Mevlânâ Müdafaası 1 – Andolu’da Umumî Durum

Mevlânâ Müdafaası 1 – Andolu’da Umumî Durum

Kendisini, ‘Moğol ajanı ya da taraftarı olduğu iddialarına’ karşı müdafaa etmek zorunda kaldığımız Hazreti Mevlânâ’nın muazzez ruhaniyetlerinden özür dileyerek…

Giriş ya da Çerçeve: Neye ve Nereye Bakıyoruz?

Tarihe mâl olmuş kişileri, eşya ve hâdiseyi farklı zaviyelerden tahlil etmenin kaçınılmaz bir neticesi olarak, tenkit etmek, onlara dair yapılan araştırmalar neticesinde ilgili zâtın ‘hatalarını bulmak’ da, sosyal bilimler disiplini açısından anlaşılır, kabul edilebilir bir şey; tek şartla ki, işbu ameliye sağlam tarihî veriler ışığında, ilmî usûl göz ardı edilmeden yapılsın, yapılabilsin. Dünyaya adaleti, vahdeti, hürriyeti ve tevhidi getiren Peygamberân-ı Kirâm Hazeratını dahi tenkit etmekten geri durmayan insanoğlu için, diğer tarihi şahsiyetleri tenkit etmek, hele günümüzde, neredeyse modern bir uğraşı haline gelmiş; adeta bundan zevk alan insanların mebzul miktardaki mevcudiyeti doğrusu irfan köklerimize sadakat ve teslimiyet noktasında ne derecede (ya da derekede…) olduğumuzu tescil etmiştir, demek doğruya uzak bir kanaat olmayacaktır. Tenkidin olmadığı yerde putçuluğun başlayacağı mottosuyla hareket edenlere “prensip itibariyle” itirazımız olmasa da, bunun sınırlarını tahdid etmenin ahlakî olduğu kadar aklî, vicdanî olduğu kadar irfanî bir veçheye de temas etmesi bakımından mühim olduğunu söylemek hem akla, hem “aşka” ve hem de irfana hürmet edenlerin yegane istinadgâhı olsa gerektir. Bizden öncekilerin, ‘tarihî portresini çizerken’ nasıl ve ne şekilde hareket etmemiz gerektiğinden, hangi zeminde durmamızın gerekliliğinden bahsediyoruz, evet…

Belirtmek gerekir ki, tarihî bir şahsiyetin izlerini sürerken yaşadığı çevreyle, etrafındaki insanlarla, ailesiyle, hatta yöneticilerle ilişkilerine temas etmek de bu araştırmanın/soruşturmanın sac ayakları hükmündedir ve esasen ilimlerin kümülatif disiplinler olmasının bir neticesidir. Aksi hâlde, varacağımız neticenin önceden ihdas ve tekmil edilmiş bir fikre münbit tarih tarlasında malzeme aramaktan farksız olacağı bedahet derecesindedir, ehli irfan ve akl-ı selim için. Baştan bir yanlış ya da doğru tespit edip bütün ameliyemizi bu kanaatimizi tahkim etmek için teksif etmeyeceğimizi söylemek istiyoruz.

Medeniyet köklerimizin, gönül coğrafyamızın ve vecdin kendisinde karşılık bulduğu Hazreti Mevlânâ, asırlar boyunca türlü itham oklarının da, medh-ü senânın da muhatabı olmuştur. Ne var ki bunlardan ilki amme vicdanında karşılık bulamamış, ikincisi ise tabii olarak hissiyatımızın ifadesi olmuştur. Bir iddianın “sıhhatinden” ziyade, “literatüre girmiş olmasıyla” bağlantılı olarak, onun, hiçbir tahkike tâbi tutulmadan kimi çevrelerde değişmez hakikat olarak telakki edilmesi, o yüce gönüller sultanının bu iddialardan tebrie edilmesinin gerekliliğini de gösterir. Hazreti Mevlânâ’nın “Moğol Ajanı” olduğu ya da “Moğollara şu veya bu şekilde hizmet ettiği” … gibi noktalar üzerinde temerküz eden bir takım ithamları, müdafilerine dair şahsî bir kıymet hükmü belirtmeksizin ele alacağız. Bu noktada, hadiseyi bütün veçheleriyle anlamamıza yardımcı olması için, tarihî süreci ele alacak, kronolojik sıralamaya riayet etmeye azamî derecede gayret sarf ederek nihayet iddialara bakmaya ve bunların bazılarının sıhhatini tahkik etmeye çalışacağız. Çağın kavramlarıyla “tanımlamaya” çalışmaktan ziyade, “tanımaya” çalışmak; anlam giydirmek değil, anlamak, yaptığımız…

Anadolu’da Vuku’ Bulan Hâdiselere Kısa Bir Bakış

Bizans’ın Son Çırpınışları

Türk askerî gücüyle ilk olarak ciddi mânâda 1048’de, Pasinler Savaşıyla tanışan Anadolu, Tuğrul Bey’in Erzurum’un Pasinler ovasında Bizans ordusuna ağır bir darbe vurmasına şahit olmuştu. Bu savaştan sonra, iç karışıklarla mücadele eden Bizans’ın bir de Selçuklu gibi bir düşmanı daha olduğunu söylemek gerekir. Abbasilerin Emevî hanedanını ortadan kaldırdıktan sonra bir Bizans saldırısına mukavemet edemeyeceği bilinen bir şeydi ve Bizans, III. Leon zamanında bir sıçrama yaşamıştı.[1] III. Leon ile bu sıçrama dönemini yaşayan Bizans, Anadolu içlerine kadar ilerlemiş olan Müslümanları püskürtmüş ve 1048’de Tuğrul Bey’in komutasında Pasinler’de kazanılan zafere kadar Müslümanlar, Bizans’a karşı koyamamışlardı. Müslümanlar, 1048’deki zaferle birlikte Anadolu’da akınlara başlamış, bölgede yayılmaya başlamışlardı ve Bizans, bu akınlara ciddi bir karşılık veremiyordu. Tahta çıktıktan bir müddet sonra idaresi altında Uzlar, Peçenekler, Makedon ve Franklardan bir ordu teşkil eden Diogenes Müslümanlara sefer düzenlemiş, evvelemirde ilk gayesi Müslümanları Anadolu’dan atmak olmuştu. Türk akınlarına mani olamayan Diogenes İstanbul’a döndükten sonra bu akınlar devam etti, tesirini artırdı.

