Mevlânâ Müdafaası 2 – Atılan İftiralar

Mevlânâ Müdafaası 2 – Atılan İftiralar

Yazının 1. bölümü : Mevlânâ Müdafaası 1 – Andolu’da Umumî Durum


Belh’ten Anadolu’ya

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, Hazreti Mevlânâ’nın Selçuklu yöneticilerince tanınması, evvelemirde, gerçekten büyük bir üne sahip olan babası Bahaeddin Veled ile yakından alakalıdır. “Sultanu’l-Ulemâ” unvanıyla kendisinden bahsedilen Bahaeddin Veled’in yöneticilerle ilişkilerini de ele almak bu noktada yerinde olacaktır. Zira, Hazreti Mevlânâ’nın yetişmesinde, ilmî ve fikrî dünyasının teşekkülünde babası Bahaeddin Veled’in mevkii inkar edilemez bir keyfiyet arz etmektedir. Baheddin Veled’in yöneticilerle ilişkisinin mahiyetini bilmek, Hazreti Mevlânâ’nın da yöneticilerle ilişkisini anlamak noktasında, faideden hâli olmayacaktır.

Bahaeddin Veled’in İdarecilerle İlişkileri

Bugün Afganistan sınırları içinde yer alan Belh şehrinden göç ederek Nişabur, Bağdat, Mekke ve Şam’a uğradıktan sonra Malatya’ya (1217) gelen Bahaeddin Veled’in, genel kabule göre, Harezmşah Muhammed ile aralarındaki gerginlik ve Moğol istilâsı tehdidi nedeniyle göç ettiği nakledilir.[1] Malatya’dan sonra Erzincan Akşehir’e gidip Mengücek Meliki Fahreddin Behremşah’ın yaptırdığı medresede bir süre kalan Bahaeddin Veled’in, kaldığı yerlerde huzur ve güvenli bir ortam vardı ve idareciler kendisine karşı olumlu bir tavır sergiliyorlardı. Hazreti Mevlânâ’nın babasına idarecilerin bakış açısını göstermesi bakımından, bu detaylar, mühimdir. Bahaeddin Veled ve ailesi daha sonra Larende’ye (Karaman) giderek orada Larende nâibi Emîr Musa’nın yaptırdığı bir medreseye yerleştiler. Eflâkî’den öğrendiğimize göre, temiz, saf ve sadık biri olarak övülen Emîr Musa, Bahaeddin Veled’in müridi olmuş, hazreti sarayında konuk etmek istemiş ve fakat Bahaeddin Veled bunu kabul etmeyerek kendisine bir medrese yaptırmasını talep etmiştir.[2] Ayrıca, Mevlânâ’nın da burada evlenip Sultan Veled ve Alaeddin isimli çocuklarının burada doğdukları nakledilir.[3]

Alaeddin Keykubad ve Ulemâya Hürmeti

 Alaeddin Keykubad’ın, âlim, edip ve sanatçılara gösterdiği ilgi başkent Konya’nın çeşitli ilim adamlarının, sanat erbabının ve ediplerin karargâhı olmasını temin etmişti. Larende’de ikamet eden Mevlânâ ailesi de bu çekim merkezine, Konya’ya gidecektir. Alaeddin Keykubad’ın sufîlere karşı ihtiramının olduğu ise bilinen bir şeydir. Mevlevî kaynaklarda birçok rivayette Alaeddin Keykubad’dan övgüyle bahsedilmesi de bunun delillerinden biridir.[4] Yukarıda işaret ettiğimiz gerekçelerle Konya’ya gelen Bahaeddin Veled’in, Alaeddin Keykubad tarafından karşılandığı nakledilmektedir.[5] Alaeddin Keykubad’ın, Moğol tehdidine karşı tedbirler alarak Konya’nın surlarını da tahkim ettikten sonra Bahaeddin Veled’i surları gezdirmek için davet etmesi ve hazretin, surları gezdikten sonra söylediklerini Eflâkî, şöyle nakleder;

“Sellere ve düşman süvarilerine karşı çok güzel ve sağlam bir kale yaptın. Fakat mazlumların dua oklarına karşı ne yapabilirsin? Çünkü bu oklar yüz binlerce kale burçlarını ve bedenleri delip geçerek dünyayı harap ederler. Bu yüzden öncelikle Allah deyip çabalayarak adalet ve ihsan kalesini de sağlam yapmağa ve hayırlı dualardan seninle birlikte olacak askerler vücuda getirmeğe gayret et. Zira bunlar senin için binlerce maddî kaleden daha önemlidir ve esasen halkın da dünyanın da güvenliği bunlara bağlıdır.” Sultan’ın, bu nasihatlere uyacağına söz verdiği nakledilmektedir.[6]

Bir Rüya, Bir Rica

Bu gibi hâdiselerden bir diğeri de, o dönemin yapısına, Bahaeddin Veled ve Alaeddin Keykubâd arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Alaeddin Keykubâd gördüğü garip bir rüyayı Bahaeddin Veled’e anlatır ve bu rüyayı tâbir etmesini rica eder;

“Gece rüyamda başımın altın, gövdemin gümüş, göbekten aşağımın ise tamamen bakır olduğunu gördüm, bunun anlamı nedir?”

Bahaeddin Veled, Sultanın ve etrafındakilerin dinledikten sonra ağladığı da nakledilen şu cevabı verir:

“Senin zamanında Anadolu halkı, huzur içinde olacak, altın gibi kıymetli ve saf kalacaktır. Senden sonraki evlatlarının dönemi, senin çağına göre gümüş derecesine düşecek, torunlarının devri ise bakır gibi olacaktır. Saltanat, üçüncü kuşağa erişince halk birbirine düşecek, vefa ve şefkat kalmayacaktır. Dördüncü ve beşinci kuşakta Anadolu tamamıyla harap olacak, Selçuklu hanedanı zeval bulacak, dünya nizamı kalmayacak, küçük insanlar büyük mevkilere oturacak, önemli işler bayağı kimselerin eline verilecektir.”[7] Yine, zikretmek gerekir ki, Alaeddin Keykubad Bahaeddin Veled’e zaman zaman hediyeler gönderir; Bahaeddin Veled ise bazen bu hediyeleri kabul eder, bazen de kibarca geri çevirirdi. Bu da, Sultan ile Mevlânâ ailesinin karşılıklı ilişkilerini göstermesi bakımından mühimdir. Sultan Alaeddin Keykubad’ın Bahaeddin Veled’e hürmetinin hazret vefat ettikten sonra da devam ettiği, Sultanın herhangi bir hâdise karşısında tereddüde düştüğü zaman Bahaeddin Veled’in kabrine giderek orada duâ ettiği bilinmektedir Halk nazarında da faziletleriyle temayüz eden Alaeddin Keykubad’dan, Mevlânâ’nın şiir ve gazellerinde de medh ile bahsedilmiştir; Keykubad kelimesi, kelimenin etimolojisiyle ilişkili olarak, “büyük” ve “yüce” padişah mânâlarında kullanılmıştır.[8] Bu anlamı verebilecek başka kelimelerin de mevcudiyetine rağmen mezkûr kelimenin tercih edilmiş olması, Hazreti Mevlânâ’nın vefakârlığıyla telif edilebilir.

Bu tarihî hakikatlerin bize gösterdiği bir şey var; Bahaeddin Veled de, oğlu Mevlânâ da, Selçuklu idarecileri katında itibar sahibiydiler. Bu da bize, gerek ailesinin ve gerekse de Mevlânâ’nın “yöneticilerle ilişkilerinin” rengini göstermektedir ki, yeri geldiğinde buna da temas edeceğiz.

 Hazreti Mevlânâ’nın İdarecilerle İlişkileri

Hazreti Mevlânâ’nın idarecilerle ilişkilerinin temel noktasını, döneminde yaşayan diğer şeyhlerin aksine, onun yöneticileri daha az ziyaret ettiği, yöneticilerin de onu az ziyaret etmesi oluşturmaktadır.[9] Bu duruma dikkat çeken Eflâkî, hazretin müridanından birinin mezbur keyfiyetin mevcudiyetinden zımnen de olsa rahatsız olarak Hazreti Mevlânâ’ya merâmını şöyle ifade ettiğini nakleder:

“Taceddin Mu’tez, Sâhib Fahreddin, Muîneddîn Pervâne, Celâleddin Müstevfî, Eminedddin Mikâil, Hatır oğulları, meliku’s-sevâhil Bahâeddin, Kırşehir emîri Cacaoğlu Nureddin, Mecdeddin Atabek gibi zamanın büyükleri ve devlet idarecileri, sizden ziyade diğer şeyhlere daha fazla gitmektedirler. Acaba onlar sizdeki büyüklüğü göremiyorlar mı? Yoksa bu tasavvufî sırlara karşı gözleri mi kapalı?” Hazret, bu suâle şöyle mukabele eder:

“Siz onların yalnız gelmemesini görüyor, bizim tarafımızdan onlara yol verilmediğini görmüyorsunuz. Yanımıza gelmeleri için onlara yol vermiş olsak, sohbetimize susamış olan dostlarımıza yer kalmazdı.”[10] Bu muhavereden bir gün sonra birçok Selçuklu ileri geleninin Hazreti Mevlânâ’yı ziyarete geldiği, hazretin bu ziyaret esnasında genel hitabını değiştirerek birçok öğüt ve tasavvufî sırdan bahsettiği ve sohbetinin sonunda da şöyle dediği nakledilir:

“Bizim ilâhî bilgi ve sırlarımız da gerçekte dostlarımızın nasibidir. Öyle ki bunlar, başkalarının başına da dostlarımızın uğuru sayesinde taşar. Nasıl ki koyunun sütünü de başkaları, (ancak) kuzunun tufeyli olarak içerler. Bu durum da, yine dostlarımızın, emirlerin ziyaret etmemelerini hoş görmemelerinden oldu. Eğer emirler de bizim ziyaretimize sık sık gelseler dostlarımız buna dayanamaz ve razı olmazlardı. Binaenaleyh bize lazım olan, onların halkın işleriyle meşgul olmaları ve dervişlere zahmet vermemeleri için dua etmektir. Ta ki, bu (manevi) helal rızk ve Allah’ın yücelik ve ululuk nuru yalnız bizim dostlarımızın hakkı olarak kalsın.”[11]

Derviş Hayatın Her Şubesini Görür ve Bilir  

Bu hadise, Hazreti Mevlânâ’nın, kendisini ve etrafındakileri nasıl tavsif ettiğini, hangi zemine koyduğunu göstermesi bakımından mevzumuzla temelden alakalıdır; buna göre, emîrler/siyasetçiler vazifeleri gereği tasavvufî konularla derinden alakadar olamazlar; zira onlar halkın ihtiyaçlarını temin etmek, devlet yönetimi gibi umumî işlerle vazifelidirler. Bu yüzden, hassas noktaları olan tasavvufî sırlara yönelmeye esasen pek de vakit bulamazlar. Mevlânâ’nın yukarıda işaret ettiği temel misyon farklılığı, onun idarecilerle olan ilişkisinin de temel nirengi noktasıdır bir bakıma; dervişler, kendilerine rahatça ibadet edebilecekleri ortamı hazırlayan idarecilere duâ etmek suretiyle meşreplerinin gereğini yerine getirmeli, idareciler de halkın ihtiyaçlarını temin ile alakadar olarak haktan ve adaletten şaşmamalıdırlar.

