Hak Dini Kur’ân Dili – Elmalılı Hamdi Yazır


Eser: Hak Dini Kur’ân Dili

Müellif: Elmalılı Hamdi Yazır


Elmalılı Merhûm ve Tefsiri Hakkında (1)

Merhûm Elmalılı Hamdi Yazır bilindiği üzre Hanefî ve Mâturîdî’dir. Bu husûsiyeti elbette tefsirine de yansımıştır. Elmalılı Tefsirini te’lif’te bazı tefsirlerden faydalanmıştır, Ebussuud, Kadi Beydavi, Keşşaf, Fahruddin er-Razî’nin büyük Tefsiri, Cessâs Ebu Bekr-i Razi’nin Ahkamu’l-Kur’an‘i, Ebu Hayyan‘ın Bahr-i Muhit ismindeki büyük tefsiriyle Nehr-i Marid ismindeki özeti, İbn Cerir et-Taberî’nin Tefsir-i Kebir‘i, Nişâburî’nin tefsiri, Alûsî‘nin büyük tefsiri gibi tefsirlerdir.

Hadiste ise Kütüb-i Sitte, Sahihayn (Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslîm) ve İbnü’l-Esir’in en-Nihaye‘si gibi eserler in elinden düşmediğini söylemektedir.

Özellikle Tefsirinin başındaki Mukaddimesi nefistir. Bu mukaddimenin mahiyeti ise “Kur’ân’ın tercümesi” meselesi hakkındadır. Elmalılı merhûm “Kur’ân tercüme edilebilir mi?” sorusuna net bir cevap vermiştir. Ona göre Kur’ân’ın hiçbir lisana hakkiyle tercümesi mümkün değildir(2). Elmalılı, bu sözünü detaylıca ve doyurucu olarak açıklamıştır ve Kur’ân’ın tercüme edilmesi hakkındaki endişelerini de uzunca dile getirmiştir. Elmalılı’nın endişelerinin ardında o dönemde ortaya çıkan bazı beklentiler yatmaktadır.

En temel kaygısı tercümelerin Türkçe ibadette kullanılma ihtimalidir. Onun için kesin bir ifade kullanarak şöyle demiştir (3):

“Binaenaleyh bunlar Kur’ân’ı tanıtacak bir meâl olsa da Kur’ân hükmünü haiz olamaz, onun yerine konamaz. Meselâ namazda okunamaz.” 

Bir başka endişesi Kur’ân tercümelerinin zamanla Kur’ân zannedileceğini düşünmesidir. لََََ تَلْثِسُ اُ الْحَكَّ تِالْثَاطِلِ “hakkı batılla bile bile hakkı gizlemeyin” (Bakara/42) âyetini tefsir ederken bu endişesini şöyle dile getirmiştir;

“Nice kimseler vardır ki hakaikı ilmiyeyi tahrif ederler, sui eylerler, onları kendi gönüllerine göre evirerek çevirerek çıkarırlar, bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar, bu hal İsrail’de çok vardı, bunlar kendi yazdıkları fikirleri, tercümeleri, aslı Tevrat ile karıştırıyorlar, seçilmez bir hale getiriyorlar.” (4)

Günümüzdeki manzara ise, onun bu endişesinde ne kadar haklı çıktığını göstermektedir. Tabii ki Elmalılı bugünleri görseydi “Keşke haksız çıksaydım da böyle olmasaydı” derdi Allahu alem.

Elmalılı merhum, “tercüme” ile “meal” arasındaki büyük farkı bildiği için, Kur’ân’ın Türkçe’ye çevirisi için “tercüme” sözcüğünü değil “meal” sözcüğünü kullanmıştır ve tarihte “meal” kelimesini bubağlamda kullanan ilk kişidir.