Müslümanlar Geliyor!

Nihayet 1071’de ordusuyla harekete geçen Diogenes, Fatimîler üzerine sefere çıkan Alp Arslan’ın, Diogenes’in ordusuyla harekete geçtiğini haber alınca, Malazgirt’e dönmesiyle, mağlup olarak esir düşmüştü. Bu tarihten sonra Anadolu’nun Türkleşme, İslâmlaşma süreci artarak devam etmiş[2], Alp Arslan komutanlarına Anadolu’nun fethedilmesi için emir vermiş, Anadolu’da Türkmen Beyleri siyasî teşekkülleri oluşturmaya başlamışlardı. Malazgirt’ten dört yıl sonra, 1075’te Süleyman Şah Anadolu’nun kuzey ucuna kadar ulaşmış, İznik’i fethetmek suretiyle artık başkenti olan bu bölgede Selçuklu İmparatorluğunun Rum kolunu, Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuştu.[3] Süleyman Şah’tan sonra, Avrupalıların da kendisine büyük saygı duyduğu oğlu I. Kılıç Arslan’ın, Danişmendliler ve Haçlılarla savaşıp büyük bir mukavemet gösterdiğini, artık Anadolu’da Müslümanların varlığını artık iyiden iyiye hissettirdiğini ve fakat Haçlıların Kılıç Arslan’a geri adım attırmayı başardıklarını biliyoruz. Kılıç Arslan, babasının fethettiği İznik’i terk edip doğuya çekilmişti. Selçukluların artık imar faaliyetlerine başladığı dönem olarak adlandırabileceğimiz I. Mesud döneminde, Kılıç Arslan döneminde olduğu gibi Haçlılara karşı ciddi bir mukavemet gösterilmiş, Konya, bu dönemde Selçukluların merkezi olmuştu. Artık Selçukluların gücü Anadolu’da ciddi bir şekilde görünüyordu; II. Kılıç Arslan ile esas ve asıl dönüşüm yaşanacak, 1176’da Miryakefolon savaşıyla Bizans ağır bir hezimete uğratılıp, Müslümanların Anadolu’da kalıcı oldukları tekrar gösterilecekti.[4]

Buhran Yılları

I.İzzeddin Keykavus’un, Selçukluların kısa fetret dönemini aşmak suretiyle tahta geçmesiyle devlet, bir sıçrama göstermiş, başkent Konya başta olmak üzere Anadolu’da ciddi imar faaliyetlerine girişilmişti. Bu faaliyetlerin asıl ve yoğun döneminin ise Keykavus’un kardeşi olan Sultan I. Alaeddîn Keykubad (1220-1237) döneminde olduğunu biliyoruz.[5]

Anadolu Selçuklularının bu dönemine tekaddüm eden günlerde, Âlem-i İslâm’ın, bir buhran içinde olduğu söylemek gerekir; muhteşem yılların medeniyet başkenti Bağdat, hazîn kargaşaların ortasında kalmış, Büyük Selçuklu sultanı, büyük hükümdar Melikşah Şah’ın[6] irtihaliyle, hassas bir düzen üzerine tesis ettiği yapı bozularak, ülkede kargaşa ortamı hâkim olmuştu. Gazneli ve Karahanlı Devletlerinin de benzer durumda olduğuysa bilinen bir hakikat…

Kargaşa ve Kaos

1237’de tertip ettiği şölende oğlu İzzeddin Kılıç Arslan’ı veliahd tayin eden Alaeddîn Keykubad, yediği kuş etinden zehirlenerek öldü ve sultanın tayinine rağmen Emîr Saadeddin Köpek ve diğer emîrlerin gayretleriyle Alaeddîn Keykubad’ın diğer iki oğlundan büyük olan II. Gıyaseddin Keyhüsrev 16 yaşında Selçuklu tahtına geçirildi.[7] Henüz genç ve tecrübesiz olan sultanın, Saadeddin Köpek’i “melik’ül-umerâ” (başkomutan) tayin ettiğini ve Selçuklu hizmetindeki Harezm beyleri başta olmak üzere bazı devlet adamlarının Alaeddîn Keykubad’ın vasiyetinin yerine getirilmediği gerekçesiyle sultana muhalefet ettiğini biliyoruz. Belirtmek gerekir ki, Saadeddin Köpek bu ortamda, kendisine rakip olabilecek devlet adamlarını tasfiye etmiştir. Nitekim biraz ilerde bahsedeceğimiz gibi, Kösedağ hezimetinin bir yönünü de bu “tecrübeli devlet adamlarının” olmaması teşkil edecekti. Emîr Saadeddin’in, Selçuklu hizmetindeki Harezmlilerin lideri Kayır Han’ı öldürtmesiyle Selçuklu hizmetinden ayrılan Harezmli askerler geçtikleri yerleri yağmalamak suretiyle Urfa taraflarına çekilip bölgeye hâkim oldular.[8] Emir Saadeddin’in, asayişi temin edip güvenlik önlemleri alması gerekirken hâlâ rakip olarak gördüğü devlet ricâlini ortadan kaldırmakla uğraşması da bu döneme ve devam eden sürece tesir etmesi canibinden kıymeti haiz bir durum olarak gözükmektedir. Zira kendisinin Selçuklu hanedanından olduğu iddia edecek[9] kadar ileri giden Emîr Saadeddin’in, Sivas subaşısının da yardımını alarak Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından öldürülmesi (1238) ve akabindeki hadiseler de göstermektedir ki, Emîr’in icaraatları devletin büyük bir bozguna uğradığı Kösedağ’ın sebepleri arasında zikredilebilir.

