Mevdûdî Ehl-i Sünnet midir?

Sual:  Hocam Mevdudi’nin itikadi durumuyla alakalı çok farklı şeyler söylenmektedir. Kimileri onun ümmeti diriltmeye çalışan ve ümmete yol haritası çizen bir insan olduğunu söylerken bir kısımları da onun ehl-i bidat ve sapık bir insan olduğunu söylüyor. Bu konuda sizler ne söylemek istersiniz?

Cevap: Mevdudi’nin bir kısım görüşlerini inceleyen bir insanın onun ehl-i sünnet birisi olduğuna kanaat getirmesi imkân dâhilinde değildir. Nitekim birazdan serdedeceğimiz bir takım görüşlerini okuyan bir Müslüman bu görüşlerin değil ehl-i sünnet olan birisinden bir Müslümandan dahi sadır olmasını tecviz etmeyecektir. Dilerseniz sözü fazla uzatmaksızın mezkûr şahsın atıfta bulunduğumuz bir kısım görüşlerini zikredelim:

  1. Mevdudi, İlah, Rab, İbadet ve din kelimelerini açıklarken bu kelimelerin iyi anlaşılması gerektiğine vurgu yapar ve mezkûr kelimeleri tam manasıyla idrak edemeyen kimsenin ne Kur’an’ı, ne Tevhidi, ne şirki ve ne de İbadetin yalnızca Allah’a ait olması gerektiği hususunu anlayamayacağını söyler. Daha sonra konuyu bu kelimelerin Kur’an’ın nüzulü zamanında dahi düzgün anlaşılamadığına ve bunun sebebinin de Arapça zevkinin az olması ve o zaman doğan kimselerin İslam içinde doğması sebebiyle kâfirler arasında bu kelimelerin hangi manada kullanıldıklarının bilinmemesi şeklindeki iki etken olduğuna getirir. Mevdudi’ye göre bu kelimelerin manası lügatçiler ve tefsir ehli tarafından dahi anlaşılamamıştır.[1] Yani, bu görüşüyle Mevdudi, bahsi yapılan kelimelerin Resulullah (s.a.v) döneminde dahi Peygamber veya sahabe tarafından tam anlaşılamadığını savunmuş oluyor.
  2. Mevdûdî aynı eserinde Cenab-ı Allah’ın Hz. Peygamber Aleyhissalatü vesselam’a “Nasr” süresinde istiğfar etmeyi emrettiğini bunun da sebebinin Peygamberden farzların edası hususunda yaptığı eksiklikler ve noksanlıklar olduğunu söyler.[2] Yani Mevdudi’ye göre Hz. Peygamber kendisine emredilen farzları istenildiği şekilde bi zatihi yerine getirememiş ve bundan dolayı da kendisinden Allah’tan mağfiret talep etmesi istenmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamberin bir ibadet olan namazlardan sonra istiğfar ettiğini ve istiğfar etmenin her zaman günah mukabilinde olmayacağı hususunu görmezden gelmiştir. Zaten şaz görüşlerinden birisi de Peygamberlerde ismet sıfatının gerekli olmadığını ima eden sözleridir.
  3. Mevdudi’ye göre İslâm maslahat anında değişkenlik gösteren bir dindir. Bunun misali de şudur: Allah Tealâ Kur’an-ı Mübin’de “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekten ve bir dişiden yarattık. Böylece biz sizi tanışasınız diye bir takım kavimler ve kabileler yaptık. Şüphesiz Allah katında en değerliniz en ziyade takva sahibi olanınızdır” [3] buyurmaktadır. Bu dinde asıl olarak telakki edilmiş olan bir kaidedir ki bu kaidenin esası adalet ve herkes arasında eşitlik ilkesine dayanmaktadır. Peygamber Aleyhisselam bu esasla belli bir müddet amel etmiş hatta köleler veya azadlı köleleri başkan olarak tayin etmiştir. Ama daha sonra ne kadar da süratli bir biçimde bu kaideyi terk etmiş ve memleket nizamının maslahatı için “İmamlar ancak Kureyştendir” buyurmuştur. Bu fikrine göre Hz. Peygamber Arapların kendi üzerlerine acem olan birisinin ya da daha hususi anlamda Kureyşten olmayan birisinin başkan olarak tayin edilmesini istemediklerinden Peygamber Aleyhisselam Kur’an’ın koyduğu bu esasla amel etmeyi terk etmiştir(!)
  4. (“Resail-Mesail”s.57) isimli eserinde Hz. Peygamberin kıyamet alametleri sadedinde ta bundan bin üç yüz elli sene önce Deccal’in çıkacağını haber verdiğini söyleyen Mevdûdî Deccal’in şu ana dek çıkmadığını öne sürerek Hz. Peygamberin bu sözünün sadece bir zandan ibaret olduğunu ve bu zannında da (hâşâ) yanıldığını söylemektedir. Yani Mevdudi’ye göre Hz. Peygamber Deccal’in çıkacağını kıyas ve zan yolu üzere söylemiş ve bu söylemlerinin hemen tamamında bir şek ve şüphe içerisinde bulunmuştur. Zira bazen Deccal’in Horasandan çıkacağını söylemesine rağmen, bazen Isfahan’dan ve bazı zamanlarda da Irak ile Şam arasından çıkacağını söylemiş olması (hâşâ) onun bu konudaki şüpheli tutumunun göstergesidir.
  5. “Tefhimu’l-Kur’an”ın da Yunus aleyhisselam’ın kavminden toplu olarak iman etmeleri sebebiyle azabın kaldırılmasını tefsir eden Mevdudî bunun sebebi azap için gerekli olan sebeplerin henüz o kavimde bulunmamış olmasıdır der. Zira Mevdudi’ye göre Yunus Aleyhisselam risaletini tebliğ hususunda eksiklikler yapmış ve bu sebeple kavmine Allah’ın buyruklarını tam anlamıyla ulaştıramamıştır. Zaten Yunus Aleyhisselam Farzın edası hususunda eksiklik yapan birisidir(!)
  6. Aynı tefsirinde İbrahim Aleyhisselam’ın Allah Azze ve Celleyi araması hususunda kıssa edilen yıldızı ayı ve güneşi görerek istidlalde bulunmasını anlatan ayetlerde geçen “hâzâ rabbî/ bu benim rabbimdir” ifadelerinin zahirine takılan ve ulemanın bu husustaki beyanlarını görmezden gelen Mevdudi bu meyanda kendisine şu soruyu sorar: “Şimdi, İbrahim Aleyhisselam müşrik mi olmuştur?” diye sorulursa şöyle derim “Hakkı arayan bir kimse için tevhide ulaşıncaya dek bu şirk mertebelerinden kaçış yoktur. (!)”
  7. Mevdudi’ye göre sokaklarda, toplantılarda ve eğitim verilen müesseselerde erkek ve kadınların ihtilat ettikleri/ karışık bulundukları bir toplumda zina haddi uygulamak zulüm olacaktır. Serikat haddi diye tabir ettiğimiz hırsızın elinin kesilmesi şeklindeki kanun-i ilâhi de aynı hükme tabidir.[4]
  8. Manen tevatürle sabit olan ve Keşmirî’nin “Tasrih”inin baş tarafında münkirinin küfre gireceğini söylediği Hz. İsa’nın kıyamete yakın inişini de pek kabullenmeyen Mevdudi’ye göre Kur’an-ı Kerim İsa Aleyhisselam’ın diri olarak göklere yükseltildiği hususunda hiçbir şey söylememiştir.