Elmalılı merhûm “tercüme”yi şöyle tarif etmiştir;

“Bir kelamın manasını, diğer bir lisanda dengi bir ta’bir ile aynen ifade etmektir. Terceme aslın manasını tamamen mutabık olmak için sarahatte delâlette, icmalde tafsilde, umumda hususta, ıtlakta takyidde, kuvvette isabette, hüsn-i edada, üslub-ı beyânda hâsılı ilimde sanatta asıldaki ifadeye müsavi olmak iktiza eder.”(5)

Tercümede tam bir eşdeğerliliği öngören bu tanımla Elmalılı Kur’ân’ın hakkıyla tercümesinin imkânsızlığını ifade etmiştir. İşte bu nedenle ona göre Kur’ân’ın tercümesi değil meâli yapılabilir; “Meâl kelimesi de esasen te’vilin me’hazı olan “evl” manasına masdarı mimîdir. Bir şeyin varacağı gaye manasına ismi mekân da olur ki te’vilin hâsılı demektir. Bundan başka meâl bir şeyi eksiltmek manasına da gelir, onun için örfte bir kelâmın manasını her veçhile aynen değil de bir az noksanıyla hâsılına göre ifade etmeğe de meâl denilmiştir. Bizim meâl tabirini ihtiyar edişimizde bu eksiklik haysiyetiyledir.”(6)

Tanımdaki “aynen değil biraz noksanıyla” ifadesiyle tam bir tercümede öngördüğü sarahat, delâlet, icmal, tafsil, umum, husus, ıtlak, takyid, kuvvet, isabet, hüsn-i eda, üslub-ı beyân, cihetlerindeki eksiklikleri kastetmektedir.

Elmalılı Tercümelerin Kur’ân gibi anlaşılmasını engellemek için bu kavramı kullanmış olsa da yine de endişelidir. Ona göre meâl tabiri bile mahzurdan salim değildir.(7)

Bu konudaki uyarıcı çabaları yanında okurlarından meâlini Kur’ân olarak algılamamalarını rica etmiş,(8) Kur’ân tercümelerini doğru bir tasavvur ve bilinçle okumalarını istemiştir;

“Doğrusu Kur’ân’ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usulüyle Arapça yolundan ve rivayet edilen tefsirlerden anlamaya çalışmaları zarurîdir. Kur’ân’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek ahkâm istinbatına, mesele münakaşasına kalkışmamalıdır. Bunu imanı olanlar yapmaz, kendini bilen ehli insaf da yapmaz. Kur’ân’dan bahsetmek isteyenler onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Maamafih öyle kimseler görüyoruz ki Kur’ân’ı harekesiz olarak şöyle dursun harekesiyle bile dürüst okuyamadığı halde onun ahkâm ve maanisinden içtihada kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki; Kur’ân’ı anlamıyor ve tefsirlere müfessirlerin te’villeri karışmıştır diye onları da kâle almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’ân’ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor, düşünemiyor ki okuduğu tercümeye âlim müfessirlerin te’vili değilse cahil mütercimim re’yi ve te’vili, hatası, noksanı karışmıştır.”(9)

Elmalılı Kur’ân tercümesinin mahiyetinin, fonksiyonlarının ve yukarıda bahsettiğimiz sonuçlarının farkındadır. Bu bilinç onda bir çeviri etiği oluşturmuştur. Bu nedenle tercümenin nasıl yapılması gerektiği sorusunu Kur’ân tasavvuru ile birlikte değerlendirmiş, diğer yandan menfi sonuçları engelleyecek yaklaşımlar sergilemiştir. Tercüme metodolojisine yönelik bilimsel tespitleri yanında mütercimin sorumluluklarına da değinmiştir.

Elmalılı bu konuda teorik açıklamalar yapmakla beraber kendi çeviri yöntemini bu bilinçle oluşturmuş ve tercümede tatbik etmiştir. Metni kaynak dilde anlama aşamasında klasik kaynaklara başvurmuş, tahliller yaparak tercihte bulunmuştur. Anlamı hedef dile aktarma aşamasında da manayı en az kayıpla ifade edecek sözcüğü bulma gayreti içinde olmuştur.

Bu bilinç onun metin tasavvurunun sonucudur. Metin tasavvurunun en önemli unsuru lafızların manaya delalet keyfiyetidir. Son dönemde yaygın olan bir başka paradigmanın ifadeleriyle “göstergelerin gösterenle olan ilişkisidir.” Elmalılı anlama, yorumlama ve çevirme işleminin temelini oluşturan bu konuda açık ifadeler kullanarak kendi tasavvurunu ortaya koymuştur. Ona göre Kur’ân metninin en küçük birimi olan harfler sonra kelimeler, âyetler, sureler ve hatta Kur’ân bütünlüğünde her bir cüz’ün diğeri ile bir tenasübü vardır. Bu tenasübe göre anlam katmanları ortaya çıkmaktadır.