Saadeddin Köpek ve Meş’um İcraatları

Saadeddin Köpek’in öldürttüğü Selçuklu emîrlerinin yerine onun yandaşları getirilmiş, Emîr’in öldürülmesinden sonra da Mevlânâ ilişkileri de olduğunu bildiğimiz bazı devlet adamları ilgili görevlere tayin edilmişlerdir; Mühezzebüddin Ali (Müîneddîn Süleyman Pervane’nin babası) vezirliğe, İsfehanlı Şemseddin Muhammed naibliğe, Celâleddin Karatay hassa hazinesine, Veliyyüddin Tercüman Pervaneliğe ve tercümanlığa getirilen tarihçi İbn Bibi’nin babası Mecdüddin gibi isimlerden[10] Mevlânâ ile ilişkileri olanları ilerde ele alacağız.

Babaî İsyanı

Türkiye Selçuklu Devletinin bu dönemlerde bir diğer sorununu da Moğol istilâsından kaçarak Türkiye’ye sığınan ve genellikle Şamanist inançlara sahip olan Türkmenler teşkil ediyordu. Nitekim tarihe Babaîler isyanı olarak geçen dinî ve siyasî hareketin merkezinde de bu Türkmenlerin yer aldığını görmekteyiz. Samsat yörelerinde Baba İshak (veya Baba Resul) adlı, genellikle Şamanî inançlara bağlı olduğu belirtilen[11] bir Türk şeyhi Sultan Gıyaseddin’e karşı Allah yolundan ayrıldığı ve kötü bir hayat sürdüğü iddiasıyla cihad ilan ederek Türkmenleri ayaklandırdı.[12] Babaîler olarak adlandırılan bu isyancıların, üzerlerine gönderilen iki Selçuklu kuvvetini mağlup etmeleri üzerine kuvvetleri arttığı gibi inançları da artıyordu; Şeyhleriyle birleşmek üzere Tokat ve Amasya’ya doğru ilerleyen asiler karşılarına çıkanları öldürüyor, geçtikleri yerleri yağmalıyorlardı. Sultanın gönderdiği Armağanşah liderliğindeki Selçukluların Baba İshak’ı öldürdüklerine inanmak noktasında bile tereddüde düşen isyancılar savaşa devam ettiler ve Armağanşah’ı öldürdüler. Buradan, Konya üzerine yürüdüklerini ve Behremşah komutasındaki 60 bin kişilik Selçuklu ordusunun, Kırşehir’e bağlı Malya ovasında Babaîleri mağlup ettiklerini biliyoruz. (1240)[13]

İstilâ Dönemine Tekaddüm Eden Günler

Selçukluyu ciddi bir şekilde sarsan bu isyanı dikkatle izleyen Moğolların, devletin bir isyan ile başa çıkmada nasıl zora düştüklerini ve Erzurum’daki Selçuklu ordusunun isyancılar üzerine sevk edildiğini gördükten sonra cesaretleri artmıştı. Baycu Noyan’ın bu hadiseyi fırsat bilerek Erzurum üzerine yürüdüğü, çok geçmeden şehrin Moğollara tarafından işgal edildiği bilinmektedir. (1242)

Anadolu’nun Moğollar tarafından işgali başlıyordu…

Moğolların şehri işgalinden sonra, Gıyaseddin Keyhüsrev, topladığı 80 bin kişilik ordusuyla Sivas-Kösedağ mevkiine geldiğinde tecrübeli emîrlerin savunma savaşı teklifine rağmen 20 bin kişilik bir Selçuklu öncü kuvvetinin Moğollara karşı saldırıya geçtiğini, Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusunun Selçuklu öncü kuvvetini bozguna uğrattığını biliyoruz.[14] Bu bozgunda sonra, sultanın ve bazı emîrlerin savaş alanını terk etmesiyle Selçuklu ordusu başsız kalmış, Moğollarla savaşmaksızın dağılarak yenilgiye uğramıştı (Temmuz 1243). Savaştan sonra Sivas’a yönelen Baycu Noyan’ı, Harezm’de bulunduğu sırada Moğol istilâsının ne denli acımasız olduğunu gören Sivas kadısı şehrin ileri gelenleriyle daha önce Harezm’deyken Moğol hanından aldığı yarlığ[15] ve çok kıymetli hediyelerle karşıladı ve itaatini bildirdi. Şehir yıkımdan kurtulduysa da sultanın buradaki hazinesine el kondu ve 3 gün boyunca yağmaya devam edildi. Konya muhasarası esnasında, toplanan yardımların Noyan’a sunulduğu ve Baycu’nun, önceden yemin etmesi dolayısıyla şehrin sadece burçlarını yıktığı ve böyle yapmasının bir nedeninin de Hazreti Mevlânâ ile görüşmesi olduğuna dâir nakledilen rivayetler, bu yazının sonlarında değineceğimiz gibi, Sivas’ın “yağma edilmesi” göz önüne alındığında itibara şayan gözükmektedir. Kayseri’yi de kuşatan Moğolların şehri teslim alarak büyük çapta bir kıyımda bulundukları ve Azerbaycan’daki merkezlerine dönerlerken Erzincan’ı tahrip ettikleri zikredilmektedir.

