Hadis-i Şerifleri Hevâya Arzetmek

Hadis-i Şerifleri Hevâya Arzetmek

“Kur’ân’a gitmek”, “Kur’ân’dan ilham almak” , “Kur’ân’ı yeniden anlamak” …

Bunlar gibi dışı süslü ama içi boş söylemleri son yıllarda sıkça duyar olduk, lakin bugüne dek bu söylemler ile eylemlerin birbirine denk düştüğünü görebilmek ne mümkün?!

Modern zamanlarda, bazı kimseler “Kur’ân’ın Ruhu” , “Kur’ân’ın süzgeci” gibi sloganlarla ve farklı gerekçelerle Hadislerin Kur’ân’a arzedilmesi gerektiği ile ilgili birtakım iddialar ortaya attılar. Son zamanlarda daha da yoğunlaştığını müşâhade ettiğimiz bu iddialarda oryantalistlerin etkisi büyüktür.  Hadislere karşı menfî tavır takınanlar genel olarak iki kısma ayrılıyor; sahih olsun zayıf olsun bütün hadisleri, dinî bir delil niteliği taşımadığı gerekçesiyle toptan red eğiliminde olanlar (ki onlar kendilerini ‘Kur’ân Yeter’ci olarak takdim ediyorlar) ve diğer kesim ise Hadisin dinî kıymetine inandıklarını söyledikleri halde sıhhatine, güvenilirliğine şüphe ile bakanlar şeklinde iki kısımda incelenebilir.

 Usûlsüzlük, Vusûlsüzlüktür

Birinci kısım herhangi bir usûl, metod kaygısıyla hareket etmediği için, Kur’ân dışında bir kaynağı kabul etmeyip, hadis sahih hatta mütevatir bile olsa red eğilimindeler ve bunu her platformda açıkça ifade ediyorlar. Peygamber (s.a.v.)’in Din ile ilgili olarak Kur’ân dışında hiçbir şey tebliğ etmediğini, Kur’ân’ı açıklama (beyân), öğretme yetkisi bulunmadığını, herhangi bir hüküm koymadığını, koyamayacağını iddia etmektedirler. Bu bakımdan Peygamber (s.a.v.)’in tebyîn vasfını devre dışı bırakarak,  O ‘nu ‎(s.a.v.) bir postacı mesabesine indirgemektedirler. Buna örnek olarak Hindistan’da ortaya çıkmış olan “Kur’âniyyûn” ekolü ve ülkemizde ise “Kur’ân Yeter”ciler olarak bilinen, Edip Yüksel gibi şahıslar ve takipçileri zikredilebilir.

İkinci kısmın ana problemi ise Hadisin dinde delil oluşu, değeri değil; sıhhatinin, sübûtunun tesbitinde kullanılan tarihî metodların (Hadis usûlü’nün) ve hadisin naklindeki beşer unsurunun güvenilirliği meselesidir.

İkinci kısma göre, Muhaddisler Hadis’in sıhhatini tesbitte metin tenkidine hiç önem vermeyip(!) sadece sened tenkîdi ve tedkîkiyle yetinmişlerdir ve bu metod sebebiyle uydurma bile olsa birçok rivayet, sahih muamelesi görmüştür. O halde hadislerin sıhhatinin, güvenilirliğinin tesbiti için yeni(!) bir metoda ihtiyaç vardır. Hadislere karışı menfî bir tavır içerisinde olan bu iki kısım iddia sahipleri, yer yer birbiriyle iç içe geçmiş bir görünüm arzetse de, yani hadislerin sıhhati konusuna şüpheyle yaklaşanlar, bu gerekçeyle hadislere güvenilemeyeceğini düşünüp, hatta iddia edip, Hadisleri devre dışı bırakarak sadece Kur’ân’ı esas almak gerektiğini öne sürmektedirler. Yine, ikinci kısım iddia sahiplerinin bir kısmı Kur’ân’a uygun gördükleri(!) bazı hadisleri kabul etmektedirler.

Bu ikinci kısım iddia sahipleri, Hadisin sıhhatini tesbit konusunda en güvenilir metodun “Kur’ân’a arz” olduğunu öne sürmektedirler. Eski metodların geride bırakılması gerekmektedir ve bir rivâyetin sıhhatini tesbit için Kur’ân’a arzettikten sonra eğer uygunsa alınmalıdır, değil ise çöpe atılmalıdır.