Yanlış görüşlerinin tamamını serdetme gayesini gütmediğimiz ve tamamıyla “Akıllıya bir işaret yeter” ve “Katre deryadan haber verir” şeklindeki Arap atasözünün muktezasınca davranmaya gayret gösterdiğimiz bu makalemizde soruda bahsi yapılan şahsın bir kısım görüşlerini zikretmiş olduk. Soruda zikredilen “Mevdudi’nin itikadi durumu ile alakalı çok farklı şeyler söylenmektedir” şeklindeki ifadenin günümüz açısından doğruluk payı vardır. Ve sebebi de yalnız ve yalnız bu zatın tanınmaması ve kuru kuruya bir holiganlık sergilenmesidir. Bütün bunlardan sonra bu denli bir akide kayması ve sapması yaşamış birisinin ehl-i sünnet olarak nitelenmesi nasıl mümkün olacaktır? Üstelik tüm Pakistan ve Hindistan uleması bu zatın sapık(dâll) ve saptıran (mudill) birisi olduğu hususunda icma’ etmişken…

Son olarak şunu söyleyelim: Mevdudi’nin şu görüşlerine muttali olmaksızın bir kısım çevreler ve zatlar tarafından halen ehl-i sünnet veya daha da öte ümmeti uyandıran zat gibi vasıflarla nitelenmesi ya cehaletten veya da daha beteri olan hıyanetten neş’et etmektedir. Müslümanların, akide ve inançlarını sağlama alma noktasında müteyakkız olmaları ve Mevdudi tarzı şahsiyetlerin eserlerinden uzak durmaları gerekmektedir.  Vesselam… [5]


[1] Ebu’l-Ala Mevdudi, Erbaatü Mustalahati’l-Kur’ani’l-Arabiyye s. 10 (Verilen eserin ismi Arapçaya tercüme edilmiş halidir) Bahsi yapılan eser “Kur’an’ın dört temel terimi” ismiyle Türkçeye çevrilmiştir. Özgün Yayıncılık, Fatih-İstanbul 2001, B.8
[2] S. 156
[3] Kur’an, Hücurat, 13
[4] Tefhimât, II/ 281
[5] Bu makale Yusuf el-Bennuri merhumun “el-Üstadu’l-Mevdudi ve şey’un min hayâtihî ve efkârihî” ismindeki risalesinden istifadeyle yazılmıştır.