Musibet ve Felaket, Sefihler Yüzünden!

Vezir Müzehhebüddin Ali’nin Amasya’ya varınca şehrin kadısına bozgununun sebebini şöyle anlattığı nakledilir: “Memleket işi ve saltanat ahvali, genç, bilgisiz ve tecrübesiz Sultan’ın sefiller ve ayak takımıyla düşüp kalkması yüzünden bu hale geldi. Onun eğlenceye olan aşırı düşkünlüğünden işin sonu musibete ve felakete vardı.”[16] Yine sultanın, savaşın başladığı gece içkili olduğu da belirtilir.[17] Kösedağ mağlubiyetinin Selçuklu tarihi için bir dönüm noktası olduğunu belirtmek gerekir. Mevlânâ’ya dair ithamları ele alırken, devletin durumunun bozukluğunu dayandırdığımız sebeplerden biri olan bu mağlubiyetten sonra Sultan Antalya’ya çekilmiş, devlet adeta başsız kalmıştır.

Mağlubiyetten sonra Anadolu’nun istilâ edileceği korkusuyla Vezir Mühezzebüddin’in yanına Amasya kadısını da alarak çok değerli hediyelerle Mugan ordugâhında bulunan Baycu Noyan’a gidip, hiç şüphesiz siyasî ikna kabiliyetiyle, Moğolları Anadolu’yu tamamıyla işgal etmekten vazgeçirdiğini, yıllık vergi ödemeyi kabul etmek suretiyle anlaşma yapmayı başardığını biliyoruz. İbn Bibî, el-Evâmir’de, vezirin Baycu Noyan’a, Anadolu’da savaşa katılmayan cengaverlerin mevcudiyetinden bahsettiğini, Anadolu halkının Selçuklu hükümdarlarından başkasına itaat etmeyeceğini ve buna benzer iknâya yönelik şeyler söylediğini kaydeder.[18] Bu hâdiseler üzerine Moğollarla, yıllık 360 bin gümüş para, 10 bin koyun, bin sığır ve deve verilmesi şartıyla anlaşmaya varıldı.[19]

Düşmana Benzemektir Zillet!

Antalya’dan İstanbul’a gidip, Bizans imparatoruna sığınma planları yaparken vezirin bu anlaşmasından haberdar olan Gıyaseddin Keyhüsrev Konya’ya dönmüş, barışı yapan Müzehhebüddin Ali’ye pek kıymetli hediyeler takdim edilmiş ve fakat vezir, 40 bin dirhem dışında kendisine verilenleri kabul etmemişti.[20] Baycu Noyan ile yapılan anlaşma neticesinde varılan noktada Anadolu’da tekrar nizamın kurulması için bir fırsat doğmuş gibi gözüküyordu. Sultan, bu anlaşmanın bir Moğol komutanıyla yapıldığını ve Moğol Hanı ile güvenceye alınması gerektiğini biliyordu. Öte yandan, anlaşmanın Batu Han’a götürülmesi suretiyle Selçukluyu Baycu Noyan’ın tasallutundan kurtarmak ve bir takım imtiyazlar elde etmek umuluyordu.[21] Sultan Keyhüsrev, Nâib Şemseddin İsfehanî reisliğindeki heyeti kıymetli hediyelerle Batu Han’a gönderdi[22] ve bağlılığını bildirerek daha önceki anlaşmanın sağlam esaslarla yeniden düzenlenmesini temin etti. Heyetten memnun kalan Batu Han, Selçuklu Sultanına; ok-yay, kılıç, külah gibi hediyeler yanında bir Moğol gözlemci de (nöker) göndermişti.[23] Selçuklu heyetiyle gönderilen Moğol nökerinin, Selçukluların Moğol denetim ve gözetiminde bulunmasının müşahhas delillerinden biri olması cihetiyle, mevzumuzla alakalı olarak ehemmiyeti büyüktür. Zira bu, Selçuklunun durumunu gösterir ve ileride ele alacağımız gibi, Mevlânâ’nın Selçuklu idarecileriyle olan ilişkilerinin de neden bu kadar az olduğunu gösterir.

Vezir Müzehhebüddin Ali’nin vefatından sonra, Batu Han’a anlaşma için gönderilen heyetin başında olan Şemseddin İsfehanî vezirlik makamına atandı. Ölene kadar hâkimiyeti ele alan İsfehanî’nin, Kösedağ savaşı için göndermesi gereken askerî birliği göndermeyen ve bozgundan sonra taşkınlıklarda bulunan Ermenî krallığı üzerine sefere çıktığını, kuşatma devam ederken, Antalya’ya giden Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölüm haberini alınca Ermenîlerle anlaşma yaparak geri döndüğünü İbn Bibî gayet edebî ifadelerle anlatır.[24]

İktidar Kim, Muktedir Kim?

Gıyaseddin Keyhüsrev’in vefatından sonra geride İzzeddin Keykavus, Rükneddin Kılıç Arslan ve Alaeddin Keykubat isimlerinde üç oğlu kalmıştı; Sultan, sağlığında Gürcî Hatun’dan olan Alaeddin’i veliahd tayin etmişse de, Selçuklu ileri gelenleri eski Türk töresine uyarak büyük oğul II. İzzeddin Keykavus’u tahta geçirdiler. Celaleddin Karatay saltanat naibliğine atandı, vezir İsfehanî ise makamını koruyordu. Daha sonra, emîrlerin yetki çatışmaları sebebiyle, İsfehanî muhaliflerini ortadan kaldıracak, hatta Sultanın annesiyle de evlenmek suretiyle iktidarını kuvvetlendirmeyi başaracaktır.[25]