Tasavvuf Eşittir Cihad!

Burada bir noktanın altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor; özellikle günümüzde –maalesef derinlikleri olmadığı halde- bazı kimselerin, büsbütün tasavvuf kurumunu hedef alarak, bu yolun ruhbanlığa müncer olduğunu, tasavvuf yoluna girenlerin dünya ve halk ile ilişkisini keserek toplumu rehavete sevk ettiğini ve bunun İslâm tarafından tenkid edilip, merdud addedilen bir şey olduğunu söylediklerini görüyoruz. Hemen ifade edelim ki, tarihte bu hükmü teyid eder mahiyette vakıalar olmuşsa da, ki bu kırılmanın olmaması eşyanın da tabiatına aykırıdır bir bakıma, genel hat yukarıdaki hükmü ve kendisiyle birlikte bu anlayışı, tekzip etmektedir. Çok geriye gitmeden söyleyelim; on bir kez Ruslarla savaşan Şeyh Şamil gibi, bütün müridlerini orduya göndermek suretiyle tekkesine kilit vuran Gülşenî tarikatına mensup Visalî dergâhı şeyhi Hüsnü Efendi gibi, altmış müridiyle Ermenilere karşı mücadele eden Alvarlı Efe gibi, Fransızlara karşı kâvi mücadelesiyle tanıdığımız Şeyh Muhammed Bedrettin el-Hasenî gibi, yolunun sâliklerinin hâlâ “mücahid” kelimesinin hakkını verdiği İzzettin el-Kassam gibi, İtalyanlara karşı yürüttüğü mücadelenin bugün bile göz doldurduğu Ömer Muhtar gibi nice mutasavvıf, yalnız kendileri değil, müridânıyla meydan yerine inmiş, küfür yobazlarının karşısına çıkmış ve cihadın ne olduğunu bizlere de göstermiştir. Hâl böyleyken, bunun aksine bir takım hâdiseler aramak, bulunca da pireyi deve yapmak kabilinden vakıayı mübalağa etmek niyet bozukluğuyla değilse, dikkatsizlikle alakalı olmalıdır.

Fîhi Mâfih Şehadet Ediyor!

Esas mevzumuza dönerek sanki Hazreti Mevlânâ’nın asırlar evvel kendisine karşı yapılacak bu ithamları görmüşçesine Fîhi Mâfîh’e, “Âlimlerin kötüsü, emîrleri ziyaret eden; emîrlerin iyisi âlimleri ziyaret edendir. Fakirin kapısına gelen emîr ne kadar iyi; emîrlerin kapısındaki fakir ne kadar kötüdür.” meâlindeki hadis-i şerif ile başlamasına ve bu hadis-i şerifi nasıl şerh ettiğine bakalım. Ol hazret şöyle der, mezkur hadisi zikrettikten sonra:

“Halk, bu sözün dış manasını almıştır. Bir bilginin, bilginlerin en kötüsü olmaması için, emiri ziyaret etmemesi lazımdır ve emiri ziyaret etmek ona yakışmaz.

Bu sözün gerçek manası, halkın zannettiği gibi böyle değildir. Belki şöyledir: Bilginlerin kötüsü, emirlerden yardım gören ve emirler vasıtasıyla durumunu düzelten, kuvvetini elde edendir. “Emirler bana bağışlarda bulunur, saygı gösterirler, bir yer verirler” düşüncesi ve onların korkusu ile okuyan kimse bilginlerin en kötüsüdür. Şu halde o kimse emirler yüzünden ıslah olmuş, bilgisizlikten bilir hale gelmiştir. Bilgin olduğu zaman da onların korkusundan ve kötülük etmesinden terbiyeli bir insan olmuştur. Bütün hallerde, ister istemez bu yola uygun olarak yürümesi gerekir. İşte bu yüzden, görünüşte ister emir onu görmeğe gelsin, isterse o emiri görmeğe gitmiş olsun, o ziyaret eden, emir ise ziyaret edilen olur.

Bir bilgin eğer emirler yüzünden bilgi sahibi olmayı düşünmezse onun bilgisi, belki başlangıçta ve sonunda Allah için olmuş olur. Tuttuğu yol ve göstermiş olduğu faaliyet sevaba layıktır. Çünkü yaradılışı böyledir ve bundan başkasını yapamaz. Tıpkı balığın sudan başka bir yerde yerleşip yaşayamayacağı gibi. Onun elinden gelen ancak budur. Böyle bir bilginin hareketlerini idare eden ve ayarlayan, akıldır. Herkes ondan korkar ve insanlar bilerek veya bilmeyerek, onun nurundan ve feyzinden yardım görürler. İşte böyle bir bilgin emirin yanına giderse, görünüşte o ziyaret eden, emir ziyaret edilen olur. Çünkü bütün hallerde emir ondan feyiz alır, yardım görür ve bilginin emire ihtiyacı yoktur, zengindir, ışık saçan güneş gibidir. İşi, bağışlamak, ihsan etmektir. Taşları lâl ve yakut yapar. Terkibi toprak olan dağları bakır, altın, gümüş ve demir madenleri haline getirir. Toprakları yeşertir, tazelendirir. Ağaçlara türlü türlü meyveler bağışlar. İşi gücü bağışlamaktır. Arapların, “Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenemedik.” meselinde olduğu gibi, verir ve başkasından almaz. İşte bu yüzden bu gibi bilginler (gerçekte) ziyaret edilen, emirler ise ziyaret eden olurlar.”[12]

Âlim, Âlemdir

Bir âlimin devlet adamlarıyla ilişkisinin en mühim noktasının, onun niyeti olduğuna dikkat çeken Mevlânâ, ulemanın da, rüesanın da mevkiini tâyin ve tespit ediyor. Tasavvuf ehlinin hayatlarının anlatıldığı eserler başta olmak üzere birçok tarih kitabında da bu usûl takip edilmekte, ulemâ, idarecilere nasihat etmek suretiyle onları irşad etmeye gayret etmektedir. Bu noktada, Mevlânâ’nın da kendisine aşırı muhabbet beslediğini bildiğimiz Necmeddin-i Kübra’nın –ki o, Moğol istilasında şehid düşmüştü– talebelerinden Seyfeddin Baherzî, vezir Habeş Amîd’e yazdığı mektupta şöyle demekteydi:

Sen bu devlette hakkın zaferini gerçekleştirmekle vazifeli olduğundan bunu gerçekleştiremezsen kıyamet gününde kendini mazur göstermek için ne söyleyeceksin? Bizim dinî cemiyetimizde (kıyamete kadar devam etsin) bilgi, ruhanî liderlik ve İslâm, idareciliğin esas şartlarıdır. Eğer başarısız bir genç âmir olmak istiyorsa, zeki insanların gözünde eski hükümdarların idarecilik meziyetlerinden mahrum olmaları ayıp değildir. Çavuşkuşunun saltanat sürdüğü bir yerde tacı yok diye şahini ayıplamamalı. Ahmakların hüküm sürdükleri yerde zeki insanların kenarda durmaları daha iyidir; saray minber olursa minberin hiç olmaması çok daha iyidir.”[13]

Şefkat Yerden Göğe Kadar

Hazreti Mevlânâ’nın, çevresi ve idarecilerle ilişkileri bağlamında temas etmemiz gereken bir diğer nokta da, onun, müridânı nedeniyle tenkid edilmiş olmasıdır. Zira dönemin elit tabakası, hazretin etrafındakileri “bayağı” kimseler olarak görmekte, bazen; tenkid, tahfif ve hatta tahkir etmekteydiler. Bu düşünceleri sebebiyle de, Mevlânâ gibi bir yüce şahsiyetin bu “bayağı” (olarak tavsif ettikleri) kimselerle nasıl birlikte olduğunu anlamakta güçlük çekiyorlardı. Hazreti Mevlânâ ile yakın ilişkisinin olduğunu ve ol mübareğe ihtiram gösterdiğini bildiğimiz Muîneddin Süleyman Pervâne de böyle düşünenler arasındadır. Müşarünileyh, bir gün sarayında devlet erkânı, âlim ve şeyhlerle sohbet ederken şöyle der:

“Hudâvendigâr (Mevlânâ) hazretleri eşi benzeri olmayan bir padişahtır. Onun gibi bir hakikat sultanının asırlar boyunca bir daha dünyaya geleceğini zannetmiyorum. Fakat böylesine bir insanın müridleri fena ve berbat insanlardır.” Mecliste konuşulanlardan incinen, Hazreti Mevlânâ’nın müridlerinden biri hâdiseyi hazrete nakleder ve Hazreti Mevlânâ, okuduktan sonra ağlayarak müridanına hediyeler gönderdiği nakledilen Pervâne’ye yazdığı bir mektupla, şöyle der:

“Eğer benim müridlerim tamamen iyi insanlar olsalardı, ben onların müridi olurdum. Zaten benim onları müridliğe kabul etmem; onların fenalıklarını bırakıp huylarını değiştirerek iyi olmaları, salih amel işleyen iyi insanlar arasına katılmaları içindir. Babamın ruhu hakkı için bu konuyla ilgili söylenenlere dair benim kanaatim şudur: Eğer Allah, onları, rahmetine layık kullar arasına sokacağını üzerine alıp, buna kefil olmamış olsaydı; onlar, bu kabule mazhar olmayacak ve Allah kullarının temiz kalplerinde yerlerini almayacaklardı.”[14]

Müridânına karşı bir baba şefkatiyle yaklaşan Hazreti Mevlânâ’nın, hâdiseyi kader planına atıfla izâh etmesi ve dönemin ileri gelenlerine karşı müridânını bu şekilde müdafaa etmesi dikkat çekmektedir.