Aslında bu iki kesimin iddialarına daha yakında baktığımızda temelde pek bir fark olmadığı anlaşılıyor. Hadisleri tümden reddederek “Kur’ân bize yeter” diyenler ile “Hadisleri Kur’ân’a arzederiz, uyanı alırız uymayanı atarız” diyenler söylemde farklılık arzetse de eylemde ve sonuçta aynı maksat ve aynı argüman üzeredirler. Çünkü Hadisleri Kur’ân’dan anladıklarına arzedenler, o hadis Kur’ân’a uygun ise kabul ediyorlar, bunu yaparken de Hadisin muhtevası, içeriği aynen Kur’ân’da da geçiyorsa onaylıyorlar, Kur’ân’da yoksa onu da reddediyorlar. Bu durumda söz konusu rivayet kendi Kur’ân anlayışını teyit ettiği için memnuniyet ifadesi olarak lütfedip “Tamam bu hadis bana uyuyor” diyerek sadece teyit amaçlı bir onayda bulunuyor ve kenara koyuyor. Lakin hadisin hiçbir işlevi, fonksiyonu, yaptırımı kalmıyor onun nezdinde. Çünkü ona göre söz konusu muhteva zaten Kur’ân’da var. Sonuç itibariyle, Kur’ân yeter’ciler ile Hadisleri Kur’ân’dan anladıklarına arzetme heveslileri arasında   -görüldüğü üzre- pek bir fark yok. Biri eve ön kapından girerken diğeri aynı ev arka kapıdan giriyor.

Hepsi de Kur’ân’a (!) Dayanıyor

Hadislere karşı –öyle yada böyle- menfi tavır içinde olan kesimleri/şahısları bir arada incelediğimizde, ilk dikkatimizi çeken hepsinin de ortak noktasının usulsüz, metodsuz davrandığıdır.

Tanıdık simâlardan isim vermekte fayda olduğunu düşünüyorum; misal A. Bayındır “Allah geleceği bilemez” derken Kur’ân’a dayanıyor, bir başkası İ. Eliaçık ve Y. N. Öztürk “Kur’ân’da namaz yoktur, oruç yoktur, Kur’ân aslında Deizm’i savunur” derken yine Kur’ân’a dayanıyor, E. Yüksel Kur’ân’ın metni dışındaki tüm kaynakları reddederken ve hatta bazı Kur’ân ayetlerini bile reddederken yine Kur’ân’a dayanıyor. Tarihselci kesimden İ. Güler ise bazı Kur’ân ayetlerinin Kur’ân’a aykırı olduğunu öne sürüp Kur’ân’dan çıkarılması gerektiğini söylerken, aynı argümanlara sahip olan M. Öztürk Kur’ân kıssalarının mitolojik olduğunu, Kur’ân’daki bazı hükümlerinin geçerliliğini yitirdiğini söylerken yine Kur’ân’a dayanıyor. Buna mukabil bir taraftan Peygamberimiz (s.a.v.)’den, Sahabe’den ve Seleften bizlere tevarüs eden İ’tikâdî birçok hususu Kur’ân’a dayanarak reddeden A. Bayındır, C. Taslaman, M. Okuyan, M. İslamoğlu, H. Kırbaşoğlu gibi isimler, Tarihselcilerin bu iddialarına ve E. Yüksel’in 19 teoremine itiraz ederken yine Kur’ân’a dayanıyor.

Kur’ân’ı, asrın idrâki olan Sekülerizm’e söyletme telaşıyla kıvranan bu zevat sayesinde, tamamen bir gökkuşağı cümbüşü seyreyliyoruz adeta.

Dikkat çekici olan şu ki; hepsi de karşı tarafın argümanlarını “Bu Kur’ân’a aykırıdır” diyerek reddedip, birbirleriyle çelişmelerine rağmen, her biri kendi iddialarında  –istisnasız-  Kur’ân’a dayanıyorlar, Kur’ân apaçık(!) ve anlaşılır (!) bir kitap olduğu halde! Bu şahısları takip edip, onların peşlerinden gidip te “Kur’ân apaçık ve anlaşılır bir kitap iken, bunca birbirinden farklı Kur’ân anlayışı nasıl oluyor da kendine Kur’ân’ı refere edebiliyor, Kur’ân her birine nasıl referans olabiliyor?” diye sorma gereği hissetmiyorlar. Minel garaib.

Ve bu şahısların hepsi de “Kur’ân’da herşey vardır, Kur’ân bize yeter” dedikleri halde, Sünnet müktesebatının –neredeyse- on katı bilgi ve müktesebât ile insanların karşısına çıkıp, Kur’ân’ı anlatıyorlar, tefsir ediyorlar, Kur’ân’ı anlama metodu kabilinden kitaplar yazıp dersler, seminerler veriyorlar.