1246 yılında Güyük Han’ın tahta çıkış merasiminde Moğollara bağlı bütün îllerin Sultanlarının hazır bulunup itaat bildirmeleri istenmiş, bu yüzden Karakurum’da yapılacak olan törene Sultan İzzeddin Keykavus da davet edilmişti.  Saltanatın prestijini korumak düşüncesiyle Sultanın yerine kardeşi Rükneddin Kılıç Arslan’ın Karakurum’a gönderilmesini sağlayan vezir Şemseddin, Han tarafından Sultanlığa atanan (Bâheddin Tercüman da vezirliğe tayin edilmişti) Rükneddin’in, yanlarında Moğol askerlerinin de bulunduğu halde Konya’ya yaklaştığını haber alınca kaçmaya çalışmışsa da Bahâeddin Tercüman tarafından öldürtüldü (1249).[26] Sultan, vezir ve diğer bazı başka atamaların dahi Moğollar tarafından yapılması yakından incelemeye çalıştığımız dönemin siyasî atmosferini tebarüz ettirmesi canibinden ehemmiyet arz etmektedir.

Muvazeneyi Kaybeden Mücadeleler

Birbirleriyle giriştikleri taht mücadelesinde İzzeddin Keykavus’un Rükneddin Kılıç Arslan’la yaptığı savaşı kazanmasına rağmen Rükneddin’in Moğollarca bu göreve getirilmiş olması gibi sebeplerle nâib Celâleddin Karatay’ın teklifiyle “üç kardeş saltanatı” yürürlüğe konarak muhtemel taht kavgalarının da önüne geçilmiş olunuyordu. Yetki karmaşasının önüne geçilmesi için Karatay’ın her üç Sultanın da atabegliği görevini deruhte ettiği ve bu suretle devlet işlerinin tek elden yürütülmesini temin ettiğini biliyoruz. Ahlakı, takvası, zühdü ve dindarlığıyla döneminde veliyyullah fi’l-arz (Allah’ın yeryüzündeki dostu) diye anıldığı nakledilen Celâleddin Karatay, üç kardeşi bir tahta oturtmayı başarmış, istikrarlı bir dönem husule gelmişti; ne ki bazı emîrler, kıymetli hediyelerle Moğolları ziyaret ederek yeni görevler alıyor, Selçuklu yönetiminde bazı huzursuzlukların yaşanmasına sebebiyet veriyorlardı. Bazılarının Moğollara, birbirleri aleyhine mektuplar yazdıklarını, her önüne gelenin Moğollara gidip makam mevki elde edip dönmesine ve saltanattaki bu huzursuzluk ve karışıklıklara daha fazla dayanamayan faziletli âlim Necmeddin Nahçıvânî’nin vezirlik görevinden ayrılıp Halep’e gittiğini biliyoruz. Selçuklu beylerinin, aralarındaki ihtilafları çözmek için Baycu Noyan’a müracaat ettiklerini de…[27]

Moğolların ısrarıyla Batu ve Mengü Hanlara sadakatini ve bağlılığı bildirmek üzere Kayseri’den Karakurum’a yola çıkan İzzeddin Keykâvus, Celâleddin Karatay’ın ölümü üzerine (1254) kardeşi Kılıç Arslan’ın Konya’da tek başına kalması ve tahta geçirilmesi ihtimali üzerine Konya’ya döndü. Yerine kardeşi Alâeddin’i gönderdi fakat bu sefer de Alâeddin’in Moğol Han’ının yanından sultan olarak dönebileceği korkusu diğer iki kardeşi, yani II. İzzeddin Keykavus ve IV. Rükneddin Kılıç Arslan’ı, diğer bazı devlet erkânıyla birlikte, endişeye sevk etti. Bu sebeple, Alâeddin Keykubâd lalası vasıtasıyla Erzurum’a ulaştığı sırada zehirlenerek öldürüldü (1254).[28] Karatay’ın çabalarıyla tesis edilen “üç kardeş saltanatı” ve görece sükûnet ortamının bozulması, geriye kalan iki kardeşin de saltanat mücadelesine tutuşup yapılan savaşta yenilen Kılıç Arslan’ın hapse atılarak II. İzzeddin Keykâvus’un tahta tek başına geçmesi, hususî mânâda dönemin siyasî atmosferine olduğu kadar, umumî olarak zamanın ve zeminin mahiyetine işaret eder.[29]

Anadolu’da Mahpus İlaç: Hâkimiyet!

Anadolu’da bulunan Moğol kumandanlarının aşırı isteklerinin önüne geçebilmek için İzzeddin Keykâvus, çok değerli hediyelerle Sahip Fahreddin Ali’yi Batu Han’a gönderdi ve bu tür isteklerin önlenmesi için bir yarlığ (ferman) aldı. Fakat bu durum Baycu Noyan’ın hoşuna gitmemişti. O esnada Hülagu’nun İran başta olmak üzere çevre bölgeleri idare için ordusuyla bölgeye gelmesi Baycu Noyan’ın askerleriyle Azerbaycanda’ki Mugan ordugâhından ayrılarak yaylak ve kışlak bulmak üzere Anadolu’ya gelmesine sebebiyet vermişti. Aksaray’a kadar gelen Baycu’nun isteklerinin yerine getirilip-getirilmemesi noktasında yöneticiler arasında ihtilaf vardı, sonunda alınan karar ise savaştı. Yapılan savaşta Selçuklu ordusu mağlup oldu ve İzzeddin Keykâvus yakın adamlarıyla Alaiyye’ye (Alanya) kaçtı. Moğol ordusunun Konya’yı kuşatıp yağmalamak için harekete geçmesi üzerine halktan toplanan altınlar ve kıymetli hediyeler Baycu’ya sunuldu, nihayet şehir yağmadan kurtulmuştu. Fakat yaptığı yemin gereği Baycu, şehrin dış surlarını yıktırdı. (1256)[30]

Bu kuşatma esnasında Hazreti Mevlânâ’nın şehri Moğollara karşı savunduğuna dair hem Mevlânâ’nın şiirlerine ve hem de Mevlevî kaynaklardaki rivayetlere, Hazreti Mevlânâ’nın yöneticilerle ilişkileri, bağlamında temas edeceğiz.