Meslekler, Marifete Mâni Midir Kemaleddin?

Eflâkî yukarıdaki hâdisenin bir benzerini nakleder daha nakleder; Mu’îneddîn Pervâne tarafından Sadreddin Konevî’nin zaviyesinde düzenlenen bir toplantıda Mevlânâ vecd hâlinde semâ’ ederken mahfil emîri Kemaleddin, Hazretin de duyabileceği şekilde, “Mevlânâ’nın müridleri ne bayağı insanlardır. Çoğu, aşağı tabakadan ve zanaat sahibi kimseler. Onun etrafında şehrin ileri gelenlerinden neredeyse kimse yok gibidir. Her nerede bir terzi, bir bezzaz (kumaş tüccarı), bir bakkal varsa gidip, onu dost olarak kabul ediyor.” der. Söylenenleri duyan ve sinirlenerek mukabele eden Hazreti Mevlânâ’nın verdiği cevap, onun idarecilere karşı tutumunu da göstermektedir: “Bizim Mansûr, hallâc (yüncü) değil miydi? Şeyh Ebubekr-i Buharî dokumacı değil miydi? Ve şu öteki kâmil insan camcı değil miydi? Onların meslekleri, kendi marifetlerine ne eksiklik verdi ki böyle diyorsun?” Eflâkî’nin, Hazreti Mevlânâ’nın böyle sert bir cevap vereceğini beklemeyen emîr ve etrafındakilerin mezkur tezkiye üzerine pişmanlık duyduklarını kaydettiğini de belirtelim.[15] Mevlânâ’nın hem idarecilerle, hem de müridânıyla olan ilişkisine dair ipucu veren bir başka hâdise de şudur.

Önce Saray Kapısından

Pervâne’nin kendi adına tertip ettiği bir sema’ törenine giden Mevlânâ sarayın kapısında bekler, müridlerinin hepsinin içeri girmesini bekleyerek onlardan sonra içeri girer; Çelebi Hüsameddin’in bu hâdisenin nedenini suâl etmesi üzerine Hazret, şöyle cevap verir:

“Eğer biz, önce saraya girmiş olsaydık, bizden sonra gelen arkadaşlarımızdan bazısının içeri girmesine görevliler engel olur; onlar da bizim sohbetimizden mahrum kalırdı. Biz, onları bu dünyada emirin sarayına sokamazsak, kıyamette ukba sarayına, cenneti a’laya ve Allah’ın huzuruna nasıl sokabiliriz!” hazretin dostları, şeyhlerinin bu teveccühünden dolayı Allah Teâla’ya şükrettiler.[16]

Bizim Cismimiz Müridlerimizin Canıdır

Hazreti Mevlânâ’nın bu gibi hâdiseler karşısındaki tutumuna başka bir misal olarak, Ebu’l-Hayrat unvanıyla tanınan vezir Sâhib Fahreddin Ali’nin söylediklerini ve ol mübareğin verdiği cevabı zikrederek bu bahse nihayet vermek istiyor, daha hususî misallere geçmek istiyoruz. Sâhip Fahreddin Ali’nin, Mevlânâ hazretleri büyük bir padişahtır. Ancak onu, müridleri arasından çekip çıkarmak ve müridlerini yok etmek lazımdır.” şeklindeki konuşması Mevlânâ’ya ulaşınca, gülerek şöyle der: “Acaba bunu yapabilirler mi? Neden bizim müridlerimiz, bu dünya ehli nazarında bu kadar nefret ve düşmanlığa sebep oluyorlar. Herhalde bu durum; müridlerin Allah’ın inayet nazarına mazhar olduklarına ve Allah katında kabul görüp, sevildiklerine işaret olsa gerektir. Çünkü biz, bütün insanları kalburdan geçirdik. Bunlardan başkası sınavı kazanamadı. Dünya ehli değerlerini takdir etsin veya etmesin, bilinsin ki; bizim cismimiz, müridlerimizin canı ve müridlerimizin cismi de dünyanın canıdır.”[17]

Bir Âyet-i Kerîme, Bir Tefsir 

Müridlerinin gelir seviyesinin düşük olmasını ve onların kendileri gibi olmadıklarını ileri sürerek itale-i kelamda bulunan idarecilere karşı yukarıda naklettiğimiz ifadeleri kullanan Mevlânâ’nın, rüesa ile olan ilişkisinin rengini anlamak hiç de zor değildir… Yukarıda bir nebze temas ettiğimiz veçhile, Hazreti Mevlânâ’nın Selçuklu idarecileriyle olan ilişkilerinde, Muî’neddîn Pervâne ile olan teması öne çıkmaktadır. Pervâne’nin, şeyh, âlim ve sanatkârlara karşı müsbet duruşu ve Mevlânâ’nın sohbetlerine olan ilgisi, bu ilişkinin temel noktasını teşkil eden detaylardan bazılarıdır. Siyasî faaliyetlerinden, kimliğinden yukarıda bahsettiğimiz Pervâne, sarayında tertip ettiği toplantılara devrinin âlim, edip, şeyh ve fütüvvet erbâbı başta olmak üzere ileri gelen kimselerini davet eder, sadece Mevlânâ’ya değil, diğer şahsiyetlere de hürmet gösterirdi. Pervâne’nin diğer şeyhlerle olan ilişkisini şu hâdise çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Şeyh Taceddin Erdebilî bir gün Pervâne’nin evindeki bir sohbet esnasında Mevlânâ’nın, “Müminler ölmezler, sadece bir evden diğerine taşınırlar.” demesi üzerine, “O halde Kur’an’da niçin ‘Her nefs ölümü tadacaktır’[18] denilmektedir?” demek suretiyle Hazrete itiraz eder, cevap mânidardır:

“Evet, doğru söylüyorsun. Ancak Allah; ‘Her nefis olümü tadacaktır’ buyuruyor, her gönül demiyor. Sen gönül ol veya mümin bir kulun gönlünde yer et ki, müminin gönlü gibi ölmeyesin. Eğer kalpazanlık edersen böyle bir gönle ulaşamazsın. Nefsin hevâsına uyar da nefsin oyuncağı olursan o zaman bu ayet senin için söylenmiş (gibi) olur.” Şeyh Taceddin’in bu cevaptan sonra susmak zorunda kaldığı nakledilir.[19] Bu hâdise, Mevlânâ’ya böyle itiraz edebilen birinin Pervâne’nin hangâhında şeyhlik yapmasının, Pervâne’nin, Mevlânâ’dan başka diğer kimselerle de sıkı ilişkisi olduğunu göstermektedir.

Kıbleni Doğru Tâyin Et!

Hazreti Mevlânâ ile Pervâne’nin muhaverelerinin sohbet, nasihat, tembih şeklinde geçtiğini biliyoruz; bazen Pervâne kendisine Hazretin nasihat etmesini talep eder, bazense Mevlânâ Pervâne ve yanındaki emîrlere nasihat etmeye başlar. Buna, çarpıcı bir misal olarak Eflakî’nin şu rivayetini zikretmek yerinde olacaktır. Mevlânâ’dan nasihat isteyen Pervâne’ye, Hazret, “Emîr Muîneddîn eğer yapabileceksen, hiç gevşeklik göstermeden dört kıbleye hizmeti kendine gerekli bil.” der, bunun üzerine Pervâne, “Biz bir kıble biliyoruz diğer üçü hangileridir” diye sorar, cevap ol Hazretin dünyasını, ufkunu ve derinliğini gösterir mahiyettedir:

“Bildiğin birincisi; günde beş defa yüzünü çevirdiğin namaz kıblesidir. İkincisi; ihtiyacın olduğu zamanlar yüzünü çevirip, aylayıp sızlayarak, arzunun yerine gelmesi için ricada bulunduğun dua kıblesi olan gökyüzüdür. Üçüncüsü, padişahlardır: Padişahlar da yoksulların ihtiyacının kıblesi ve mazlumların sığınağıdırlar, bir mazlum ve çaresiz kimse senin tarafına yüzünü çevirdiği vakit, onun ihtiyacını yerine getir ki, yüce Allah da senin din ve dünya ihtiyacını yerine getirsin. Dikenleri bol olan bu yolda elinden geldiğince kimsenin kalbini kırmamağa çalış. Sana işi düşen dervişleri de gözet ki senin işin düştüğünde onlar da seni gözetsinler. Bu kıblelerden dördüncüsü ise Allah velilerinin kalbidir. Bu kalp, kainattan daha değerli, göklerden daha yüce olan ve ilahî nazarın kıblegâhı durumundaki nebi ve velinin gönlüdür. Bu tür gönüllere günah ve zulüm taşı atmaktan sakın. Eğer sen tam bir samimiyet ve özenle bunu yaparsan yüce Allah da seni din ve devlet işlerinde destekler ve ahirette senin yanında olur.”[20]

Allah Ma’siyetten Taat Yaratmaya Muktedirdir Pervâne!