Elmalılı delâlet çeşitlerini “delâleti vaz’iye ve lisaniye, delâleti akliye ve mantıkiye ve delâleti tabiiye ve zevkiye” olarak üç şekilde ele almıştır. “Umum için delâleti vaz’iyenin, ulema için delâleti zevkiye ve fıtrıyenin ehemmiyeti büyüktür. Ve terceme ile lisan değiştiği zaman bittabi birinci ile üçüncüde zayiat pek çok olur. Ve bundan delâleti mantıkiye de müteessir bulunur.”(10)

Elmalılı’nın bahsettiği ve bir mütercimin mutlaka bilmesi gerektiğini düşündüğümüz delâlet çeşitleri metnin tenasübü ve nazmı ile ilgilidir. Ona göre Kur’ân metninin küçükten büyüğe bütün cüzleri arasında zahir veya hafi, lâfzî veya manevî birçok açıdan tam bir tenasüb ve nizam-ı beliğ vardır. Bunları bilmek için başta Nahiv ve Belâğat olmak üzere birçok ilme ihtiyaç duyulur.

Tercümede nelerin aktarılıp nelerin aktarılamayacağını bilmek mütercimin ve tercümenin güvenirliliğini ortaya çıkarır. Metnin lafzî özelliklerinden ve anlam katmanlarından habersiz kimselerce yapılmış bir tercüme ile yukarıda zikredilen şekilde bir metin tasavvuruna sahip mütercimin çevirisi elbette birbirinden farklı olacaktır.

Kur’ân’da her bir kelimenin manayı aktarmak için kasten seçildiği şeklinde bir tasavvura sahip olan Elmalılı’nın okurları doğru bilgilendirme prensibi, Kur’ân’ın anlamını mümkün olduğunca kaynak dildekine en yakın bir lafız ve üslupla aktarma gayreti gibi yaklaşımları onun çeviri etiğine sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca çeviri sürecinin arka planını paylaştığı bazı yerlerde çeviri etiği açısından önemli ifadeler kullanmıştır.

Meselâ bir kelimeye veya ifadeye vereceği bir karşılık kendisince çok makul ve münasip gözükse de bunu yeterli görmemiş bilakis bu kelimenin kaynak dil Arapça’da bu anlama gelip gelmediğini araştırmıştır. Kelimenin lügatlerdeki anlamlarını, ilgili rivayetleri ve müfessirlerin görüşlerini dikkate almış sonuç olarak bir tercihte bulunmuştur. Türkçede bulduğu karşılıkların manayı daraltacağı endişesi taşıdığında kelimeyi Arapça aslı ile koruyup tefsirinde genişçe izah etmiştir.

Elmalılı merhûm, ayetlerin tefsirleri için farklı mânâ boyutları aradığında ilk başvurduğu mutasavvıf genellikle Muhyiddîn-i İbn Arâbî (k.s.) olmuştur. Meselâ “Arş” konusunu işlerken Fütûhât-ı Mekkiyye‘den uzun alıntılar yapmıştır. Zaman zaman da İbn Arâbî’yi ilmi ölçüler çerçevesinde eleştirmiştir.

Kaleme alınan tefsir tasavvufî tefsir vadisinde olmasa bile tasavvuf kültürünü ve tasavvuf ıstılahlarını kullanmak durumundadırlar. Çünkü asırlar içinde oluşan İslamî kültür yelpazesinin en canlı tonlarından biri de tasavvuf neşvesidir. Bunun ötesinde zikir, şükür, tefekkür, nefis terbiyesi, Allah’a yakınlık, zahir, batın gibi birçok konunun izahında sûfîlerin katkılarını “yok saymak” mümkün değildir. Bu noktadan Hak Dini Kur’an Dili’ne bakıldığında fena-beka, ricaullah, zuhur, tecelli, tezkiye, fakr, vuslat, istiğrak, ehlullah, cihad, halk-ı cedid, evliya, tebettül, şeriat, hakikat, sekinet, kalp gözü, tevhid-i zat, ilham, keramet, nefs-i mutmainne ve aşk gibi bir çok tasavvuf ıstılahıyla ilgili bazen de kısa açıklamalarla karşılamaktadır.

