Omurgasızlaştırılmış Türklük – Şaban Teoman Duralı


Eser: Omurgasızlaştırılmış Türklük

Müellif:  Prof. Dr.  Şaban Teoman Duralı (Müslüman Türk filosof)

Yayınevi: Dergâh Yayınları


Misâfir öğretim üyesi olarak Kuala Lumpurda bulunduğum sıralarda, ‘’Darwin ve sonrasında Evrim’’ başlıklı konuşma yapmak üzere, beni, 1993 Mayısında, Malezyanın kuzey batısında Pinang adasındaki Bilim Üniversitesine dâvet etmişlerdi. Bir saat kadar sürmüş olan konuşmamın ardından sorulara geçildi. Bu sırada yaşı yetmiş beş yahut seksen olabilecek, başında, lâcivert oluşuyla festen ayrılan, Malayların millî serpuşu songkokunun altından göze çarpan kos helvası misâli ak saçlı bir zât, sormak için izin istedi. Bağımsızlık öncesi ‘mürekkep yalamış’ Malaylarda rastgelinebilecek akıcı ve düzgün üsluplu İngilizcesiyle, ‘’ben’’ dedi, ‘’biyolojiyle, öyle ki doğa bilimleriye ilgili değilim. Edebiyat hocalığından emekliyim. Türkiye’den bir bilgin’in geldiğini haber alınca yetmiş küsur yıldır beklediğim fırsatı yakaladığımı düşündüm. Sabırla evrime ilişkin konuşmanızın bitmesini bekledim. Şimdi, konunuzla hiç ilgisi ilişiği bulunmayan soruma geçebilirim. ‘Bu, konum değil, bundan hiç anlamam’ dahî diyebilirsiniz.

‘’Küçük çocuktum. Harb-ı umumî henüz sona ermişti. Boyunduruk altında yaşayan bu uzak diyârlardaki biz Müslümanların tek umut kapısı, Hilâfet merkezi Osmanlı Devleti tükenmişti. Ortalık boz bulutlarla kararmış olduğu o günlerde, bizim buralardan ırakmı ırak illerden birinde, Anadolu’da, güneşin yeniden doğduğu haberiyle uyanıverdik bir sabah. Bildiğiniz üzre, o zamanlar haberleşme araçları bugünkülerle kıyâs dahî kabul etmeyecek raddede zayıf ve azdı. Dışımızda olup bitenlerle ilgili tek haber alma imkânımız o zamanlar Singapurda basılan ‘’The Straits Times’’ idi. Büyüklerimiz bir araya gelip o günün gazetesini mütâlaa ederek uzak Anadolu’da cereyân eden harbin safhalarını olabildiğince izlerlerdi. Yine hâfızam beni yanıltmıyorsa, o sıralarda, Halîfe hazretlerini kurtarmak ve İslâm ordusuna destek vermek amacıyla karınca kararınca iâne toplanıp bizim buradaki Müslüman Hintli tâcirlerle Hindistan ile Türkistan üzerinden Anadolu’ya gizlice gönderildiğini hatırlar gibiyim. En azından böyle bir rivâyet ortalıkta dönüp dolaşırdı. Anadolu’da savaşan Müslüman Türk ordusunun muzaffer çıkması temennisi, dualarımız ile Cuma hutbelerinin eksenini oluşturmaktaydı. Sonra bir gün Müslüman Türk ordusunun istilâcıyı denize döktüğü haberi geldi. Yüzyılların istilâcısı, sömürücüsü, sömürgecisi, zorbası, demek ki yenilebiliyordu. Şimdi orası kurtuldu, eh sıra bundan böyle bizlere de gelebilirdi.