Pervâne’ye karşı nasihatlerinin yerini, bazen te’dibin aldığı Mevlânâ, Pervâne’yi Müslümanlar aleyhine Moğollarla işbirliği yaptığı için şöyle tenkid etmektedir:

“Sen önce Müslümanlığın başı oldun ve ‘Kendimi yok edeyim, İslâm’ın bekâsı, Müslümanların çoğalması uğrunda fikrimi, tedbirimi feda edeyim’ dedin. Kendi düşüncene güvenerek Allah’ı görmediğin ve her şeyi Allah’tan bilmediğin için Allah, bizzat bu sebepleri, bu çalışmaları İslâm’ın zayıflamasına sebep kıldı. Sen, gidip Tatarlarla (Moğollarla) birleştin. Hâlbuki bu şekilde Şamlıları ve Mısırlıları yok etmek, İslâm vilayetlerini kırıp yakmak için yardım etmiş oluyorsun. Binaenaleyh, İslâm’ın bekâsına sebep olan şey, bu vaziyette onun zayıflamasına sebep olmuştur. O halde bu durumda yüzünü Aziz ve Celil olan Allah’a çevir. Zira bu durumun senin için korkulacak bir haldir ve bu kötü durumdan seni kurtarması için Allah’a yalvar ve sadakalar ver. Ancak O’ndan umudunu kesme. Sen o taati, kendinden zannettiğinden Allah seni öyle bir taatten böyle bir ma’siyete düşürmüştür. Şimdi, şu günahkâr olduğun durumda bile, ümidini kesme, yalvar. Allah, taatinden ma’siyet yarattığı gibi, bu ma’siyetinden de taat yaratmağa muktedirdir. Sana bundan dolayı pişmanlık hissettirir, tekrar Müslümanların çoğalması için çalışmanı temin eder ve İslâm’ın kuvveti olabilmen için de sebepler yaratır. Ümidini kesme. Çünkü kâfir olanlardan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” Pervâne meclisten çıktıktan sonra sarf ettiği anlaşılan ifadelerinde ise, Mevlânâ, söylediklerinin esbab-ı mucibesini öyle tavzih eder;

“Maksadım onun bunu anlaması, bu durumda sadakalar vermesi, Allah’a yalvarması idi. Çok yüksek bir durumdan, pek aşağı bir hale düşmüş olduğundan bu vaziyette de ümitli olması için, ona bunları söyledik… Şimdi senin düşüncen, her ne kadar parlak ve güzel ise de Allah’ınkinden daha iyi olamaz. Bu yüzden sendeki her düşünceye ve her tasavvura güvenme, yalvar ve kork. Benim maksadım bu idi ve o (Pervâne) bu ayeti ve bu tefsiri kendi iradesine ve kendi düşüncesine göre yorumladı. Mesela ordular sevk ettiğimiz şu anda bile bunlara güvenmemeliyiz ve bozguna uğrasa da düştüğümüz korku ve acz içinde Allah’tan ümidimizi kesmemeliyiz.”[21]

İttifak Müslümanlarla Olacak

Memlükler aleyhine Moğollarla (1267-1276 arasını kapsayan) işbirliği ve barış anlaşması yapmasını tenkid eden yukarıdaki sözleriyle Mevlânâ, doğrusu, Pervâne’nin şahsında, kendisini Moğol ajanı ya da sempatizanı olmakla itham etmek suretiyle karalayanlara şu kadar yıl önce cevap vermiş gibidir, aklı, vicdanı; tefrik ve temyizden nasibi olana…

Gerçek şu ki, Pervâne, Hazreti Mevlânâ’nın bu nasihatlerinin gereğini her zaman yerine getirmiyordu. Bir seferinde, kendisine nasihat etmesini istediği Mevlânâ, Pervâne’ye, “Emîr Muîneddîn, Kur’an’ı ezberlediğini, ayrıca Câmiü’l-Usûl’deki hadisleri de Şeyh Sadreddin’den okuduğunu işittim, doğru mu?” diye sorar ve aldığı “Evet” cevabı üzerine şöyle buyurur:

“Madem ki Allah ve O’nun elçisinin sözlerini okuyup, anlayıp, yeri geldiğinde bunlardan bahsettiğin halde o sözlerden nasihat alamıyorsun ve hiçbir ayet ve hadisin gereğince amel edemiyorsun, benim nasihatimi nasıl dinleyip, ona uyacaksın?”[22]

Hazreti Mevlânâ’nın idarecilere karşı tutumunu nedenini, onların, tasavvufî hakikatleri anlama noktasındaki yetersizlikleri başta olmak üzere, yukarıdan beri izah ve işaret ettiğimiz noktalar oluşturuyordu. Kendisinden Sultan Veled vasıtasıyla çileye girmek için müsaade isteyen Pervâne’ye, “O, bu yüke tahammül edemez.”[23] diyen Mevlânâ, diğer idâreciler gibi, Pervâne’nin isteklerini de sürekli yerine getirmiyordu; bir gün ileri gelen emîrlerle birlikte Hazreti Mevlânâ’yı ziyarete gelen Pervâne’yi karşılamaya epey geç gelen Mevlânâ, uzunca bir müddet gelenleri bekletince Pervâne ve etrafındakiler söylenmeye başladılar ve Pervâne hatırından şöyle geçirdi:

“Din büyüklerinin, idareci konumundaki yöneticilere saygı göstererek onlarla iyi geçinmeleri gerekmez mi? Bu sayede emîrler de halka, doğru yolu göstermede daha başarılı olurlar. Dönemin şeyh ve bilginleri, emîrlerin iltifatını mumla arayıp, bu uğurda neredeyse ölürlerken Mevlânâ’nın emîrlere karşı bu soğukluğu neden kaynaklanıyor?”

Allah Dostunun Büyüklüğü

Kendilerini geç karşıladığı için şikâyetlerini anlayan Hazreti Mevlânâ, ziyaretine gelen emîrlere şu hikâyeyi anlatmak suretiyle, onlara ders vermiştir:

“Bir gün Sultan Sebüktekin, Şeyh Ebu’l-Hasan Harakanî’yi ziyarete karar verir. Bunun üzerine vezirler ve devletin ileri gelenleri önceden koşarak, Harakanî’ye, İslâm padişahının kendisini görmeye geldiğini ve buna göre hazırlanmasını bildirirler. Şeyh, hiç oralı olmaz. Sultan, adamları ile dergâhın bahçe kapısına kadar gelince, sultanın veziri Hasan-ı Meymendî, şeyhin yanına gelerek saygı gösterdikten sonra “Allah rızası, müridlerin menfaati ve sultanın hatırı için kapıya kadar zahmet et de, saltanatın namus ve şerefine zarar gelmesin” der. Şeyh yine yerinden kımıldamaz. Bunun üzerine Sultan, şeyhin odasının kapısına kadar geldiğinde vezir, şeyhe dönerek sitemle karışık: “Ey yüce din büyüğü! Sen Kur’an’da ‘Allah’a, elçisine ve sizden emîr sahibi yöneticilere itaat ediniz’ ayetini okumadın mı? Emîrlere saygı göstermek ve onları ağırlamak Kur’an’ın belirttiği vacip görevlerdendir. Özellikle de böyle evliya karakterli bir padişah için bu hayli-hayli gereklidir’ deyince Şeyh Ebu’l-Hasan Harakanî şöyle cevap verir: “Biz Allah’a itaat etmeye o kadar dalıp batmışız ki, daha tam anlamıyla O’nun elçisine bile itaat etmede aciz kalıyoruz, nerede kaldı ki emîr sahiplerine…” Sultan ve etrafındakiler bu cevap üzerine şeyhin büyüklüğünü bir kez daha takdir ederek ona saygı gösterdiler.”[24]

Hazreti Mevlânâ bu hikâyeyi zikrettikten sonra kendi durumuna da işaret ederek Aşk’tan, idârecilerin durumundan bahseder ve mevzuyu izah eder. Bunun üzerine Pervâne ve yanındaki emîrler pişman olup orada ayrılırlar.

Biz Kendi İşcağızımızla Meşgulüz

Emîrlere karşı fazla ilgi gösterilmesine ve onlar münasebetiyle sohbetlerin, sema’ın kesilmesine tahammül edemediğini anladığımız Hazreti Mevlânâ ile ilgili, şu rivayet, bu hükmümüzü teyid eder mahiyettedir. Rebâb eşliğinde müridleriyle birlikte koyu bir sohbete dalan Mevlânâ’nın sohbetini, aniden içeri giren Hoca Mecdeddin-i Merağî, emîr Pervâne’nin geldiğini söyleyerek keser ve rebâbı çalan müride çalmaya son vermesini işaret eder. Emîrler Mevlânâ’yı ziyaret edip gittikten sonra Hoca Mecdeddin emîrlerin, müridlerin ihtiyaçları için kendisine bir miktar para verdiklerini Hazreti Mevlânâ’ya söyler. Bunun üzerine Hazret, öfkeyle:

“O paralar da gelen o soğuk kalpli ölüler de yerin dibine geçsin. Kapıdan öyle acele ile geldin ki, bir peygamberin veya Cibril’in geldiğini zannettim. Biz kendi işcağızımızla meşgulüz, isteyen gelir, isteyen gider. Sen niçin böyle telaş ediyorsun” diyerek şu mısraı okur: “Öküz gelmiş, eşek gitmiş bize ne; şimdi vakit hoştur.”[25]

Tasavvuf, Vurdumduymazlık Değildir

Umumî olarak Tasavvufî teşekküllerde, hususî olarak da Mevlevîlik’te, vukua gelen hâdiselerin arka planına, kader planı muvacehesinde nazar edildiği, oraya nüfuz edilmeye çalışıldığı bilinen bir gerçek. Bu noktada, Mevlânâ’nın, Moğol istilası başta olmak üzere, felaketleri, diğer menfi hâdiseleri böyle manevî bir sebebe bağladığını görüyoruz. Sözgelimi, Harezmşah ile Keykubad arasında, Yassıçimen’de yapılan muharebenin galibi olan Selçuklunun bu zaferi yorumlanırken, Celaleddin’in zulmü sebebiyle mağlup olduğu; Keykubad’ın ise, başta Bahaeddin Veled olmak üzere Allah dostlarının kendisinin tarafında olması nedeniyle galip geldiği belirtilmektedir.[26] Moğolların Belh’i işgal etmeleri de yine bu bakış açısıyla tahlil edilmekte, Allah dostlarının kalplerinin incinmesiyle yorumlanmaktadır.

