Lisan Meselesi

Lisan Meselesi

Mâlumdur ki teknik imkanların tekâmül etmesi neticesinde iletişim korkunç bir hıza kavuşmuş durumda. Bu da insanların bilgi ve fikir ile fiziksel temasını ve öğrenme hızını târihin hiçbir döneminde olmadığı kadar artırdı. Hâl böyle olunca çok spesifik alanlarda oluşan literatür bile herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir şey haline geldi. Dolayısıyla herhangi bir sütunda muayyen bir mevzûya dair bilgi ya da fikirlerimizi kaleme alırken hepimiz için bir tercih zarûreti doğuyor artık. Her seviyede anlaşılmak mı hedeflenmeli, yoksa şartlar ne olursa olsun meselenin lâyık olduğu ifade keyfiyyeti ve üslup disiplinine riayet mi edilmeli? Yani nakledilen bilgi ya da fikre herkesin ulaşabilme imkanının doğmuş olması yazar ya da hatibi müşterek idrak seviyesinin asgarî düzeyinde yazmaya ya da konuşmaya mecbur kılar mı?

Ağdalı yazma ve konuşmanın bir nevi ukalâlık olduğu, matlûbu tahsîle hizmet etmediği, meram anlaşılmadığından daha üst bir idealin tahakkukuna vâsıta olamayacağı, dolayısıyla  “sanat için sanat” kısır döngüsünü ifade ettiği, bu tavrın şuur altında yüksek bir egonun  şâşaâlı  tatmininden başka bir şey olmadığı, yapmacıklık ve tekellüf de taşıdığından samîmiyet ve sıcaklıktan ayrıca uzak  olup okuyucu ile hatip ya da yazar arasına mesafe koyduğu tenkitleri modern okuyucu tarafından biteveyi dile getirilir .

Bu tenkitlerin muhatapları ise; şikâyet edilen kasıntı durumunun okuyucudaki seviye eksikliğinden kaynaklı bir vehim olduğu, bu üslubu meleke edinenler için  ortada zorlama zannedilen bir şeyin bulunmadığı, muhtevâlı kelâmın cılız kelimelerle îrâd edilemeyeceği, âlî mârifetlere tâlip olanların harc-ı âlem  kelimelerden fazla lûgavî alt yapıyla mücehhez olmaları gerektiği, tefekkür çilesini iktihâm etmeyenlerin anlama problemini de müellifin çözmesini  bekledikleri ve bu gayretsizliğin hiç de hoş görülemeyecek bir atalet olduğu savunmalarını yaparlar.

Bizi bu dilemmânın zıt kutupları arasına sıkıştıran târihî tecrübe ve sosyal vasat tahlil edilmeden bu müşkil durum hakkında insaflı  bir tahlil yapmak ve çözüm aramak elbette zor. Zîrâ Türk milleti öyle sosyal travmalar yaşamıştır ki , neticede bugün her hangi bir kişinin  konuşur yada yazarken yaptığı kelime tercihleri bile farklı  dünya görüşlerinin, muhâlif siyasi tercihlerin  ifadesi olabilmektedir.

Dolayısıyla meseleyi siyâsî tarihimiz zaviyesinden ayrı; bir lisânın kendi varlığı ve tekâmülü açısından ayrı başlıklar altında ele almak daha doğru olacaktır.

1- Türk siyâsî tarihi içinde Türk dilinin başına gelenler açısından asgarî bilinmesi gereken hususlar çerçevesinde dil ve üslup şuuru:

Tarihî arka plan olarak belki de hiçbir milletin başına gelmemiş bir şeyin bizim başımıza gelmiş olması problemin kaynaklarından biri ve en büyüğüdür: Harf inkılâbı. Saltanat ve hilâfeti ilgâ edip Cumhuriyeti kuran irâdenin tasarrufu ile  Harf inkılabı ve dilde öztürkçeleştirme faaliyetlerinin bir neticesi olarak, belki bin yılı aşkın süredir kullandığımız yazıyı ve dili terk ettik. Bu cinayet kadîm tarihimizde teşekkül etmiş sözlü ve yazılı kültürümüzden, lisan zenginliğimizden ve ilmî/fikrî müktesebatımızdan  istifâdeyi, yeni nesiller için imkansız hale getirdi. O anlam dünyasının kelimelerinden kopartılan bizler esasen o anlam dünyasının bizzat kendisinden de  zamanla koptuk. Zîra kelimeler harflerin fizîkî terkibinden ibaret ifade kalıpları olmayıp ,doğduğu ve istimal edildiği kültür coğrafyasının ruhunu da aksettiren mânâ sütunlarıdır. Maalesef bu sütunlar devrildikçe o sütunların üzerine binâ edildiği  kıymet hükümleri ve eşyâya bakış da tahrîbata uğramış durumda. Hatta öyle ki bu ictimaî operasyona batılılaşma adına taraftar olan ve kökleriyle irtibâtının kesilmesini mezkur zâviye sebebiyle müspet bulan kişiler ile kurucu idarenin bu tercihini bir yıkım olarak telakkî eden ve maddî manevî değerlerimiz açısından yaşanan köklü değişimi bir felaket olarak gören insanlar arasında aynı milletten olmalarına rağmen derin bir tehassüs ve tefekkür farkı vukua geldi. Yukarıda küçük bir atıfla geçtiğim gibi iki insan tipinin günlük konuşma dilindeki kelime seçiminde bile bu farklılık ; inşallah-umarım, elhamdülillah-çok yaşa, Allah’a emanet ol-bay bay  şeklindeki pratik tezahürlerde rahatça müşâhede edilir oldu.

Prof.Dr. Osman Turan, Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik isimli eserinde bu hususu çarpıcı bir surette şu şekilde ifade etmiştir:

 “Milletlerin, maddî-manevî, birtakım baskı ve zulümlere uğradıklarına tarih şahitlik eder. Lâkin böyle bir dil katliamı hâdisesine ilk defa Türk milleti maruz kalmışıtr. Halbuki işaret ettiğmiz zulümler de ekseriya istilacı kavimlerin eseri olmuştur. Bu sebeple bizim dil felâketi ancak Bolşeviklerin Asya Türklüğüne karşı giriştikleri imha teşebbüsüyle karşılaştırılabilir. Gerçekten Orta Asya Türk halklarını müşterek bir yazı dilinden mahrum bırakmak ve parçalamak için Rusların ihdas ettikleri kabile dil ve alfabeleri de bu mahiyettedir. Şu farkla ki, bir tarafta yabancı milletlerin emelleri, diğer tarafta da bir milletin kendi evlâtları bahis mevzuudur.“  [1]

Tek parti hükümeti döneminde maârif vekaleti aracılığı ile harf inkılâbı (1928)  ve akabinde  dilde sadeleştirme ya da öztürkçeleştirme hareketi olarak tatbik edilen bu siyâsetten, metruk kelimelerin yerine herkesin âşinâ olduğu müşterek mefhumların ikâme edilememesi ve insanların neredeyse hiç anlaşamaz hale gelmesi neticesi  bizzat icracılarının kısmî nedameti ile geri adım atılmışsa da hususiyle Kur’an menşeli kelimelerin tasfiyesine dâir veçhesi hep canlı tutulmuştur.

Zaten neredeyse tüm inkılâpların asıl hedefi Müslüman Türk’ü islam merkezli anlama, yorumlama ve yaşama tarzından uzaklaştırmak ve sekülerleştirmek olduğu için kısmen akim kalan  lisan inklâbı, yalnızca Arapça ve Farça menşeli kelimelerin terkinde ısrar halini almış, başka her dilden yabancı kelimeye müsâmaha gösterilir, hatta o kelimeleri kullanmak bir modernlik ve yüksek entelektüel seviye olarak sunulurken Arapça ve Osmanlıca kelimeleri istîmal etmek çağın gerisinde kalma, anlaşılmayı dert edinmeme ithâmına maruz bırakılmıştır.