‘’Müslümanlarda erkeklerin uluorta şıkır şıkır oynaması âdetten değildir. Fakat bir ân için her şey unutuldu. Herkes sanki serhoştu. Şehrin sokaklarında Çinlilerin hayret dolu bakışları arasında anneler, babalar, dedeler, dayılar, amcalar, koca koca adamlar, erkek kardeşlerimiz, ahbâp, arkadaş, genç yaşlı, kadın erkek… herkes oynuyordu… sevinçten ne yapıp edeceğimizi şaşırmıştık…

‘’Peki, sonra ne oldu? İslâmˈın koruyucusu kollayıcısı, öncüsü, önderi, Halîfeliğin merkezi Türklük, muzaffer kumandanı başta olmak üzre, bizlere, yânî Müslüman âlemine niye sırtını döndü? Ne yapmıştık, ne suç işlemiştik ki, yetimliğe mahkûm olalım. Evet, sizden bu sorularıma karşılık bekliyorum; yetmiş küsür yıldır beklediğim cevaplar. Bu beklentimde büyük sayıda Müslüman ruh hâletine de tercüman olduğumu sanıyorum.’’

Yukarıdakine benzer başka birçok olayı zikretmek kâbildir: Orta Afganistan’ın Bamiyan yaylasında 1971 ağustosunda karşılaştığım aksakallı Türkmen kocası, İstanbul’dan olduğumu öğrenince, feri sönmeğe yüz tutmuş gözleri parlayıvererek ‘’Dârüssaadette Halîfe hazretleri âfiyettedirler inşaAllah’’ deyıvermesinden tutunuz da Asya’nın en güney ucundaki Singapurda Ondokuzuncu yüzyılın sonraları ile yirmincinin başlarında oraya uğramış Osmanlı Türk savaş gemisinin efsâneleşmiş ziyâretinin hikâye edilişine, Sumatranın kuzeyindeki Açenin başşehri Bandeaçe merkez camiinde okunan mevlitte Osmanlı türkünün her yıl tekrar anılmasına varana dek örnekleri genişletip çoğaltmak mümkün.

‘’Kimiz?’’ başlıklı bölümün ardından ‘’Nerelerden Nerelere’’ alt başlığı altında yukarıdaki cümlelerle başlıyor kitabına Teoman Duralı. Kitap aslında, Sayın Teoman Duralı’nın, ‘’Felsefe-Bilim Nedir’’ ile ‘’Sorun Nedir’’ isimli diğer iki kitabının içinden alınmış bölümlere, yeni bölümler eklenerek ‘’Omurgasızlaştırılmış Türklük’’ adıyla müstakil hâle getirilmiş bir çalışma. Kitabın içerisinde Türklerin neseblerinden tutun, bağırlarından çıkardıkları ilim adamlarına kadar kimliğini ve aldığı vaziyetleri bildiren bilgiler var. Ve fakat bu bilgiler özet tutulup esaslı olan işe, yanî, bu bilgilerin anlamlandırılmasına gitmek kitabın asıl konusu. On dokuzuncu yüzyıl boyunca sürmüş bunalım zamanları akâbinde yirminci yüzyılın başında akâmete uğratılmış Türklük kimliğinin neden ve nasıl silik hâle geldiği yahut getirildiği konusunu tartışan kitap, bir diğer yönüyle bir sitemdir. Ve gene de bu, bir kaderi dile getirip dökmedir denebilir.

On dokuzuncu yüzyılda peşisıra gelen kavim esâslı topluluklaşmaların kendi öz siyâsî yapılarını meydâna getirmeye yönelik salgın marazdan sonra nihâyet Anadolu’da da bir Türk ulus devleti kurulmak istendi. Önceki  çok uluslu ve çok kültürlü bir medeniyet devleti tecrübesi, bu yeni tür devletin ayaklarını basacak yer bulmasında hep mânîler teşkil etmiştir. Weber’in, bir milleti bir araya getiren ‘tutkal’ı, öncekinde İslâmken, sonrakinde dine alınan cepheye münâsib olarak din değil, bambaşka bir şey olmalıydı.