Devler, Süleyman’ın Emrinde

Hazreti Mevlânâ’nın idarecilerle ilişkilerini ele alırken temas etmemiz gereken bir diğer nokta da, onun, kendisine bir ihtiyacı nedeniyle gelip yardım isteyenlerin arzuhâllerini Selçuklu idarecilerine iletmiş olmasıdır. Nitekim, “Mektupları” da bunu doğrular mahiyettedir. Tabii olarak, Hazreti Mevlânâ’nın mektuplarının birinci muhatabı da Pervâne’dir. Hemen ifade etmiş olalım ki, bu ricaları, Pervâne’nin, hemen yerine getirdiğini söylemek güçtür; buna bir misal olarak şu rivayeti zikredebiliriz: Mevlânâ’nın dostlarından olan bir vergi memuru epeyce borçlanmış, borçlarının tamamını da ödemekte zorluk çekiyordu. Evlad-u iyâliyle Hazreti Mevlânâ’nın yanına gelerek ona yalvarıp, Pervâne’ye bir mektup göndermesini, borcunu ödemesi noktasında kendisine bir kolaylık sağlamasını rica etmesini, istedi. Yazdığı mektupta bu dostunun borcunun affedilmesini ya da ödemesi noktasında kolaylık sağlanmasını rica eden Mevlânâ’ya, “Bu işin divanla ilgisi var” diyerek esasen politik bir dille cevap veren Pervâne’ye, Hazret, “Biz, devlerin Süleyman’ın hükmünde olduğunu bilirdik; Süleyman’ın, devlerin hükmünde olduğunu değil” demek suretiyle hem Pervâne’nin ismine, hem de Hazreti Süleyman’a (Aleyhisselam) atıfta bulunarak ince bir cevap verdi. Bu cevabı Pervâne’nin hoşuna gitti ve borçlu memurun borcunu kendi hazinesinden ödedi.[27]

Gök Kubbeden Büyük Kubben Mi Var Ey İnsan

Burada, Hazretten istifade etmek için değil de, onu nasıl bir şeylere mahkûm edebilirim düşüncesiyle hareket ettikleri zahir olan bazı çevrelerin iddia etmelerinden önce, bir başka rivayeti daha zikrederek konumuza devam edelim. Pervâne, Hazreti Mevlânâ’dan, Sultanu’l-Ulema Bahaeddin Veled’in kabrine muhteşem bir kubbe yaptırmak için izin isteyince, Hazret, “Madem ki senin yaptıracağın kubbe, şu gök kubbeden daha güzel olmayacak, o halde bırak da babamın mezarı bu gök kubbeyle kalsın.” der.[28]

Buraya kadar anlattıklarımızla, Hazreti Mevlânâ’nın idarecilere karşı tutumunu, Selçuklunun içerisinde bulunduğu sosyo-siyasî durumu netleştirmeye çalıştık. Mevlânâ’nın dünyasına girmeden onu tanımaya çalışmanın sıfıra müncer olacak bir ameliye olmasının nedenlerini de böylece görmüş olduk. Aşkın, mehabbetin ve vecdin adeta remzi olan o büyük velinin adımlarını takip etmeye gayret ettiğimiz yazının diğer kısmı, ol Hazretin diğer Selçuklu idarecileriyle olan münasebetleri olacak.

            Emir Pervâne ile olan ilişkilerinin hangi zeminde olduğunu çok rahat bir şekilde görebildiğimiz Mevlânâ’nın, diğer Selçuklu idarecileriyle de buna benzer temaslarının olması tabiidir. Nitekim saltanatının bidayetinden beri badireli günler geçiren ve Moğollara karşı direniş söylemiyle kendisine bir meşruiyet zemini bulan II. İzzeddin Keykâvus’un, Mevlânâ’nın sema’ meclislerine katıldığı, Hazretin, Sultana ‘oğul’ diyerek hitap ettiği nakledilmektedir.[29]

Hediyeler ve Mevlânâ

            Eflakî’den öğrendiğimize göre, Sultan Rükneddin Hazreti Mevlânâ’ya hediyeler gönderirdi; bu hediyeleri kimi zaman kabul eden Mevlânâ, kimi zaman da nezaketle geri çevirirdi. Ayrıca, kaydetmek gerekir ki, Sultan’ın eşi Gumaç Hatun da Hazretin müridelerindendir ve Sultan Veled’in bir kasidesinde övüldüğü[30] de nakledilmektedir.[31]

Sana, Gitme Demedim Mi?

Hazreti Mevlânâ’nın, Sultan Rükneddin’in Moğol ve Selçuklu beyleri tarafından öldürüldüğü toplantıya gitmeden önce sultana nasihatler edip, o toplantıya gitmemesi için defalarca uyardığını biliyoruz. İktidar kavgası uğruna Pervâne tarafından bir komplo ile öldürtülen Sultanın, bu toplantıya gitmeden Mevlânâ ile istişare etmeye geldiği, öldürüldükten sonra Mevlânâ’nın gıyaben cenaze namazı kılarak şu gazeli okuduğu nakledilmektedir:

“Demedim mi sana oraya gitme, seni belâlara uğratırlar; onların elleri çok uzundur, ayağını bağlarlar.

Demedim mi orada tuzak içinde tuzak var, tutulursan nerden kurtaracaklar seni?

Demedim mi meyhanede acayip erler vardır; aklı saçma sözlerle aklarlar. Senin gibi saf adamı bir lokma gibi kapıverirler; yaya bir er için bir padişahı bile mat ediverirler.

Sen gönlü dar bir adamsın. O ciğer yiyenlerin yanına varırsan seni, siğer gibi alırlar, çorbalarına atıverirler.

Seni hamur gibi çekip-çekip uzatırlar, büküp-büküp değirmileştirirler, yüceliğine bilgine aldanıp güvenme. Kafdağı bile olsan seni havaya uçururlar.

Toprağından binlerce acayip kuşlar yaparlar. Topraktan, sudan geçersin de gene sana neler ederler, neler. Bu tenden, deriden pamuk çeker gibi seni çekerler de bir hayale döndürürler; ne önün kalır, ne sonun, ne sağın kalır, ne solun. Seni çeşitli hükümlere, lütfa, kahra razı bulurlarsa zahmetlerden kurtarırlar, razılık makamına yüceltirler. Şükretmeyi arttırır, her şeye şükredersen rıza makamından yüceltip seçilmiş bir er yaparlar.

Sus, çünkü bu saçma sapan sözlerle vakit geçiren ahmaklar bir bölük hayvandır; otlayıp dururlar; seni de hemencecik çiğneyip yutarlar.”[32]

Hazreti Mevlânâ’nın diğer Selçuklu idarecileriyle olan ilişkilerinin de, yukarıda ana ve mahrem hatları verilen tarz ve şekilde olduğunu söylemek doğruya uzak bir kanaat olmayacaktır. Zira o, kendi dünyasında yaşamaya devam ederken, idarecilerle olan münasebetleri, istidatlarının müsbet tesiri hariç, herhangi bir değişime maruz kalmadan aynı şekilde devam ediyordu.

Hazreti Mevlânâ ve Moğollar

Yukarıda, Selçuklunun Moğollara tabiiyetinden, Moğol Hanlarına karşı Selçuklu Sultanlarının duruş ve siyasetlerinden bahsetmiştik. Böylece, dönemin siyasî atmosferi de belirmiş, Mevlânâ’nın hangi zaman ve zeminde ne dediği, hatta ne demediği bilinmiş oluyor. Selçuklunun Moğollara yıllık vergi ödemesi, Anadolu’da bulunan Moğol komutanların Selçuklu idaresine karşı keyfî müdahaleleri, emîrler ve ileri gelenlerden bazılarının Moğollara kıymetli hediyeler takdim etmek suretiyle mühim vazifeler almaları ve bu mevkilerini zulme aracı kılmaları… gibi bir çok hususun bilinmesi, Hazreti Mevlânâ’nın ne yapmaya çalıştığını anlamamız noktasında bize yol gösterecektir şüphesiz. Mevlevî kaynaklarda da bütün çıplaklığıyla göz önüne serilmeye çalışılan Moğol İstilâsında on iki bin mescidin ateşe verildiği, on dört bin Kur’an’ın yakıldığı, elli bine yakın âlim, öğrenci ve hafızın öldürüldüğü, iki yüz bin insanın yere gömüldüğü; yağma edip götürülenlerin ise haddi hesabının olmadığı yönündeki rivayetler, bizzat Mevlevîlerde bu meş’um istilâya dair hangi hissiyatın bulunduğunu göstermesi bakımından mühimdir.[33]

Moğollar Bu Kadar Zulümle Nasıl Müslüman Olabilir?