İslâm ümmeti, bu arızî durumu tarihte de yaşamış, tecrübe etmişti elbette. Dileyen İslâm tarihinin “bid’ât fırkalar çöplüğü müzesini” – ilgili kaynaklardan-  ziyaret edebilir.

Kötü bir oryantalist kopyası olan bu arızî Kur’ân ve Sünnet anlayışlarının ana omurgasını oluşturan temel fikirlerin kaynağına indiğimizde ise, bu şahısların/görüşlerin fikir ataları olarak karşımıza hep,  İ. Goldziher, J. Schacht, M. Watt, S. Hurgonje, R. Paret, H. Juynboll, A. Sprenger, Ebu Reyye, Cabirî, Arkoun, Fazlur Rahman gibi isimler çıkıyor her seferinde.

Yani,  Oryantalizmi tanımlayan ilk oryantalist olan Edward Said’in deyimiyle;

Sömürgeciliğin, emperyalizmin keşif kolu olan oryantalistler… Ve,  –İmam Kevserî’nin deyimiyle- Oryantalizmin, Batı’nın bulanık suyundan beslenen yerli uzantıları olan modernistler…

Birçoğumuz ise Haçlı Seferlerini tarihte yaşanmış bitmiş bir hadise zannetmekteyiz hala ne yazıkki…

Zihni modern tasallutla iğdiş edilmiş âvam tabakasının kulağında hoş bir tını bırakacak sloganlarla, her fırsatını bulduklarında Sahabeye, Selefe, Sünnete, saldırmayı, sövmeyi meslek edinmiş olan bu gürûh, bir Peygamber(!) veya kurtarıcı edâsıyla Dini yeniden, yeni baştan keşfettikleri(!) için; Sekülerist,  materyalist çağın kurbanı zihinler tarafından baştacı ediliyorlar.

 “Ver-Kurtul” Kolaycılığı

Bu vahim durumun detaylarını başka bir yazıya erteleyerek konumuza dönecek olursak;

Günümüzde moda bir söylem haline gelen “Hadislerin Kur’ân’a Aykırılığı” teziyle insanlar, beğenmedikleri, modern zihin yapılarıyla, dünyevî din ve hayat algılarıyla, çağdaş düşünce konforlarıyla çelişen, çatışan ya da anlamakta güçlük çektikleri hadisler karşısında işin içinden sıyrılıvermektedirler. Bunda Batı’lıların, müsteşriklerin çokça eleştiri yönelttiği birtakım İslâmî hükümlerin, uygulamaların da izahında güçlük çektikleri için, kendilerince çok kullanışlı olan “ver-kurtul” mantığıyla hareket etmektedirler. Modern insan, kolaycılığa düşkün olduğu için, anlamaya çalışmak (fıkhetmek), araştırmak, düşünmek, incelemek, fehmetmek gibi ilmî ve yorucu faaliyetleri göze alamıyor ya da bunlarla vakit kaybedeceğini düşünüyor ve bu sebeplerle bu ilmî faaliyetlerden imtinâ ediyorlar. Birileri birtakım iddiaları, süslü ambalajlar içindeki söylem ve sloganlarla modern Müslümanın önüne koyuyor, kolaycılığa alışmış olan modern Müslüman da bu iddiaları hemen alıp kabulleniyor, benimsiyor. Bu iddia sahipleri Hadisleri –hiçbir usûl ve metod gözetmeksizin- işine gelen ayetlerin zâhirine arzederek inkâr kolaycılığını seçiyor. Mesela, bazı gaybî haberler içeren rivâyetleri reddetmek için, siyâk-sibâk bütünlüğüne ve ilişkisine bakmadan, bütüncül bir okuma faaliyetinden uzak şekilde, “Ben sadece bir beşerim”[1] ve/veya “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem[2] gibi ayetlere arzediyor ve bunu yaparken Allah’ın razı olduğu elçilerine bir kısım gaybı bildireceği ile ilgili ayetleri [3] ise görmezden geliyor.

Bu örnekte de görüldüğü üzre, “Hadislerin Kur’ân’a Arzı” söylemini dillendirenlerin sıklıkla düştüğü en önemli hata budur; yani Kur’ân’ın bütünlüğünü ıskalamak.

İçine düştükleri bir diğer hata ise “kesinlik” kavramına hiçbir şekilde dikkat etmemeleri, hükmü şüphe üzerine binâ etmeleridir.  Herkes aklınca ve keyfemâyeşâ aykırılık görüp, bunun “kesinlik” arzedip etmediğine hiç aldırış etmemektedirler.  Bu ise, Din gibi en hayâtî meselede ortaya koyulan çok vahim bir arızadır.