Elmalılı merhûm, bazı ayetlere ve ayetler arasındaki bağlantılara “bir zevk-i tasavvuf ile” bakmış ve muhataplarına bazı tasavvufî tefsirlerde dahi bulamayacağımız bir coşkunlukla seslenmiştir.

Elmalılı merhûm tefsirinin 2731. sayfasında, Evliyayı “Allah’a taatle tevellâ eder, Allah da kendilerine kerametle tevellâ eder olan kimseler” şeklinde tarif edmiş, tasavvufî hayatın temel tasniflerinden biri olan ilme’l-yakin, ayne’l-yakin, hakka’I-yakin ıstılahlarını da tefsirinde işlemiştir.

Elmalılı merhûm ayetlerin işârî/tasavvufî tefsirleri bağlamında her ne kadar İbn Arâbî‘den faydalanmış olsa da, İbn Arâbî’ye nisbet edilen “Vahdet-i Vücûd” görüşünü de kısmen eleştirmiş, kısmen de doğru bulmuş, yani bir bakıma bu görüşün yanlış anlaşılan vechini düzeltmiştir diyebiliriz. Elmalılı‘nın Vahdet-i Vücûd ile ilgili geniş izahı Bakarâ sûresinin 165. ayetinin tefsirinde yer almaktadır. O geniş izahtan kısa bir kesit şudur;

“Bu olsa olsa taik-ı ma’rifette kat merhil eylemiş havass için mezu-ı bahs olabilir. Ve bizim nazanmızda tevhid-i vücud ale’l-ıtlak münker değil belki keşfen müspettir.”

Elmalılı merhûm, zaman zaman İbn Arâbî‘yi, zaman zaman İmam Gazzâlî‘yi, yer yer bazı Sûfîleri de ilmî ölçüler çerçevesinde tenkid etmiştir.

Meselâ, sayfa 4111’de Meleklerin Âdem (a.s.)’a secde etmesi meselesinde ve sayfa 4634’te İnşikâk-ı Kamer meselesinde İbn Arâbî‘nin bazı sözlerini tenkid etmiştir.

Yine sayfa 3521’de Nûr sûresinin tefsirinde İmam Gazzâlî‘nin “Mişkâtu’l-Envâr” adlı eserinden uzun alıntılar yaptıktan sonra “Gazzâlî‘nin bu nurlu sözleri hoştur” ifadesi şu tenkidi ilave etmesine engel olmamıştır. ” …Yalnız bu son noktada Gazzâlî, izafî mukabili olan hakikat ile mecaz mukabili olan hakikatı karıştırmıştır. Şüphe yokki nuru yapan nurun fevkındedir”

Ezcümle, Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı eseri, asıl gerçek hazinelerden birisidir.

Şükrü Yaşar 


Dipnotlar 

1- Bu inceleme yazısının hazırlanmasında Prof. Dr. Mustafa Kara’nın “Hak Dini Kur’ân Dilinde Tasavvuf Kültürü Üzerine” adlı makalesinden ve Prof. Dr. Ishak Özgel’in “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Tefsirinde Çeviri Etiği ve Teknikleri” adlı makalesinden faydalanılmıştır.
2- Hak Dini Kur’ân Dili, Mukaddime, C. 1, s. 16
3- Hak Dini, C. I, s. 14.
4- Hak Dini, C. I, s. 14.
5- Hak Dini, C. I, s. 9.
6- Hak Dini, C. I, s. 9. Bu tanım daha sonra birçok Tefsîr Usûlü kitabında ve Kur’ân çevirilerinin önsözünde bu anlamda kullanılmaya başlanmıştır.
7- Hak Dini, C. I, s. 14.
8- “Binaenaleyh okuyanlardan tekrar tekrar rica ederim ki; Kur’ân’ı bu yazdıklarımdan ölçmeğe kalkmasınlar.” Hak Dini, C. I, s. 19.
9- Hak Dini, C. I, s. 19.
10- Hak Dini, C. I, s. 51.

2017-12-26T15:33:47+00:00

Yazıya Bir Yorum Yapın