Mevlânâ’nın, bir sohbet esnasında söylenen, “Moğollar buraya gelmeden önce giyecek bir şeyleri yoktu. Binek hayvanları öküzdü. Silahları odundandı. Şimdi ise haşmet ve azamet sahibi oldular, karınları doydu. En güzel Arap atları ve en iyi silahlar onların elinde bulunuyor…” şeklindeki sözlere şöyle mukabele ettiğini görüyoruz:

“Onların gönülleri kırık ve kuvvetleri yokken, Allah yalvarmalarını kabul ve onlara yardım etti. Şimdi ise bu kadar muhteşem ve kuvvetli oldukları şu anda, halkın [fakirliği], zayıflığı vasıtasıyla Yüce Allah onları yok edecektir; o zaman hepsinin Allah’ın inayeti ve yardımı olduğunu, dünyayı bununla zapt ettiklerini, yoksa başarılarının kendi güç ve kudretlerinin karşılığı olmadığını anlamaları için, halkın zaafı ile onları yok eder. Önce insanlardan uzak, fakir, çırçıplak ve acınacak bir halde çölde yaşarlarken, yalnız onlardan bazıları ticaret yapmak için Harezm Vilayetine geliyor, alışveriş ediyor, kendileri için elbiselik keten alıyorlardı. Harezm Şah bunu men ve tüccarları öldürmelerini emrediyordu. Onlardan haraç alıyor ve tüccarların oraya gitmesini önlüyordu. Tatarlar (Moğollar), padişahlarının yanına dert yanmağa gittiler ve: “Mahvolduk!” dediler. Padişahları on günlük izin istedi. Bir mağaranın kovuğuna gitti ve tam bir vecd içinde ibadet etti, Allah’a yalvardı. Gaibten “Senin dileğini, yakarışlarını kabul ettim. Dışarı çık. Her nereye gidersen, muzaffer ol.” diye bir ses erişti. [İşte böyle] Allah’ın buyruğu ile çıktıklarından, karşılarında bulunanları yendiler ve bütün yeryüzünü kapladılar.” Hazreti Mevlânâ, tarihî bir hâdiseyi, Moğolların inançları muvacehesinde anlattıkları şekilde hikâye etmiştir ki, O’nun üslubunu bilenler bu noktayı anlamakta zorluk çekmeyeceklerdir.

El-Cevap:

Her ne kadar, Hazreti Mevlânâ’nın “Moğollara karşı sempatisi olduğunu” iddia edenlerin hoşlarına gidecekse de bu iktibas, sanki Mevlânâ onların bu acınacak hâllerini görmüş gibi, asırlar öncesinden cevabını vermiş ve yukarıdaki ifadelerinden hemen sonra şöyle demiştir:

“Biri, “Tatarlar (Moğollar) da kıyamete inanıyorlar ve “Elbette bir sorgu sual günü olacak!” diyorlar, dedi. Mevlânâ, buyurdu ki: Yalan söylüyorlar; kendilerini Müslümanlarla bir göstermek istiyorlar. Yani, biz de biliyoruz ve inanıyoruz, demek istiyorlar. Deveye “Nereden geliyorsun?” diye sormuşlar, “Hamamdan geliyorum.” karşılığını vermiş. “Ökçenden belli” demişler. Bunun için eğer onlar kıyamet gününe inanıyorlarsa bunun delili hani? Bu günahlar, zulümler ve kötülükler, üst üste birikmiş karlar gibi, kat kat yığılmıştır. Güneşin karları ve buzları erittiği gibi, günahları bırakıp Hakk’a dönme (İnabet) ve pişmanlık duyma güneşi, Allah korkusu ortaya çıkıp dünyanın ahvali gerçekleştiği zaman, bu isyan karının hepsi erir. Eğer bir kar veya buz, bu şekilde bulunurken: “Ben güneşi gördüm, Temmuz güneşi üzerime ışıklarını saldı.” der ve hâlâ kar, buz halinde olursa akıllı bir insan buna inanır mı? Temmuz güneşi parlasın da karı ve buzu yerinde bıraksın! Bu imkânsız bir şeydir.”[34]

Ne Kuru Medh, Ne Boş Tenkid, Aslolan Vakıâyı Tespit        

Burada bir şey görüyoruz: Mevlânâ, ona aleyhtar olanların bazılarının iddia ettiği gibi, Moğolları medh etmiyor, bilakis, kendisinden beklenen bir şey yapıyor ve Moğolların ortaya çıkmasının arka planına, muharrik güce işaret etmek suretiyle hem etrafındakilere nasihat ediyor, hem de bize, eşya ve hadiseye dair kıymet hükmü vermek için sağlam mikyaslar belirliyor. Geride de geçtiği üzere, Mevlânâ’nın Muîne’ddîn Pervâne’nin Moğollarla işbirliği yapmasını kınaması, bu yaptığından dolayı tevbe edip Allah Teâlâ’dan af dilemesi gerektiğini söylemesi, ol mübareğin Moğollara karşı duruşunu da gösterir. Şu hadise de, Mevlânâ’nın Moğollara karşı bakışını, duruşunu göstermesi bakımından ehemmiyet arz etmektedir:

“Bir gün Atabek dedi ki: Rum kafirleri: “Tatar’a kız verelim de din bir olsun ve bu yeni bir din olan Müslümanlık ortadan kalksın.” diyorlar. Ben: “Bu din ne zaman bir oldu ki… Her zaman iki, üç din vardı ve onlar arasında daima savaş ve öldürmek, kan dökmek mevcuttu.” dedim. Bunun üzerine Mevlânâ buyurdu ki: Siz, dini nasıl bir yapacaksınız? Bu ancak kıyamette bir olur. Burası dünya olduğuna göre, bu imkânsızdır. Çünkü burada, her birinin çeşitli dileği ve isteği vardır. Burada bir olamaz, ve bu, ancak kıyamette mümkün olabilir. Orada hepsi bir olur, hepsi aynı yere bakar ve bir tek kulak, bir tek dil haline gelirler.”[35]

Konya ve Mevlânâ

Konya’nın kuşatılması esnasında Mevlânâ’nın şehri Moğollara karşı koruduğu ise, hem Mevlevî kaynaklarca tasrih edilir, hem de Mevlânâ o hadiseye dair kanaatlerini izhar eder. Hülâgû’nun İran ve garp bölgelerini idare etmek için bölgeye gelmesiyle, Baycu Noyan komutasındaki askerler Azerbaycan’daki Mugan ordugâhından ayrılırlar ve yaylak ve kışlak bulmak amacıyla Anadolu içlerine yönelirler. Baycu Noyan ve askerlerinin geldiğini haber alan devlet erkânı bu sırada daha güvenli olan Kayseri’ye taşınırlar. Bu arada, halkın bir kısmı şehri bırakıp gitmiş, kalanlar da başlarına gelecek felaketi beklemektedir. Aksaray’a gelen Baycu’nun, yaylak verilme isteği yerine getirilmedi ve II. İzzeddin Keykâvus ile yaptığı savaşı kazandı. Moğollar bu zaferden sonra Konya önlerine kadar geldiklerinde, halk birbirleriyle helalleşiyordu. Halkın bu telaşesi ve korkuyla ecel döktükleri o hengâmede, Mevlânâ’nın müridleri de kendisinden, ne yapmaları gerektiğine dair bir işaret bekliyordu. Konya kalesinin “Halka Beguş” kapısından Moğol askerlerinin rahatça görebileceği ve oklarının ulaşabileceği bir tepeye çıkan Hazreti Mevlânâ, namaz kılmaya başlar; başında, ölümü her ân başında taşıdığı bilinciyle sardığı kül rengi sarığı vardır. O ân, Moğollar da bu –uzaktan kim olduğunu seçemedikleri- gizemli kişinin nasıl olup da böyle bir yere çıkıp namaz kıldığına bir anlam veremiyor, hemen orada bu zâtı öldürmek için oklarına davranıyorlardı. Ne ki, ne askerler, ne Baycu Noyan, buna muvaffak olamayacaklar, atlarını sürmeye çalışmaları da bir fayda vermeyecektir. “O adam hakikaten gizemli bir velidir. Ve onun gazabından sakınmak lazımdır. Her şehirde öyle bir adam olsaydı buraların halkı bize asla mağlup olmazdı” dediği nakledilen Baycu Noyan’ın, yapmak istediği kıyımlardan vazgeçtiği de kaydedilen rivayette, büyük velinin şehre inerek, “Korkmayın Moğollar şehirde kıyım yapamayacak” diye halkı teselli ettiği de nakledilmektedir.[36] Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, halktan toplanan paraların Baycu Noyan’a teslim edildiği, halka bir şey yapılmadığı ve Noyan’ın yemini gereğince, şehrin burçlarını yıktırdığı nakledilir.

Kerâmet Zâhir

Burada bir noktaya işaret etmekte fayda mülahaza ediyoruz: Bazı kaynaklarda Üstaddâr Nizameddin Ali ve vâizlerin gayretleriyle halktan toplanan paraların Baycu Noyan’a verilmesiyle, şehrin ve halkın yıkım ve kıyımdan kurtulduğu temeline ibtina eden anlatımlar bulunmaktadır. Bu anlatımlarda Nizameddin’in başarısını öne çıkaranlar olduğu gibi, hatibin, Cuma günü hanımının kıymetli eşyalarını da yanına alarak halktan para istemesi ve toplanan dört katır kıymetli eşya ile Baycu’ya gidilmesini öne çıkaranlar da olmuştur. Eflâkî, tüm bunlarla birlikte, Mevlânâ’nın mezkur tutumunun da Konya’nın kurtulmasında müessir bir rol ifâ ettiğini kaydeder. Gerçekten, Sivas muhasarasında, Sivas kadısının hem halktan para toplayarak Baycu’ya sunmasına ve hem de Moğol Han’ından aldığı “yarlığ” ile Noyan’ı karşılamasına rağmen Baycu Noyan’ın, askerlerine, şehri üç gün boyunca yağmaları noktasında izin vermesi, buna karşılık Konya’nın yağmalanmaması Eflâkî’nin işaret ettiği vakıaya tetabuk etmesi bakımından mühimdir. Binaenaleyh, Konya’yı, sadece toplanan kıymetli eşyaların takdim edilmiş olmasının kurtarmış olmamasının düşünülmesinin önünde bir beis yoktur.

Celâl içre Cemâli Görmek

Tasavvufî terminolojideki “celal içre cemal”i görebilmenin ve Hazretin kerametleri cümlesinden zikredilmesinde herhangi bir maniânın olmadığı bir diğer hadise ise, Hazreti Mevlânâ’nın muhtemelen bir vecd hâlindeyken söylediği anlaşılan ve Moğolların gelecekte Müslüman olacaklarını bildiren şu gazelidir:

“Sevgilinin küpünden bir kadeh ilahi aşk şarabı doldurdum mu, iki dünyayı da gizli âlemi de hepsini işten-güçten alıkoyarım.

Dağın ardından çıkarım; aşk bayrağını yüceltirim; granit kayaların, mermer taşların gönüllerinden iman ve ikrar soluğunu çıkartırım.