İslâmı ve islâma dâir her şeyi mâni-i terakkî olarak gören son dönem Osmanlı modernistlerinin, muâsır medeniyetler seviyesini elde etmek için getirdikleri, “kültür ve medeniyet değerlerimiz dahil her şeyimizle batılılaşma” çözümü, cumhuriyeti kuran ihtilâlci  idare tarafından en sert ve hızlı şekilde uygulanmış, sadece harf inkılabıyla kelimenin suretinin değişmesinin mezkur hedefe varmaya kifayet etmeyeceği  düşünülerek ve fark edilerek, dîn menşeli kelimelerin İslam öncesi Türkçe’den alternatifler getirilerek, bu mümkün olmuyorsa  yekten kelime uydurmak sûretiyle terki  tatbike konulmuştur.

Millî Şef İsmet İnönü’nün şu cümleleri harf inkılabı ve buna bağlı diğer inkılapların hangi gâyeyle yapıldığının açık itirâfı kabilindendir:

 “Harf inkılabı okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebeplerdir. Ama, harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar, Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyus olarak bahsederlerdi ve bunun için cemiyet içinde hem Türk diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapçayı kabul etmeliydik, derlerdi. Yani vaktiyle devleti kurarken ve Türk dilini yaparken Arap dilini kabul etmek doğru olacaktı görüşünü hararetle savunurlardı. Anadolu’da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk beyi olarak devlet başına geçmişler ve milli hususiyetlerini muhafaza etmişlerdir. Sonra Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur “ [2]

Diğer inkılapların mahiyeti ve icra ediliş şekilleri de nazar-ı dikkate alındığında herkes kolayca anlayabilir ki burada Arap Kültüründen kastedilen şey esasen İslam Kültür ve Medeniyetidir. Zâten evvelki Türk devletleri ibrâ edilirken Osmanlıların mahkum edilmesi de Devlet-i Âliyyenin bir hilafet merkezi olarak islâmın bayraktarlığını yapmada öne geçmiş olmasındandır.

Bu -gûyâ dilde millileşme- yapılırken teklif edilen öztürkçe kelimelerin, halk arasında bilinip bilinmediği, kısmen bile olsa tedâvülde olup olmadığı hiç dikkate alınmadığından ve tabî aynı anda uydurulan binlerce kelimenin cemiyet tarafından tanınmasını, yaygınlaşmasını ve umumi kabulünü aynı hızda beklemek büyük bir ahmaklık olduğundan cemiyet içerisinde bir anda kimse kimseyle anlaşamaz hale gelmiş, devletin resmî yazışmalarında sıkıntı başgöstermiş, bu projenin kendi taraftarları dahî  gelinen noktadan şikâyete başlamışlardır. Mezkur hedefin tahakkukunu misyon edinen bazı gazete ve dergiler iş bu yeni veya uydurulmuş kelimelerin tanınmasını, anlaşılmasını  ve yaygınlaşmasını temin adına ilave sözlükler neşretmişlerse de bu çabalar meseleyi çözmemiş ve dil inkılâbının süratle icrâsının işin mâhiyeti gereği mümkün olmadığı değerlendirilerek sosyal planda anlaşmayı mümkün kılan asgarî bir noktaya avdet edilmek suretiyle asıl hedefin tahakkuku zamana havale edilmiştir.

İşte bu zamana havale etme işi maalesef tutmuştur. Bir anda terki mümkün olmayan kelimeler ,bu hedef ve üslubu tâkip eden (yani tedrice riayet eden) Cumhuriyet aydınlarının azim ve kararlılığı, muhafazakar cenâhın lisan hususundaki gaflet ve kolaycılığıyla zaman içinde terk edilmiştir. Gelinen noktada ise  bu inkılapların bizzat planlayıcısı ve icrâcısı  olan Mustafa Kemal’in nutku ve gençliğe hitâbesi bile yeni nesil tarafından anlaşılamamaktadır.

