;

“‎وَلَا يَأْتِينَ بِبُھْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيھِنَّ وَأَرْجُلِھِنَّ‎”  ‎

Çantay: “…elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemeleri”

Ateş: “elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri…”

Bulaç: “elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp uydurmamak…”

Y. N. Öztürk: “elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup ortaya sürmemeleri”

Hamidullah: “elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek”

Akdemir: “elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek”

İslamoğlu: “elleri ve ayakları arasında yalan düzüp koşarak iftira atmayacaklarına”‎

Görüldüğü gibi bu çevirilerle ayeti ve mesajını anlamak mümkün değildir. Çünkü Türkçe’de böyle ‎ifadeler kullanılmaz. “Eller” ve “ayaklar” genellikle gayr-i meşru çocuğa hamledilmiştir. Bu görüş bazı ‎müfessirlerin görüşleriyle de örtüşmektedir. Burada kastedilen zina değildir. Zina, aynı ayette açık ‎seçik olarak zaten dile getirilmiştir.(17) “Eller”i ve “ayaklar”ı bedenin salt iki uzvu ‎olarak değil de; bütün vücudu ya da kişiyi temsil eden semboller olarak algılamak daha doğrudur. ‎Çünkü bu tip ifadeler, yani bir şeyin bir parçasının zikredilip ama tamamının kastedilmesi (zikri cüz ‎irâde-i kül) mecâz-ı mürsel’in kısımlarındandır. Burada da insan vücudunun kısımlarından olan “el ve ‎ayak” zikredilmiş ama insanın kendisi kastedilmiştir. Bunun örnekleri Kur’an’da pek çoktur.(18)

Kısaca, ayetteki ifade iftira sayılabilecek her türlü davranışı içermektedir. Çünkü fiille işlenen kimi ‎günahlara değinildikten sonra, burada müminlerin, başkasını çekiştirme, koğuculuk yapma, namusa ‎dokunacak sözler söyleme, yalancılık ve sahtekârlık yapma gibi sözlü olarak işlenen günahlardan da ‎sakındırıldığı anlaşılmaktadır.(19)

Yine bu duruma örnek teşkil eden – ve çok bilinen- bir örnek olarak Kalem / 42 ayetine değinelim;

Kalem / 42;  “ ‎يَوْمَ يُكْشَفُ عَن سَاقٍ‎ ”‎‏ ‏

Elmalılı: “O gün ki saktan bir keşf olunur…”

Çantay: “(Hatırla ki o gün) baldır (lar) ın açılacağı…”

Ateş: “Bacaktan açılacağı (paçanın sıvanacağı, işlerin güçleşeceği)…”

Karaman vd., Döndüren: “O gün incikten / incik açılır…”

Hamidullah: “O gün onlara incik açılacak…”

Altuntaş-Şahin: “Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı)…”

Bulaç: “Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı…”

Y. N. Öztürk: “Baldırın çıplak kalacağı…”

Akdemir: “Baldırın açılacağı…” ‎

Bu meallerin hemen hiç biri okura ayetin ne demek istediği mesajı verememektedir. ‎يكشف عن ساق‎ ‎ifadesi deyimsel bir ifade olup o gün özellikle kâfirler için işlerin çok zor olacağını anlatmaktadır.(20) Bu deyim Arapların ‎كشفت الحرب عن ساقھا‎ yani ‎‎“Savaş kızıştı.” kullanımlarından gelmektedir.(21) Bu deyimin Türkçe’mizdeki “paçaların ‎tutuşması”na karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Bu ifade, Kıyamet sonrası hiçbir gizliliğin saklı kalmayıp ‎her şeyin ayan beyan ortaya çıkacağı gün yüce Allah’ın karşısında kâfirlerin paçalarının tutuşacağını, ‎hallerinin çok yaman, sorgularının çok çetin geçeceğini dile getirmektedir.

(Devam edecek)

Şükrü Yaşar
22.10.2016


 

 

Dipnotlar

1- Meâllerin Dünyası , Millî Gazete – 22 Ocak 2011  https://ebubekirsifil.com/gazete-‎yazilari/meallerin-dunyasi/‎

2- Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn, yy., 1976, I, 23; Zerkânî, ‎Menâhilü’l-İrfân, Beyrut 1986. II, 111. (trc Zülfikar Durmuş) ‎  ‎

3- Mennâ’u’l-Kettân, Mebâhis fî Ulûmi’l-Kur’an, ‎Beyrut 1987, s. 313(trc Mustafa Öztürk); Akşit Göktürk, Çeviri: Dillerin Dili, s. ‎‎18.

4- Cerrahoğlu, Tefsir ‎Usûlü, Ankara 1989, s. 217; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, Ankara 1988, I, 29.

5- ‎ ‎Eroğlu, Ali, Tarihte Tefsir ‎Hareketi ve Tefsir Anlayışları, Erzurum 2002, s. 7.

6-  ‎Zehebî, I, 24-25. Ayrıca bk. Zerkânî, II, ‎‎113-114; Mennâ’u’l-Kattân, s. 314.

7- Buhârî, “Tefsir Sûre 2”, 28.

8- ‎ Daha geniş bilgi için bk. Yıldırım, Suat, Peygamberimizin Kur’ân’ı Tefsiri, İstanbul 1983, s. ‎‎293-294.

9- Bk. İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi’l-Kur’an, ‎Beyrut 1978, s. 290(trc Ali Eroğlu); Zemahşerî, III, 146(trc Öztürk); Râzî, ‎VIII, 207(trc); Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl, ‎Beyrut 1988, II, 84.(trc.)

10- Bk. Zemahşerî, IV, 791-792; Râzî, XI, 271-272; ‎Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut 1996, XX, 116; ‎Beyzâvî, II, 618; Sâbûnî, III, 598.(trc.)

11- İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, ‎İstanbul 1984, VIII, 494.

12- Bk. ‎Cevherî, es-Sıhâh, Kahire 1982, V, 1828-1829.(trc Zülfikar Durmuş)

13- ‎ İbn Kuteybe, Garîbü’l-Kur’an, s. 264(trc.); Kurtubî, X, 236(trc.); Beyzâvî, II, 5(trc.); Âlûsî, VIII, 202.(trc.)

14- Bk. ‎Kurtubî, XII, 13(trc); Mahallî-Suyûtî, Tefsîru’l-Celâleyn, İstanbul, ts., II, 38(trc).

15- Âlûsî, IX, 119.

16- Zemahşerî, IV, 456 (terc.); Beyzâvî, II, 459(terc.); İbn Kesîr, VII, 489(terc.); Nesefî, IV, 214-215.(terc)

17- Elmalılı, VII, 4918.

18- ‎ Bk. ‎Bakara 2/144; Âl-i İmrân 3/20; Yâsîn 36/71; Rahmân 55/27; Mümtehine 60/12; Cum’a 62/7.

19- Kur’an Yolu, V, 327.

20- Bk. ‎İbn Kuteybe, Garîbü’l-Kur’an, s. 481; Cevherî, IV, 1499.

21- İsfahânî, s. 363.

Şükrü Yaşar
Musellem.net yazarı..