Sen kuyunun dibinden birini ancak yüz yılda çıkarabilirsin; fakat ben öyle deli divaneyim ki onu tutar, birden bire çeker çıkarıveririm.

O yüce dağın beline aşk kemerini bir bağladım mı, münafığın belindeki zünnar kemerinin ucunu tutar, çekip döküveririm.

Bana karşı ben de yoktur, biz de… Başsız ayaksız fenaya ermişim ben… Sevgiliden baş çıkarıp görüneyim diye başımdan da vazgeçtim, gönlümden de.

Sana duvar görünürüm de kendime kapı açarım; arada ne el var ne kol; öyleyken gene de kapıdan girerim, duvardan aşarım ben.

Sen, işe işler katar, başını, sarığını gösterirsen ben de tutar, her kılının dibinden baş çıkarır, sarık belirtirim.

Vakit geçti diye neden aksamadasın; karanlık geceden niye korkuyorsun? Batı tarafından ışıklar saçan Ay’ı doğduruveririm ben.

Sen Tatar’dan (Moğol’dan) korkuyorsun, çünkü Allah’ı tanımıyorsun; oysaki ben Tatarlardan iki yüz iman bayrağı yücelteceğim.

Hele bir soluk susayım da aşk şarabını içeyim; savaş zırhını giyineyim de safları yarayım, orduyu kırıp geçireyim.”[37]

Müslüman Olacaklar

Hazreti Mevlânâ’nın bu gazelinde, Moğolların gelecekte Müslüman olacağını -Allah Teâlâ’nın bildirmesiyle- bildirdiğini Mecdeddin Atabek vasıtasıyla öğrenen Gazan Han, gazelin altın sırma ile işlenerek kaftanının üzerine yazılmasını emretmişti; “Mevlana-yı Rum bu gazeli benim için yazmıştır. Çünkü Moğollar arasında iman bayrağı benim zamanımda yükseldi. Bu Moğol taifesi benim zamanımda Müslüman oldu.” diyerek önemli günlerinde bu kaftanı giydiği nakledilen Gazan Han’ın, bununla övündüğü de nakledilmektedir.

Aşktır Sözümüz Bizim

Hayatını, hususen Şems-i Tebrizî’den sonra, “aşk” zemininde yaşayan bir büyük veli olan Mevlânâ’ya, Moğollara karşı daha şedid olmadığı için yöneltilebilecek tenkidlerin havada kalacağı aşikârdır. Zira o, mevcut şartlarda kıyam etmemenin gerekliliğine, bilakis işgalcileri ‘kazanma’ yoluna gitmeye karar vermişti. Nitekim, her işgal bir teslim oluştur ve Moğollar da, hidayetten nasipsiz olanlar hariç, çok geçmeden İslâm’ın hakikatine teslim olmuşlardır. Öte yandan, Mevlânâ’nın, zikredilen tutum ve davranışlarının da, Moğolların Anadolu’daki varlık zeminlerini meşru bir zemine çekmelerine hizmet ettiğini söylemek, insafla, vicdanla ve ilimle asla bağdaşmaz. Bütün hayatı itibariyle yerel ve bölgesel bir söylemin değil, ufuk açıcı ve evrensel bir hakikatin –tabir yerinde ve câizse- tellallığını yapan o mübarek şahsiyeti illa bir şeye dost olmakla tavsif etmek gerekiyorsa, müsemmanın da muktezasınca, Moğol ya da Selçuklu dostu değil, “insan dostu” olarak tavsif etmek daha yerinde olacaktır. Ne ki, vakıanın tespiti, bu gibi tavsifâta gitmemizi gerektirmeyecek şekilde ortaya koymaktadır ki, Hazreti Mevlânâ kendisine Moğol ajanı ya da sempatizanı olduğu iftirasını edenlerin “ağzının payını” asırlar evvel –adeta keşfetmişçesine- vermiştir!

Selçuklu idarecilerinin, diğer şeyhlere nazaran Hazreti Mevlânâ’yı daha az ziyaret ettiğini yukarıda görmüştük. Mevlânâ, hem idarecilerle daha az görüşüyor olmasından olsa gerek, hem de mizacı itibariyle idarecilerin gündemiyle pek alakadar olmaz, hatta öyle ki bazı kereler kendisini ziyarete gelen emîrleri şikâyet ettirecek kadar bekletirdi. Bu, bazen onlara ders ve nasihat vermek kastıyla, bazense Hazretin vecd ve istiğrak hâlini terk edip de emîrlerle oturmaktan istinkaf etmesi nedeniyle vukua gelen bir hâdisedir ve bize Mevlânâ’nın umumî olarak idarecilere karşı duruşunu göstermektedir.

İddialar, İftiralar

“Mevlânâ’nın sohbet meclislerinde Moğolların müşrik oldukları söz konusu edildiğinde Mevlânâ ve hocası Şems-i Tebrizi Moğolların müşrik olmadıklarını çevrelerine telkine çalışmaktalar.”[38] diyor Mikail Bayram. Hazreti Mevlânâ’nın ve Şems’in, Moğolların müşrik olmadıklarına, yani iman sahibi olduklarına etrafındakileri inandırmaya çalıştıklarını iddia ediyor yani. Burada dikkatimizi çeken birkaç nokta var; birçok meseleyi birbiri ardınca zikrettikten sonra, Bayram, şahsî hükümlerini de satır aralarında ustaca veriyor okuyucuya. Şimdilik, ilgili kitap ve/veya kitaplarının umumî tenkidine değil de, yukarıdaki gibi birkaç hükmüne daha yakından bakalım. Bayram’ın, mezkûr hükmünü, “Genişletilmiş ve İlaveli 3. Baskısının” yapıldığının altının çizildiği “Ahi Evren-Mevlânâ Mücadelesi” isimli kitabının 237. sahifesinde “Fihi Ma Fih, s.64-65. Tercümesinde, s. 101-102.”  kitabına dayanarak verdiğini görüyoruz ve hemen ilgili kaynağa gidip atıfta bulunulan sayfalara bakıyoruz. Neticenin ne olduğunu söylemek hiç de zor olmayacak…

Güneşe Ateş Etmek Gibi Bir Garabet

Yukarıda, “Moğollar buraya gelmeden önce giyecek bir şeyleri yoktu. Binek hayvanları öküzdü. Silahları odundandı. Şimdi ise haşmet ve azamet sahibi oldular, karınları doydu. En güzel Arap atları ve en iyi silahlar onların elinde bulunuyor…” diyen birine Mevlânâ’nın nasıl cevap verdiğini ve Moğollara karşı duruşunu net bir şekilde gösteren ifadelerini nakletmiştik. Şimdi, Fihi Mâ Fîh’e bakalım:

“Naib: Bundan önce kafirler puta tapar ve saygı gösterirlerdi. Biz de şimdi aynı şeyi yapmaktayız. Gidip Moğol’un önünde eğilip, onlara saygı gösteriyor, kendimizi Müslüman biliyoruz. İçimizde de hırs, heves, kin, kıskanma gibi ve daha başka putlarımız var. Bunların hepsine itaat ediyoruz. İşte bu yüzden hem içimizden, hem de dıştan kâfirlerin yaptığı şeyi yapıyoruz. Yani tapınıyoruz, üstelik de kendimizi Müslüman biliyoruz.” dedi. Bunun üzerine,

Mevlânâ buyurdu ki: Yalnız burada başka bir şey var. Mademki bunun kötü ve beğenilmeyen bir şey olduğu hatırınıza geliyor, öyleyse mutlaka sizin kalp gözünüz (iç gözünüz) eşsiz, benzersiz, niteliksiz ve pek büyük bir şey görmüş olmalıdır; işte bu yüzden bunlar ona çirkin ve kusurlu görünüyor. Tuzlu su, tatlı su içen adama tuzlu gelir ve eşya zıddı ile belli olur.

Allah sizin canınıza iman nuru koyduğu için, canınız bu işleri çirkin görüyor. Eğer böyle olmasaydınız bu şekilde görmezdiniz. Nitekim başkalarının böyle bir derdi olmadığından, bulundukları halden memnundurlar ve: “Esas rolü oynayan budur.” derler.”[39]

Kifayet Gerek, Ehliyet Gerek

Bazı mutasavvıfların hayatlarını inceleyen kimi yazarların, hakkında araştırma yaptığı sûfînin bağlı olduğu tasasvvufî geleneği ve bu geleneğin terminolojisini bilmemesinden dolayı vahim hatalara düştüğünü biliyor ve görüyoruz. Günümüzde, kimi yazar ve düşünürlerin “metafor” ile konuştuğu ve bunun, ilgili söylemin hangi zeminde ele alınması gerektiğinin tespitini gerekli kıldığı bilinen bir şey. Hâl böyleyken, Mevlânâ gibi bir yüce gönül erinin söylediklerini, yalın bir metin üzerinden anlamaya çalışmak doğrusu safdillik olur. Fakat bu da belki bir yere kadar mazur (…) görünebilir ama, hiçbir şekilde ol sûfînin söylemediği şeyleri ona izafe etmek ilim ahlakına sığar mı? Doğrusu, bunun cevabını muhterem okuyuculara havale ederek Bayram’ın bahsi geçen kitabından nakillere devam etmek, bu sayede Mevlânâ’nın Moğollar lehine ortamı yumuşatmaya çalıştığı iddialarını müşahhaslaştırıp, bu iddiaların gerçekliğini sorgulamaya devam etmek istiyoruz. Şöyle diyor Bayram:

“Moğollar’ın orucun faziletine inandıklarına ve oruç tutuyor olduklarına, hatta atlarına bile oruç tutturduklarına etrafındakileri inandırmaya çalışmaktadır.”[40]

Doğrusu, hakikati ters-yüz etmenin bu kadarına pes değil, yuh demek gerek! Orucun faziletinden bahsedecek olan Mevlânâ’nın, çarpıcı bir misal vererek anlattı şu hikâyeye baktıktan sonra, Hazretin ne dediğini ve Bayram’ın ne anladığını ‘anlamaya’ çalışalım…