Ayrıca bu kimseler Hadisleri reddederken “Hadisler zannîdir, zan ifade ettikleri için şüphelidirler” diyip, sonra da şüphelendiği her hadisi Kur’ân’dan anladıklarına arzetmektedirler. Halbuki rivayetlere karşı kendisinde oluşan şüphe de zannîdir, Kur’ân’dan anladıkları da zannîdir. Bu ameliyenin akla, mantık kurallarına aykırı oluşu, her fırsatta Kur’ân’da aklı kullanmaya atıfta bulunan ayetleri peşpeşe sıralayarak aklını mutlaklaştırmaktan keyif alan bu gürûhun içine düştüğü başka bir garâbet ve çelişkidir.

Modern Müslüman, her gördüğü zâhirî aykırılık şüphesinde basit mantık hataları yapmaktan da hiç rahatsız değildir. Hadisleri tartışmak söz konusu olduğunda, mantık hataları yapmak bile meşruiyet kazanıverir onların gözünde.

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki; Kur’ân’ın sübutunun kat’î oluşu,  bu şahısların Kur’ân’dan anladıklarının da kat’î oluşu anlamına gelmez kesinlikle. Kur’ân’da birçok ayet vardır ki sübutu kat’î fakat delâleti zannîdir. Bununla beraber Sübûtu da delâleti de kat’î olan ayetler ise, o ayeti okuyup ayete anlam yükleyen kişinin anladığı şey/yüklediği anlam da artık zannî konumuna ircâ etmiş olur.

 “Zikir/Kur’ân” Nasıl Korunmuştur?

“Kur’ân’a Arz” metodunu sloganlaştıran zümre; sıkça atıfta bulunduğu “Zikri biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz[4] ayeti gereği Kur’ân’ın korunmuş olduğunu öne sürerek Kur’ân’dan anladıklarının da korunmuş olduğu, şüphesiz doğru olduğu vehmine kapılmaktadırlar. Evet, ayete göre Zikrin/vayhin/Kur’ân’ın korunmuşluğu, hem lafzının hem de manasının korunmuş olduğu hakikatini ortaya koymaktadır. Kur’ân’ın korunmuş olan lafzı mushafta ise, korunmuş olan manası nedir, nerededir? Lafzı koruyan mushaf/metin ise, mushafı metni bugüne kadar bozulmadan bizlere ulaştıran koruyucu unsur nedir? Peki, Kur’ân’ın manasını koruyan nedir?

Ayrıca zikrin/vahyin korunmuş olması dolaylı olarak,  -lisandaki  dezenformasyonları, değişimleri, çağın değişimi ile meydana gelen anlam kaymalarını, daralmalarını göz önüne alarak- Fasih arapçanın, nüzul sürecindeki Arap gramerinin, edebiyatının da korunmuş olması gerekmez mi? Zira, ikiyüz yıl önce konuşulan Türkçe ile bugün konuşulan Türkçe arasında nasıl bir fark olduğunu göz önünde bulundurursak, bir lisanın nasıl bir dezenformasyona, yabancılaşmaya maruz kalabileceğini de kavrayabiliriz. Şu halde, Kur’ân’ı doğru anlayabilmek için, inzâl olduğu dönemde konuşulan yazılan fasih Arapçanın, dilbilgisi/gramer yapısının, Arap edebiyatının da bilinmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.  Kur’ân’ı doğru anlama adına ortaya koyulan faaliyetlerde göz önünde bulundurulması gereken en önemli husus Arap dilinin/lisanının gramer yapısı, dilbilgisi kuralları, edebiyatı gibi unsurlardır. Bilindiği gibi, Arapça, yapısı itibariyle mecâz, kinâye gibi ifade türlerini bünyesinde barındıran bir lisandır. Bu bakımdan,  Arap dilbilgisi, kuralları, gramer yapısı, edebiyatı, özenle hazırlanmış hacimli kaynaklarda 1200 yıl önceden kayıt altına alınmıştır. Arapça kelimelerin o döneme ait anlamlarını belgeleyen şiirler, deyimler, metinler büyük bir titizlikle günümüze kadar korunarak gelmiştir. Hicrî 2. ve 3. Yüzyıldan itibaren dönemin büyük dil bilimcileri, lügat âlimleri tarafından Arap dilbilimine ait temel gramer ölçülerini, Arap diline/lisanına ait tüm verileri, malzemeleri –oturdukları yerden değil- bütün Arap coğrafyalarını tek tek dolaşarak öz Araplardan, özellikle bedevîlerden, Arap köylerinden, henüz yabancı topluluklarla kaynaşmamış öz Araplardan, kelimelerin, deyimlerin saf haliyle hangi anlamda hangi bağlamda kullanıldığını tespit edip kitaplara kaydederek ilk dönemin saf, fasih Arapçasını korumuşlardır.