Baycu Noyan İzzeddin Keykavus’u kendisine gelip itaat etmesi şartıyla Konya’ya çağırdıysa Sultanın öldürülme korkusuyla gelmediğini biliyoruz. Bunun üzerine Baycu Noyan’ın emriyle IV. Rükneddin Kılıç Arslan hapisten çıkarıldı ve Selçuklu tahtına oturtuldu (1257). Baycu Noyan tarafından Konya’ya çağrıldığı hâlde ölüm korkusuyla gelmeyen İzzeddin Keykavus İznik’e giderek Bizans’a sığındıktan sonra, Bağdat seferine çıkan Hülagu’nun Baycu Noyan’ı da yanında götürmesinden yararlanarak Bizans imparatorundan aldığı yardımla Konya’ya girip tahta oturarak Moğollara karşı cihat ilan etti.[31] Bu esnada Kılıç Arslan, en önemli adamlarından biri olan Pervâne Muîneddîn Süleyman ile Kayseri’ye, sonra Tokat’a çekilerek Keykâvus’a karşı, Moğolların yardımlarını da alarak, taht mücadelesine devam ediyordu.[32] Rükneddin Kılıç Arslan’ın, kardeşi Keykâvus’a yazdığı ve bize kadar ulaşan mektubunda Noyan için “Babamız”[33] demesi, sadedinde olduğumuz mevzuyu açıklığa kavuşturmak ve Moğolların gücünü, Selçuklu üzerindeki etkisini göstermesi bakımından kıymeti haizdir.

Melik Şerik Kabul Etmez!

Öte yandan, Keykavus, halkın desteğini de temin ettiği cihadı ilan etmişken, Hülâgû ve Mengü Han’a kıymetli hediyeler göndererek Moğolların tasdikini almak suretiyle saltanatını kardeşi Kılıç Arslan’a karşı korumayı düşünüyordu. Bu hâdise de Keykâvus’un, zaten Moğollara bağlı bir devlet görünümü arz eden Selçuklu tahtında, Moğollara rağmen kalamayacağını bildiğini göstermektedir. Hülâgû’nun iki kardeş arasında ülkeyi taksim ederek Sivas’tan Bizans sınırına kadar olan bölgeyi Keykavus’a, Sivas’tan Erzurum’a kadar olan bölgeyi de Kılıç Arslan’a vermesiyle bu anlaşmazlık da sona ermiş, iki kardeş bu taksimatı kabule mecbur olmuşlardı. (1258/59) Hülâgû’nun, Moğollara verilen vergi miktarını yeniden belirlemesini de kaydetmek gerekir. Muîneddîn Süleyman’ın, iknâ kabiliyeti ve kıvrak konuşmalarıyla Hülâgû ile konuşarak Kılıç Arslan’ın da saltanata iştirakini temin etmesini ve bundan sonra nüfuzunu gitgide artırdığını da belirtmek gerekir. Zira bu gibi detaylar, küçük hadiseler olarak değil, muharrik sebepler olarak telakki edilmelidir. Keykavus’un Konya’ya dönmesini müteakip, Tuğracı Baba Şemseddin’in Hülâgû’nun yanına giderek Moğol askerlerine verilen vergileri artırma karşılığında vezirlik görevi başta olmak üzere birçok imtiyaz elde ederek Konya’ya döndüğünü, bu imtiyazlarıyla birçok zulmü irtikab ettiğini biliyoruz.

Zilleti Tatmak

Vezir Fahreddin Ali’nin de kendisini terk ettiği Keykavus’un, içki içmesi, kadınlara ve eğlencelere olan düşkünlüğü, halkın tepkisine neden oluyordu. İzzeddin Keykâvus’un Moğol aleyhtarlığı bir desteğe sebep teşkil ediyorken mezkur durum devlet ricali arasında da hoşnutsuzluğu intaç ediyordu. Aralıklı mücadelelerle 17 yıl süren saltanatı, kıymetli hediyelerle Hülâgû’ya gitmek üzereyken Alıncak Noyan’ın kalabalık bir orduyla Aksaray’a geldiğini haber alıp ülkenin idaresini kumandanlarına bırakarak Antalya’ya, oradan da bir daha dönmemek üzere Bizans İmparatorunun yanına gitmesiyle nihayet bulmuştu. İzzeddin Keykâvus’un tahttan ve ülkeden uzaklaştırılmasını müteakip taraftarları temizlendi ve Muîneddin Pervane’nin Selçukludaki hâkimiyeti iyice kuvvetlendi.[34]

Moğollardan gerekli izni alarak, devletteki taht mücadelesi hengâmında Sinop’u ele geçiren Trabzon Kommenoslarından şehri geri alan (1266) Pervâne, bu zaferden sonra kudreti iyice artmış halde, Kılıç Arslan’dan burayı kendisine vermesini talep etti ve karşı çıkamayan Sultan, şehri Pervâne’ye verdi. Takip eden süreçte Kılıç Arslan ile araları türlü sebeplerle açılan Pervâne, henüz 28-30’lu yaşlarda olan genç Sultanı, tabii Moğollardan da gerekli izni alarak, öldürttü (1266). Bundan sonra, Sultanın küçük oğlu III. Gıyaseddin Keyhüsrev’i tahta geçirdi.[35]

Haset, Belâların Büyüğü!