Hulâsa olarak; harf inklabı âniden ve dilde öztürkçeleşme projesi  tedrîcen icra edilmiş , çok kısa  zamanda bir millet yüzlerce yıllık kitâbî müktesabattan, İslam dîni ile müşerref olduktan sonra tecrübe ettiği ihtişamlı  tarihinden, çok zengin, renkli ve köklü  kültüründen kopartılmıştır. Ecdâdının eski yazı ile kaleme aldığı sayısız eser, tesis ettiği binlerce kütüphane, tarih içinde neşredilmiş mevkûteler, hattâ eşyâya ve mimârî eserlere sanatkârane nakşedilen edebî ve dînî muhtevâda  nîce telîfât  bu millete karşı adeta susturulmuştur. Bin küsür yıllık kültür ve medeniyet dünyamızla harf devrimi neticesinde kopan fizîkî temas, lisandan İslam menşeli kelimelerin kasten çıkartılması ile manen de kopmaya başlamıştır.

Bu büyük cinâyetin ve arka planında yer alan (millîleşme etiketiyle kılıflanmış) batılılaşma ve sekülerleşme  gâyesinin farkında olan; yapılmak istenenin Türk milletinin İslam kültür ve medeniyeti ile temasının tamamen kesilmesi olduğunu ferâset ve basîretle gören muhafazakar münevverlerimizin direnişi de mezkur menfî neticeye mânî olmamıştır.

Şimdi tüm bu târihî vetîre dikkate alındığında İslâmî  tefekkür ve tehassüs şuuruna sahip yeni nesil ilim ve fikir insanlarının önünde iki yol belirmektedir. Ya -bir milletin tabii tekâmül ve kültür devamlılığı neticesinde meydana gelmeyip bilakis kanlı bir ihtilâlle doğma ve büyüme şansı  bulmuş  hâl-i hazır duruma teslim olmak ve buna göre okumak, yazıp çizmek; ya da bahse konu tâlihsiz  durumu bir millet için ârizî görüp, dil davasında  asla  ve tabîî hale mutlaka rücû edileceği ümîdi ve hatta hedefiyle, sanki muvakkaten kesintiye uğrayan o târihî ve ilmî geleneğin devamı olmaya çalışmak.

Evet biraz zahmetli fakat hak bir dava için bu derece bir zahmet ihtiyar edilmeden ne mefkûre ne ideal insanı olunabilir. Tersinden bir motivasyona vesile olmak sâikiyle İsmet İnönü’nün yukarıda atıfta bulunduğum hâtırâtındaki şu satırlarını nakletmek isterim:

 “Harf inkilabı oldu. Herkes bilir ki ondan sonra ben eski yazıyı kullanmış değilim. Harf inkilabı çıktıktan sonra şimdiye kadar eski yazıyla yazmış olduğum 20 satırı bulmaz. Yapmadım, yapamadım, akıllılık ettim. Çünkü ilk sıkıntıya katlanmayanlar ömürlerinin sonuna kadar yeni yazıyı kullanamadılar. Yeni yazıya alışmak için bir kaç ay, her ne kadar ise kabiliyetine göre sıkıntı çekip onun içine kapanmak lazımdı. Onu kullanmakta ısrar etmek lazımdı. Cemiyete bunu yaptırmak için almadığım tekbir, katlanmadığım eziyet ve vermediğim eziyet, güçlük kalmamıştır. Ben vekillerin, mebusların, memurların, herkesin cep defterini muayene eder ve eski yazı ile notlarını gördüğüm zaman mesul tutardım” [3]

Eğer Hak ve haklı dâvâlar; bâtıl için sergilenen şu gayret ve kararlılığın birkaç misil ziyâdesini gösterecek kendi dâvâ erlerini bulamıyorsa, herkes kolaylığın ve kolaycılığın konformizmine yaslanmayı yeğliyorsa  orda bir şuur ve samîmiyet eksikliği olduğunu söylemek kaçınılmaz olmaktadır.