İşte bu sebeplerle, Kur’ân’ın orijinal/aslî anlamını bulabilmek için bu kaynaklara, Abdurrezzâk, İbn Cüreyc, Ferrâ, Taberî gibi ilk dönem müfessirlerinin tefsirlerine müracaat etmek kaçınılmaz bir zorunluluk olmaktadır.

Yüce Allah, Kur’ân’ın lafzını koruduğu gibi, manasını da korumuş, bunun için gerekli olan bütün vasıtaları, şartları oluşturmuş, buna mani olabilecek, tehdit oluşturabilecek bütün unsurları da bu ümmet vasıtasıyla bertaraf etmiştir.

Kur’ân’ın hem lafzının hem de manasının korunmuş olması bağlamında, bir kimse, “geçmişte Kur’ân’a verilen anlam artık bugün geçerliliğini yitirmiştir, bugün Kur’ân ayetlerine yeni anlamlar verilmelidir, yeniden yorumlanmalıdır” diyemez. Çünkü bunu söylediği takdirde, Kur’ân’ın korunmuşluğu gerçeğine aykırı düşmüş olur.  (Bu bakımdan, bazı Kur’ân ayetlerinin günümüzde geçerliliğini yitirdiği, dolayısıyla tarihsel olduğu yönündeki vehimleri bakımından, tarihselcilerin düştüğü çelişkinin izahı mümkün değildir. Elbette bu başka bir yazının konusu.)

Kur’ân’ın, vahyin korunmuş olması, istisnasız onu her okuyanın anladığı şeylerin de korunmuş olduğu manasına gelir mi? Eğer evet denilirse, İslâm tarihi boyunca ortaya çıkmış, birbirinden farklı i’tikâdî görüşlere, birbirinden farklı Kur’ân anlayışlarına sahip olan onlarca fırkanın, zümrenin varlığı nasıl/neyle izah edilebilir?  Yukarıda şahıs ismi zikrederek verdiğimiz örneklerde çoğunun birbiriyle çelişmesine rağmen hepsinin de Kur’ân’a dayanıyor oluşunun izahı mümkün müdür?

Kur’ân ayetleri hakkında, hele ki İmana, i’tikâda taalluk eden bir meselede, iki farklı/zıt görüşün ikisi de doğru olabilir mi? Olamaz ise, hangisinin doğru olduğunu belirleyen şaşmaz ölçü nedir?

Bir kimse herhangi bir iddiasına refere etmek mahiyetiyle herhangi bir ayeti öne sürmesi, iddiasını meşru kılar mı? Bu mantık ile hareket edersek,  mesela Sahabeden Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Mua’viye (r.a.) arasında gerçekleşen Hakem olayı esnasında ortaya çıkan üçüncü bir grup olan Haricîler “Hüküm Allah’a aittir” ayetine dayanarak Hz. Ali (r.a.)’ı, Hz. Mua’viye (r.a.)’ı ve her iki taraftaki tüm sahabeyi hakem tayin ettikleri iddiasıyla tekfir etmişlerdir. Bunu yaparken “Biz ayete dayanıyoruz” demişlerdir ve evet iddialarını/tekfirlerini ayetle delillendirmektedirler. Bu iddiada bulunurken ayet öne sürmeleri, onların iddiasını haklı kılar mı? Elbette buna evet diyebilmek mümkün değildir. O halde herhangi bir kimse herhangi bir iddiada bulunurken iddiasını herhangi bir ayetin lafzı, ayetten anladığı mana ile desteklemeye çalışması, o kimsenin iddiasının doğru olduğu anlamına gelmez.

Kur’ân’ı doğru anlama noktasında, “Kur’ân geçmişte tam anlamıyla anlaşılamamış, manası mesajı çarpıtılmış, biz bugün elimizdeki yeni imkânlarla ve modern çağın getirdiği yeni bilimsel veriler vasıtasıyla en doğru haliyle anlayacağız” iddiası, ayakları yere basmayan, tutarsız, içi boş bir slogandan ibarettir.

(Devam edecek…)


Dipnotlar:

[1] Kehf/110;  Fussilet/6

[2] En’âm, 50; Hûd, 31

[3]  el-Cinn, 26-7; Yûsuf, 37; Âl-i İmrân, 49; el-Enfâl, 7, 9; el-Feth, 15; et-Tahrîm, 3  v.d.

[4] el-Hicr, 9

Paylaş, Haberdar Et:


Şükrü Yaşar

Yazarın şu ana kadar yazılmış 17 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