“Hikâye: Mevlânâ’nın sohbetinde bulunanlar ve onunla birlikte Allah’a ibadet eden arkadaşlar (Allah onların zikrini yüceltsin) Mevlânâ hazretlerinden şöyle rivayet ettiler ki: Hülagu Han 655 H. (1257 M.) senesinde Bağdat’a geldi. Büyük savaşlarda bulundu, fakat buranın zaptı katiyen mümkün olmadı. Bunun üzerine Hülâgû Han: “Üç gün kimse bir şey yemesin ve atlara da yem verilmesin. Herkes Bağdat’ın fethi ve hanlarının galip gelmesi için kendi yaratkanına (Yaradan) yalvarsın,” diye emir verdi ve: “Belki bütün kapıları açan Tanrı, fethi kolaylaştırır ve servet elde edilir. Çünkü halife çok zengindir ve çok da azmıştır,” dedi. Üç günlük açlık bittikten sonra Hülâgû Han kendi memleketinin veziri ve bütün memleket işlerinin elinde bulunduğu Hoca Nasıreddin-i Tusi’ye geldi ve ona: “Halifeye, tarafımızdan bir kağıt yaz, itaat etsin, isyan ve inadı bıraksın; çünkü yaratkanın hükmü öyledir. Eğer inat ederse sonunu getiremez. Eğer (bize itaat edip) gelirse devlet ve hıl’ata nail olur. Gelmezse devletinin göçüp yok olacağını biliyorum,” diye yazmasını emretti.”[41] şeklinde konuşmalarına devam eden Mevlânâ şöyle der: “Yemek yemeyip oruç tutmak (aç kalmak), dini inkar eden kafirlerin ve gerçek bilgiden haberi olmayan ham insanların işlerinde böyle tesir gösterir, onların galip ve muvaffak olmalarına sebep olursa, basiret sahibi Allah’ın (dininin) yardımcıları ve Allah dostları hakkında ne tesir yapar ve neler bağışlar, var kıyas et.”[42]

Tarih Değişmez, Tarihçi (!) Değiştirmezse

Yazarın tarihî rivayetleri ele alırken, “… şöyle olmalıdır.”, “… böyle olduğunu düşünüyorum.” diyerek baştan aşağı enfusî (sübjektif) bir tarih metni inşâ ettiği anlaşılıyor. Durum bu noktadayken, yazarın talihsiz ifadelerinden birini daha zikredip cevap verdikten sonra yazımıza nihayet vermek istiyoruz.

“Baycu Noyan, Sultan Hanı savaşında (654/1256) Moğol iktidarına olan güçleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Ardından Konya’ya gelerek Mevlânâ ile görüşmesinden sonra Mevlânâ’nın Moğol askerleriyle de iyi ilişkiler içinde olduğu fark edilmektedir. Örnek olarak: Moğol askerleri Konya’daki harmanları (muhtemelen Ahilere ait) yağma hazırlığı içindeyken Mevlânâ’ya yakınlık gösteren Ahi Mehmed-i Seyyidabadî bunu bir şekilde öğreniyor ve Mevlânâ’ya gelerek Moğollar’ın harmanları talan edeceklerini ve kendi buğday yığınına ilişmemeleri için girişimde bulunmasını istirham ediyor. Mevlânâ da ona kendi buğday yığının üstüne beyaz bir örtü sermesini söylüyor. O gece Moğollar bütün harmanları yağma etmişler ve fakat Ahi Mehmed-i Seyyidabadî’nin üstüne beyaz bir örtü serilen buğdayına ilişmemişlerdir.”[43]

Yazara evvela bir şey hatırlatmak istiyoruz. Muhtemelen, bu iktibasları böyle birbiri ardınca zikrederek zihin dünyasında inşâ ettiği ve ihyâ etmeye çalıştığı Mevlânâ aleyhtarlığı” onu böylesine içinden çıkılamaz bir hâle getirmiş olmalıdır. Eğer yazar, dikkat edip de, iktibasta bulunduğu kitabın isminin “Ariflerin Menkıbeleri” (Menâkıbu’l-Ârifîn) olmasına dikkat etseydi, müellifin, kitabın ismine de uygun olarak Hazreti Mevlânâ’nın bir kerametinden bahsetmek için ilgili rivayeti naklettiğini anlayacaktı. Öte yandan, Bayram’ın naklettiği gibi olmayan rivayet şöyle:

“Yine gerçek bilgi sahipleri (Allah açık olan nuru ile onları kuvvetlendirsin), Rum’un itibarlı fütüvvet sahiplerinden, temiz insanlardan olan İsa gibi her şeyden sıyrılmış, kademli ve iyi nefesi bulunan ve Mevlânâ’nın “Benim kardeşim” dediği fütüvvet erbabının sultanı Ahi Mehmet Seyyidâbâdî’den şöyle rivayet ettiler ki: O, (dedi ki): “Harman zamanı idi. Büyük bir buğday harmanım vardı. Büyük bir buğday yığını çıkmıştı. Bu sırada birdenbire Moğol askeri Konya sahrasını kapladı, harmanları darmadağınık edip yağmaya verdi. Mevlânâ Hazretleri, bana bir fereci giydirmişti. Hizmetçiye: “O mübarek fereciyi, buğday yığınının üzerine at da uğuru ile buğday yığınımıza bir şey olmasın,” diye emrettim. Allah daha iyi bilir ve ‘şahit olarak da o kâfidir’ (Ahkâf, 8) ki, yakın ve uzak bütün komşularımızın buğdaylarını yağma ettiler; fakat ne biri bizimkinin etrafında dolaştı, ne bir saman çöpü kayboldu ve ne de bir tane götürdüler. Sonra hepsini şehre taşıdım ve sofra sofra misafirlere ikram ettim. Şehre inince Mevlânâ’ya gittim. Gülerek beni karşıladı ve: “Eğer Ahi isteseydi onların hepsi kurtulurdu,” dedi.”[44]

Bu rivayetten, Mevlânâ’nın Moğollarla ilişkisi olduğu çıkarımında bulunmak da, Ahi Mehmet Seyyidâbâdî’nin şehre indikten sonra Mevlânâ ile görüşmesine rağmen, önceden iki zâtın görüştüğü imâsında bulunmak da sağlıklı bir araştırmanın neticesi değildir.

Netice

Hazreti Mevlânâ, kendisine iftira edenlere asırlar önceden cevap vermiş, neyi nasıl mülahaza etmemiz gerektiğini de bizlere göstermiştir. Deliller, tarihî hakikatler ortada dururken, yukarıda ismi mecburiyetten zikredilen yazar gibi, hakikati ters-yüz yapmak suretiyle o büyük veliye bir takım yakıştırmalarda bulunmak, dünyada ayıplanmaya, ahirette ise çetin bir hesaba müncer olur, Allah-u A’lem…


Dipnotlar:

[1] Detaylı bilgi için bkz. Fürüzanfer, “Mevlânâ Celaleddin”, çev: Feridun Nafiz Uzluk, Konya 2005, s. 63 vd.

[2] Eflâkî, “a.g.e.”, c.I, s. 121.

[3] Eflâkî, aynı yer

[4] Eflâkî, “a.g.e.”, c.I, s. 124.

[5] Eflâkî, “a.g.e.”, c.I, s. 122.

[6] Eflâkî, “a.g.e.”, c.I, s. 141.

[7] Eflâkî, “a.g.e.”, c.I, s. 135.

[8] Örnek kullanımlar için, Mevlânâ’nın Divân-ı Kebîr’ine bakılabilir. Çev: Abdülbaki Gölpınarlı, Kültür Bakanlığı Yay, Eskişehir 1992, c. VII.

[9] Osman Nuri Küçük, “Mevlânâ ve İktidar”, Rumî Yay., Konya 2007, s. 41 vd.

[10] Eflâkî, “a.g.e.”, c, I, s. 194 vd.

[11] Eflâkî, “a.g.e.”, c, I, s. 195.

[12]  Mevlâna, “Fîhi Mâfih”, çev: Meliha Ülker Tarıkâhya, İstanbul 1958, s. 1-2.

[13] V.V. Barthold, “Moğol İstilâsına Kadar Türkistan”, çev: Hakkı Dursun Yıldız, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 1990, s. 500.

[14] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 191 vd.

[15] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 207 vd.

[16] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 209 vd.

[17] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 192 vd.

[18] Burada, Âl-i İmrân 3/185; Ankebut 29/57. âyetlere atıf vardır.

[19] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 454 vd.

[20] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 414 vd.

[21] Mevlânâ, “Fîhi Mâfîh”, s. 6 vd.

[22] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 216 vd.

[23] Eflâkî, aynı yer.

[24] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 278 vd.

[25] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 281 vd.

[26] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 119 vd.

[27] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 153 vd.

[28] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 499 vd.

[29] Küçük, “a.g.e.”, s. 68.

[30] Küçük, “a.g.e.”, s. 72.

[31] Küçük, “a.g.e.”, s. 338.

[32] Mevlânâ, “Divân-ı Kebîr”, çev: Abdülbaki Gölpınarlı, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1992, c. III, s. 116.

[33] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 118.

[34] Mevlânâ “Fîhi Mâfih”, s. 85. vd.

[35] Mevlânâ, “Fîhi Mâfih”, s. 36.

[36] Küçük, “a.g.e.”, s. 97.

[37] Mevlânâ, “Divân-ı Kebîr”, c. VII, s. 428.

[38] Mikail Bayram, “Ahi Evren-Mevlânâ Mücadelesi”, Nüve Kültür Merkezi Yay., Konya 2012, s. 237.

[39] Mevlânâ, “Fîhi Mâfih”, s. 102-1023.

[40] Bayram, “a.g.e.”, s. 238.

[41] Eflâkî, “a.g.e.”, c. I, s. 243

[42] Eflâkî, aynı yer.

[43] Bayram, “a.g.e.”, s. 239.

[44] Eflakî, “a.g.e.”, c. I, s. 483.

Paylaş, Haberdar Et:


Halid Yaşar

Yazarın şu ana kadar yazılmış 7 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