Tahlil ve teşhis planında fikir verse de mezkur şuur ve samîmiyet eksikliğinin tedâvisi noktasında iş bu yazı elbette yetersiz kalacaktır. Bu sebeple ben okuyucuyu; yıllardır her vesileyle lisan meselesinin tek başına tellallığını yapmış, konferanslar ve dersler tertip etmiş, mevzûnun mâhiyet ve ciddiyetine dâir kitaplar telif etmiş, inkılaplar içinde bizi mana dünyamızdan (hilâfetin ilgası, şerîatın lağvı da dahil) en fazla kopartan inkılabın harf ve dil inkılabı olduğuna her vesileyle dikkatimizi celb etmiş bir isme ve eserlerine tevcih etmek isterim. Zîra Tarihçi ve Hukukçu şahsiyetiyle ve cumhuriyet döneminde dünyaya gelmiş olsa da daha ziyade bir Osmanlı Münevveri olma vasfıyla Kadir Mısıroğlu kurucu irâdenin bu inkılapla cumhuriyet nesillerini ecdâdından, tarihinden ve mânevî vatanı olan İslâmdan  nasıl koparttığını canlı olarak görmüş bir isimdir ve elhamdülillah ki hâlâ hayattadır. O ,ümmetin mânevî şahsiyetine  kasteden bu teşebbüs karşısında duyduğu teessürü “Doğru Türkçe Rehberi yahud Bin Uydurma Kelimeyi BOYKOT, İslam Yazısına Dâir”  isimli eserleriyle kaleme almış ve İslamcı gençlerin hem  lisan davasının ciddiyetini anlamaları için meseleyi târih seyriyle ortaya koymuş, hem de müşterek hâfızadan silinmek istenen kelimeleri ve bunlara ikâmeten uydurulan “sözcük”leri okuyucuya arz ederek fiîlen de bir mücadele başlatmıştır.

Yine aynı meselede 40 münevver’den 40 makâlenin yer aldığı TÜRKÇE’NİN MÜDÂFAASI isimli derleme kitap da Kadir Bey’in tercih ve tertibiyle Sebil Yayınevi tarafından neşredilmektedir. Muhafazakar dünya görüşüne sâhip gençlerimizin bu eserleri mutlaka ve dikkatle okumaları gerekmektedir. Bununla da kalmayıp mezkur eserlerden alacakları şuurla meseleyi kendilerinin de sahiplenmeleri; buna göre kelime tercihi yaparak konuşmaları, okuyup yazmaları  ve süratle Osmanlıca öğrenmeleri icap etmektedir. Bunların ikmâlinden sonra hem etraflarına hem gelecek nesillere bu şuurun nâkili olma vazifesi gelir ki, aslâ ihmal edilmemesi gereken mühim bir vazifedir.

2-Lisan zevki, meselelerin muhtevâ ve ciddiyeti ile  dilin kendi müstakil varlığı açısından dil ve uslup tercihi

Her hangi bir yazar, bir meseleyi kaleme alırken o dönemin umûm yazı dilini aşan bir üslup takip ediyor ve kullandığı kelimeler ya da mefhumlar bu genel seviyenin aşina olmadığı bir çeşitlilik ihtiva ediyorsa; “ağır ve ağdalı bir dil kullanmak, kendi benlik duygusunu tatmine yönelmek, “vay be biz adamı anlamadık bile” dedirtmeyi anlaşılmaktan daha mühim telakki etmek gibi ithamlara muhatap oluyor.