Siz, bir devletin zeminine dinamit döşüyor, onun çimentosunu çöpe çeviriyorsunuz. Tepeden tırnağa dinle yoğurma tıynetli bir adamı, yolunmuş tavuğa döndürüyorsunuz. Bu milleti etrafınızda bundan böyle nasıl tutacaksınız? Herkesin başına asker dikmenin bir yolumu var? Yok. O yıkıcı maraza bir devâ diye, bu millete bir tutkal bulunacak. Bunu da, tıpkı garptaki birçokları gibi, ulusla, milletle yapmak sevimli geldi. Bunun ardında başka çalışmalar yok değil. Nitekim 1800’lerin ikinci yarısında bir taraf kavimciliği, bir taraf garbcılığı bir başka taraf İslamlığı müdâfaa etmiş, her biri kendi fikriyâtı için cemiyetlenmiş, mecmualarda fikirlerini şüyû kılmağa çabalamış, birbirileriyle de çatışadurmuş kimseler olmuştur. Savaş, siyâsî belirsizlik, entrika vesair belâlar üzerinden geçmiş milletimiz, nihâyet Trablusgarp Savaşından tutun Cidâl-I Millîye değin hemen hemen 10 sene sürmüş Balkanlar, Birinci Cihan Harbi ile İstiklal Harbinin peşpeşe getirdiği yorgunluğun ardından mezkûr üç akımdan ikisinin (Garbcılık ile Türkcülük) izdivâcı, birine de kesinkes karşı çıkılışla belirsizliği belirgin kılmış bir yeni nizâma duçâr olmuştur. Üstten baştan dökülen bir Garp mukallidliğinin yanında aşağı in Türk, yukarı çık Türk, Türk de Türk. Nasıl bir endişeye kapınıldığı, nasıl bir acemilikle bu işe kalkışıldığı zaten, bu Türk afyonculuğunun izanının kaçırılmasından belli. İddia etmişler ki, bütün milletler Türklerden gelmektedir. Türkler herkesin aslî atasıdır. Hattâ cümle diller, Türkçeden doğmuştur… Garbından Şarkına, Türkü bilenini de bilmeyenini de güldürmüş bu uçuk iddialar, sakın gayr-i ciddîdir sanılmasın; devlet desteğiyle, ilim nâmı altında, gûyâ ilim adamlarınca ifâde edilip üzerinde, efendim, şunca zaman çalışmalar yapılmış iddialardır bunlar. Öyle üç beş kıytırık gazetecinin, iki üç makamsız, sıfatsız insanların dedikleri şeyler değildir. Sonra ne olmuştur? Bu gayr-i ilmî mülahazalar pek tabîki kabak tadı vermiştir. Sonra kendi hâlinde geçiştirilmiş bir mâzi olup gitmiştir. Ama ardı sıra bunalımlarıyla ‘’dört taraftan çevrili’’ bir millet miras bırakmak kaydıyla. Nihâyetinde, tüm bunların maksadı gâyesi, bir millete lâzım olan bir tutkalın, onlara teklîf edilmesiydi. Gel gör ki Almanda, Fransızda, İngilizde vesair kıblegâh edilmiş milletlerde uluslarının yüceltilmesi tarihlerine sövüşerek gerçekleşmiyorken, bizde tarihten kaçılmış, tarihi olmayan yahut kimliğinin kökleri kesilmiş bir Türklük meydana getirilmeğe kalkışılmış. Hemen hemen herkesçe mâlum olan bu kimlik sorunu ve onun başlığı altındaki diğer sorunlar hâlledilmesi güç sorunlardır.