Pervâne, kaynaklarda kendisinden “Ebu’l-Hayrât” (İyilikler babası)  unvanıyla bahsedilen Sahib Fahreddin Ali’yi[36], daha önce İzzeddin Keykâvus’la ilişkisi olduğu ve ona yardım ettiği için hapsettirse de (1272) oğlunun Abaka Han nezdindeki girişimleriyle, Abaka Han’ın huzurunda muhakeme edilen Fahreddin Ali’ye hususen Toku Noyan’ın tavassut ve yardımıyla vezirlik makamı iade edildi (1275).

Moğol kumandanların Selçuklu yöneticilerini sürekli baskı altında tutmasından dolayı kardeşi Acay ve Samagar Noyan’ın Türkiye’deki görevlerinden alınmasını isteyen Pervâne’ye Abaka Han, gizli kalması şartıyla bu isteğini yerine getireceğini bildirdiyse de Moğollara güvenmeyen Pervâne’nin, Anadolu’da Moğollara karşı bir kurtarıcı olarak görülen Memluk Sultanı Baybars’a bir elçi gönderdiği ve Türkiye’ye bir ordu göndermesini talep ettiği kaydedilir.

Abaka Han’ın Acay ve Samagar Noyanları görevden almasıyla baskıdan kurtulduğunu düşünen Pervâne, Baybars’ın Türkiye’ye gelmesini tehir etmesini ister fakat bu esnada durumdan haberi olduğu anlaşılan Abaka Han, Selçukluya yeni atadığı Toku Noyan’ın izni olmaksızın başta Pervâne olmak üzere diğer bütün yöneticilerin karar almasını yasaklar. Moğolların katındaki itibarını ve kazandığı güveni bu hâdiseden sonra kaybeden Pervâne’nin devlet yönetimindeki yetkileri sona ermiş oluyordu. Abaka Han bu arada, Türkiye’deki Moğol hâkimiyetini güçlendirmek için, oğlu Argun ile IV. Kılıç Arslan’ın kızı Selçuk Hatun’u evlendirdi (1276).

Pervâne, Selçuk Hatun’u Abaka’ya götürürken, onunla araları açılan Hatıroğlu Şerefeddin Memluk Sultanı Baybars’a haberler göndermek suretiyle Sultanı Anadolu’ya davet etmiş, Pervâne ve Moğollara karşı Kayseri’de bir isyan başlatmıştı. Bin kişilik bir kuvvet gönderen Baybars, ancak bu yılın sonunda gelebileceğini bildirmişti; beraberindeki 30 bin kişilik orduyla geri dönen Pervâne ve Selçuklu ileri gelenleri ayaklanmayı kısa sürede bastırmışlar, yakalanan Hatıroğlu Şerefeddin Moğol kumandanlarca sorgulanmıştı. Muhakeme esnasında tutulan zabıtların Abaka Han’a gönderilmesinden sonraysa, Hatıroğlu Şerefeddin idam edildi (1276).[37] Moğollar bundan sonra Anadolu’da Şerefeddin’e yardım edenleri aramak, muhakeme edip cezalandırmak ile uğraştılar.

Sultan Baybars ve Anadolu

Memluk Sultanı Baybars, Anadolu’da halkın onu kurtarıcı olarak görülmesi, Moğollardan kaçan Selçuklu devlet adamlarının teşviki ve Pervâne’nin davetiyle, 30 bin kişilik ordusuyla Elbistan’a geldi (1277). Aralarında Pervâne’nin de bulunduğu Moğol, Selçuklu, Gürcî ve Ermenilerden oluşan bir Moğol ordusu, Toku ve Tudavun Noyan kumandasında Elbistan’a yürüdü. Yapılan savaşta Moğolların kesin bir yenilgiye uğradığını biliyoruz (1277). Savaşta, Selçuklu kuvvetleri ciddi olarak savaşmadığı gibi birçok emîr ve asker de gönüllü olarak tutsak olup Baybars’ın tarafına geçmişti; bu nedenle Pervâne, diğer bazı Selçuklu ileri gelenleriyle bir Moğol intikamından korkarak Tokat’a çekildi. Büyük zaferinden sonra Kayseri’ye gelen Baybars kendisini bir elçiyle tebrik eden Pervâne’yi çağırtıp makamına oturmasını bildirmişse de, Pervâne, Moğollardan çekinerek biraz mühlet istedi. Abaka Han’a da, yenilgiyi ve bağlılığını bildirdi.

Sultan Baybars, yiyecek sıkıntısı, ordusunun büyük bir kısmının yanında olmaması ve muhtemel bir Moğol tehlikesine karşı bir hafta kaldığı Kayseri’den Mısır’a döndü.[38] Pervâne’nin “kararsızlığı”, “çift kutuplu siyaseti” sayesinde Anadolu’nun Moğol tahakkümünden kurtulmasına dair bu mühim girişimin neticesiz kaldığını kaydetmek gerekir…

Mağlubiyet haberini aldıktan sonra 30 bin kişilik ordusuyla Anadolu’ya gelen Abaka Han, Toku ve Tudavun Noyan’ın da aralarında bulunduğu cesetleri görüp, bunların arasında Selçuklu askerinin bulunmadığının farkın varınca öfkesi iyice artmış bir şekilde yolu üzerindeki her yeri yağmalayarak Van gölünün kuzeyindeki Aladağ’a gitti. Kumandanlarıyla Pervâne’nin durumunu görüşen Abaka Han, Anadolu’ya geldiğinde yanına gelmiş bulunan Pervâne’yi, ihanet ettiği gerekçesiyle 32 adamıyla birlikte idam ettirdi (1277).[39]