“Beyan; vasıta – gaye ikileminde, beyan olunmak istenene ulaştıran bir vasıta olarak kabul edilmeli, dolayısıyla murâd anlaşılmadığında beyan da yoktur, yazarın kendi nefsine iş’arı vardır” diyen bu menfî yaklaşım her ne kadar gâyeye ehemmiyet vermek noktasında kulağa hoş geliyorsa da kanaatimce problem bu kadar basit ele alınmamalı. Direkt olarak ifade etmem gerekirse; vasıtayı gayenin bu derece dışında telakki etmek bizim asıl problemimiz. Esasen gaye dediğimiz anlatılmak istenen şeyin, kendi vasıtasından da beklentileri ve talepleri var. Her şeyden önce ifade edilmek istenen şey, anlaşılmak için vuzûha ihtiyaç duyar basitliğe değil. Vuzûh ise murâd olunan manayı tam edâda tahakkuk eder. İndirgemecilikte değil. Siz bugün kader-kaza mevzusunu, hadis usulünün teknik meselelerini ancak hem belli bir ıstılâhî zeminde hem de mevzunun ihtiyaç duyduğu  mefhum zenginliği içinde ele alabilirsiniz. Bu ise meseleyi avamî planda kolayca anlaşılır olmaktan, hatta başka alanların mütehassısları tarafından bile suhûletle ihâta olunmaktan uzak kılar. Dolayısıyla gâye bihakkın istifâde ise bu, muhâtabın gayretini müstelzimdir. Vuzûhu olmayan basitlikler insanı bir nebze mâlûmat sahibi yapar ama ilim sahibi, fikir sahibi yapamaz. Eminim ki bu tenkitlerin muhâtabı olan ilim ve fikir insanları, edipler, “bize genel kültürü yakînî bilgi gibi sun ve bize günlük konuşma dili ile hitap et” diye yalvaran okuyucudan oldukça yılmış durumdadırlar.

Halbuki yazmanın  kelime tercihleri ve üslup açısından konuşmadan farklı ve fazladan  imkanları var. Fesâhat ve belâgat elbette hem yazı hem kelam için geçerlidir. Mâmâfih hitap ederken mânâ ile telaffuz arasında çok daha kısa bir zaman mesafesi söz konusu olduğu için konuşma oldukça süratli bir tercih ve tasarruf kâbiliyeti yani alışkanlık ve meleke gerektirir. Tahrir esnasında ise muharririn kelime tercih ve tasarruf zamanı oldukça müsâittir. Bu nedenle hitâbette böyle bir melekemiz olmasa bile kitâbette sahip olduğumuz zaman imkânını kullanarak mevzûların mâhiyet ve ciddiyetiyle mütenâsip bir üslup kullanmak, bu uslübu elde etmeye çalışmak vazifemiz olmalı.

Meseleye riyâ ve kibir katmadan, tumturaklı laf etmeyi aslî gaye kılmadan, tekellüften uzak ama merâmı da hakettiği en güzel lafız  libâsı içinde; ayrıca lâyık olduğu üslup disiplini ve bütünlüğüyle ifadeye gayret etmek; bunu yaparken hem nesebi belli kelimeler kullanıp onların yaşamasını temin etmek, hem de  Türkçemizi, Kur’ân ve Sünnet’in mânâ dünyasıyla yoğrulmuş Arapça ve Farsça kelimelerle daha zengin bir ifade noktasına taşımaya çalışmak hiç yadırganmamalı.