Sorun dendi mi akla filosof gelir. Çünkü onun uğraşısı sorunladır. İşte Teoman Duralı da bir filosof olarak bu soruna eğilme ihtiyâcı hissetmiş. Kimlik sorunumuzun nedenleri, nasıl meydana getirildiği, kimler tarafından ne maksatlarla yapıldığı bu kitapta hep tesbît edilmeğe savaşılıyor ve dışarıdan bu işe kalkışanların maksadları derli toplu tesbit edilip bildiriliyor. İçeriden ev halkına dokunanların maksadlarına da işâret edilmiyor değil. Lafın tamâmı delîye denirmiş, vecîzesince, bu işâretten kalkıp gitmek çoğuna mümkündür.

Yazar, kitapta nihâyet çârenin nerelerden bulunacağına değinip umut etmeğe çekiliyor.

Kimlik sorununu ele almak isteyen herkese mutlaka bu kitabı da okumasını tavsiye ederim. Her ne kadar Sayın yazarın nevi şahsına münhasır, yüksek bir dil ve özel bir imlâ kullanımı okuyucu için şaşırtıcı olabilse de, anlaşılmaz değildir. Aksine, bir dil nasıl kullanılır diye sorulacak olsa, bu soruya yanıt veren bir keyfiyettedir bu özellik.

Kitaptan son bir müktebas:

‘’Sağlıklı toplum, sevişme-savaşma dengesi üstüne kuruludur. Burada ‘sevgi’ yakasını ‘kadın’ temsil ederken, ‘savaş’ tarafı, ifâdesini ‘erkek’te bulur. Sevgi ile mücâdele taraflarından biri, ötekisi aleyhine gözle görülür derece zayıflar yahut güçlenirse, toplumun psikososyal dengesi bozulur. Erkek ile erkeklik özelliklerinin tümüyle başat kılındığı toplum, vahşîleşip hûnhârlaşır. Tersine, kadının şefkat, rıkkat ile yumuşaklık niteliklerinin tek geçerakca hâline getirildiği ortamda da yozlaşma ile soysuzlaşma başgösterir. Birinci hâlde, medenîleşmenin iki pâyândâsı, ahlâk ile sanattan yoksun kılınırken; ikincideyse, kişiler, haksızlık ile zulme karşı direnme ile başkaldırma irâdelerini yitirirler. İşte, çağımızın küreselleştirilmiş İngiliz-Yahudî medeniyetinin genelde bütün insanlığa, özelde de, İslâm medeniyet davâsının tarih boyunca çekicisi olmuş Osmanlı Türküne karşı uyguladığı eğitim, öğretim ile iktisât siyâseti, ikinci şıkta ifâdesini bulan hedefe kilitlenmiştir. Mücâdele irâdesini kırmak amacıyla kadın erkekleştirilirken, erkeğin de kadınlaştırılması sûretiyle cinsiyet farklılığının doğurduğu görev bölüşümü alt üst olunmakta, böylelikle de tek cinsiyetli nesillere zemîn hazırlanmaktadır. Cinsiyet farklılığından doğan gerilimin meydana getirdiği ve kutsal saydığımız güvenirlilik, sâdıklık, fedâkarlık ile dayanışma türünden değerler berhava olmaktadır. Zerreleştirilmiş bireyler, beden-nefs varlıklarıyla çırılçıplak ortada kalakalmaktadırlar. Beden-nefs varlıklarıyla ortada çırılçıplak bırakıverilmiş, zerreleştirilmiş bireylere ne sunarsanız onu yerler.  … Onlar toplumu, hele hele ümmet kudretindeki bir toplumu asla oluşturamaz; olsa olsa domuz yahut tavuk çiftliğinin manzarasını sunarlar. Beşerin dünyası, nitekim, bir maşerî domuz çiftliğine dönüştürülmektedir…‘’

206 sayfalık eserin adı, Ispanyol filosof Ortega y Gasset’in ‘’España Invertebrada’’/ ‘’Omurgasızlaştırılmış İspanya’’ adlı, İspanyolların bizimle benzeşen hâllerini kaleme almak için yazdığı eserinden alınmıştır.


Mehmet Aktaş

2017-09-16T15:20:43+00:00

Yazıya Bir Yorum Yapın