Pervâne ve Sonu

Moğolların tahakkümüne, baskısına rağmen on beş yıl boyunca (1262-1277) siyasî zekası ve mahareti sayesinde idareyi elinde tutan Pervâne, ülkede huzur ve sükûneti sağlama noktasında büyük bir başarı göstermiş ve fakat sonunu da hatalarıyla hazırlamıştı. Onun ölümünden sonra, Türkiye Selçuklu Devleti’ndeki buhran ve huzursuzlukların artarak devam ettiğini kaydetmek gerekir. Zira o, dışta Moğolları, içte de münevverleri kazanan bir siyaset takip etmiş, Anadolu’da huzur ortamını tesis etmiş ve vefatından sonra da huzursuzluklar içinde kıvrananlarca, aranmıştır. Öte yandan, Moğollarla mücadele hâlindeki Türkmen beylikleri ve göçebeler nezdinde Moğolların bir temsilcisi sayılmıştır.[40]

Buraya kadar anlattıklarımızla, Mevlânâ’ya yöneltilen ithamların hangi zaman ve zemine yöneldiğini ve nasıl vuku’ bulduğunu yakinen görebilmeye çalıştık, “Hazreti Mevlânâ’nın Yöneticilerle İlişkilerine” gelmiş bulunuyoruz.


Yazının İkinci Bölümü:

Mevlânâ Müdafaası 2 – Atılan İftiralar


[1] George Ostrogorsky, “Bizans Devleti Tarihi”, Çev. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu Yayınları,  Ankara 2011, s. 145 vd; John Haldon, “Bizans Tarih Atlası”, çev: Ali Özdamar, Kitap Yayınevi Yay.,İstanbul 2007, s. 102 vd.

[2]  Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine dair, bkz: Osman Turan, “Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti”, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009, s. 277 vd.

[3]  Prof. Dr. Ali Sevim, Prof. Dr. Erdoğan Merçil, “Seçluklu Devletleri Tarihi (Siyaset, Teşkilat ve Kültür)”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995, s. 90 vd.

[4] Mükrimin Halil Yinanç, “Türkiye Tarihi: Selçuklular Devri”, İstanbul Üniversitesi Yay, İstanbul 1944, s. 3 vd; Osman Turan, “Selçuklular Zamanında Türkiye”, Ötüken Yay., İstanbul 2016, s. 221 vd.

[5] Osman Turan, “Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti”, s. 294.

[6] Sultan Melik Şah’ın şahsiyetine dair, bkz: Osman Turan, “Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti”, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009, s. 218 vd.

[7] Osman Turan, “Selçuklular Zamanında Türkiye”, s. 423 vd.

[8] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 427 vd; Sevim-Merçil, “Seçluklu Devletleri Tarihi (Siyaset, Teşkilat ve Kültür)”,  s. 468 vd.

[9] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 431 vd; Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 469.

[10] Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 469; Osman Turan, “a.g.e.”, s. 433.

[11] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 440 vd; Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 470 vd.

[12] Ahmet Yaşar Ocak, “Babaîler İsyanı: Aleviliğin Tarihsel Altyapısı”, Dergah Yay., 2011 İstanbul, s.127-131.

[13] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 442 vd; Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 471.

[14] Savaşın seyrini takip etmek için bkz. Osman Turan, “Selçuklular Zamanında Türkiye”, s. 452 vd.

[15] Moğol hükümdarlarının fermanlarına verilen isim.

[16] İbn Bibî, “el-Evamirü’l-Ala’iyye fi’l-Umuri’l-Ala’iyye”, çev. Prof. Dr. Mürsel Öztürk, T.C. Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1996, c.II, s. 76.

[17] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 454.

[18] İbn Bibî, “el-Evamirü’l-Ala’iyye fi’l-Umuri’l-Ala’iyye”, c.II, s. 77.

[19] Anlaşmanın mahiyeti ve detayları için bkz. Turan, “Selçuklular Zamanında Türkiye”, s. 444.

[20] İbn Bibî, “el-Evamirü’l-Ala’iyye fi’l-Umuri’l-Ala’iyye”, c.II, s. 82.

[21] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 469 vd.

[22] Amasya Kadısının yanı sıra, İbn Bibî’nin babası Mecdeddin Muhammed Tercüman da bu heyetin içindeydi.

[23] İbn Bibî, “el-Evamirü’l-Ala’iyye fi’l-Umuri’l-Ala’iyye”, c.II, s. 84.

[24] İbn Bibî, “el-Evamirü’l-Ala’iyye fi’l-Umuri’l-Ala’iyye”, c.II, s. 85 vd.

[25] Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 475.

[26] Osman Turan, “a.g.e”, s. 484.

[27] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 489 vd.

[28] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 492.

[29] Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 477.

[30] Osman Turan, “a.g.e”,  s. 498 vd.

[31] Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 478.

[32] Nejat Kaymaz, “Pervâne Mu’înüd’dîn Süleyman”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yay., Ankara 1970, s. 69 vd.

[33] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 502.

[34] Osman Turan, “a.g.e.”, s. 514 vd.

[35] Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 480 vd.

[36] İbn Bibî, “a.g.e.”, s. 143; Ahmet Eflâkî, “Âriflerin Menkıbeleri”, çev: Prof. Dr. Tahsin Yazıcı, Hürriyet Yay., İstanbul 1973, c. I, s. 192, 453.

[37] İbn Bibî, “a.g.e.”, s. 185.

[38] Sevim-Merçil, “a.g.e.”, s. 483-4.

[39] Sevim-Merçil, “a.g.e”, s. 484; Kaymaz, “a.g.e.”, s. 179.

[40] Pervâne’nin tarihî rolü için bkz; Kaymaz, “a.g.e.”, s. 180-8.

Paylaş, Haberdar Et:


Halid Yaşar

Yazarın şu ana kadar yazılmış 7 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