Ayrıca okuyucunun yukarıdaki ithamları tevcih ederken ıskaladığı bir diğer husus  şudur ki; yazar da okuduğu eserlerin müellifleri tarafından kullanılan üsluptan etkileniyor, yazarın kendi üslup ve lisan zevki buna göre teşekkül ediyor. Ciddî ve esaslı meseleleri seviyeli bir üslupta ele alan yazarların eserlerini okuyan, hatta modern dönemlerin fazla sığ üslubundan haz etmeyip Osmanlı ulemâ ve münevverlerinin  vukûfiyetle kaleme aldığı eserleri husûsî tercih eden birinin, kendi nefsinde tecrübe ettiği o lisan zevkinden feragat etmesini beklemek yazara adeta başkası olmayı dayatmak demek. Müellif bu dayatmaya boyun eğmeyince de anlama noktasında gayret etme yerine yazarı itham edip kolaycılığa kaçmak elbette okuyucunun nefsine kolay ve cazip geliyor. Halbuki yazar bu zenginliği paylaşmak ve artırmak istiyor. Fakat okuyucu şuursuzluğu ve gayretsizliği ile bu paylaşıma sırt dönmemekle kalmıyor bir de yazara ta’n ediyor. Kibirle, yukarıdan bir dil kullanmayla itham ediyor.

Ehli bilir ki; kelâmın insic ve ahengi düşüncenin insicâm ve ahengiyle; düşüncenin derinlik ve letâfeti ise kelime dağarcığımızda mevcut ve istîmale hazır  mefhum zenginliğiyle doğru orantılıdır. Bu sebeple hâfızamızda kendi kültür dünyamızın mefhumları ne kadar fazla olursa, bu kelimeleri doğuran millî manevî değerlerimizle ve müşterek his dünyamızla irtibatımız o derece artar ve taraftarı olduğumuz dünya görüşü zemininde tefekkür edip yazma, o dünyanın insanına tesir etme  imkanı buluruz.

Küllî mefhumlar üzerine düşüne düşüne fikrî yolculuğu oldukça yüksek ve mücerret bir anlam dünyasına yükselmiş, mes’eleleri, alâkaları, zihnen beslendiği kaynakları sizden farklı olan birinden, sizinle aynı kelime kapasitesi ve tercihleriyle konuşup yazmasını beklemek elbette munsıfâne bir yaklaşım değildir. Yazarla ve eserle irtifâ kazanmak yerine yazarı kendi sığlığımıza icbar etmenin kabul edilebilir bir tarafı elbette yoktur. Kendisini herhangi bir sahada geliştirmiş bir insandan istifâde etmeyi de onun gayretine bırakmak ve yazarı, -meseleleri asgarî düzeyde dahi bilmeyenleri öne sürerek-  hep vülgarize etme mecburiyetine itmek tam anlamıyla haksızlıktır.

Elbette konuşmanın da yazmanın da gayesi anlaşılmaktır. Fakat zamanın küllüne nispetle bir an mesabesinde olan şimdiki zamanın uslüp beklentisini, anlaşılmanın ve idrak edilmenin mutlak ölçüsü yapıp murâdı ifâde ve edâya yetmediği halde bu düşük seviye üslubla koca koca hakikatleri vura kıra ve hatta aşındıra aşındıra söylemeye  çalışmak doğru bir tercih değildir.

Her güzel şey farkedenini; her mübîn ve müfîd kelam anlayanını beklemelidir. Güzel her mahalde farkedilmek için güzelliğinden, kavil  her mekâlde anlaşılmak için derinliğinden taviz vermemelidir. Bazen  taliplisi var mı yok mu, anlayanı olur mu olmaz mı  demeden esrar-ı hakâyıkı en güzel  kelime ve cümle şişelerine koyup, marifet deryalarına bırakmak; hikmet sahillerinde dolanan irfan ehlinin o şişeye el uzatacağına katiyen inanmak gerekir.

Allah (c.c) en iyisini bilendir.

Lisan meselesi


Dipnotlar:

[1] Türkiye’de Manevî Buhran,Din ve Laiklik Boğaziçi Yay., İst.,1993,s.,190-191

[2] İsmet İnönü Hatıralar. Ankara, 2006 s. 485

[3] İsmet İnönü Hatıralar. Ankara, 2006 s. 484

Paylaş, Haberdar Et:


Burhanettin Çağırıcı

Yazarın şu ana kadar yazılmış 15 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