Musellem İslami İlimler Forumuna Hoş Geldiniz

Musellem İslami İlimler Forumu

Gönderen Konu: ABDÜLHAMİD’İN HAL FETVASI YAHUT İSLÂMCILIK VE ULEMA JÖNTÜRKLÜĞÜ  (Okunma sayısı 310 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 15, 2018, 01:19:36 ÖÖ
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 52
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle
ABDÜLHAMİD’İN HAL FETVASI YAHUT İSLÂMCILIK VE ULEMA JÖNTÜRKLÜĞÜ

Uzun süredir Türk siyasî düşünce tarihinin gündeminde cevap aranan önemli bir soru var: İslâmcılık cereyanı içinde mütalaa edilen Elmalılı Hamdi Efendi, Mehmet Âkif, Bediüzzaman Said Nursi, Sait Halim Paşa, Mustafa Sabri Efendi gibi zevat nasıl Sultan Abdülhamid ve istibdat muhalifi olur?

Sultan Abdülhamid’in II. Meşrutiyet’in ilanından 9 ay sonra, 31 Mart (13 Nisan 1909) hareketinin akabinde hal edilmesi hiç şüphesiz yakın dönem Türk siyasî tarihinin dönüm noktalarından biridir. Aslında biraz daha yakından bakılınca 31 Mart’ın, Sultan Abdülhamid’in iktidarı açısından sürecin sonu olmak bakımından bir önemi haiz olduğu görülecektir, yoksa II. Meşrutiyet’in ilanıyla aslında bir devir, sayfalarını zaten bir daha açılmayacak şekilde kapatmıştı.

33 yıllık devr-i Hamidî, Hürriyet’in ilanı yahut 10 Temmuz inkılabıyla (23 Temmuz 1908) bitmişti; ama bitiş şekilleri ve bu süreçte aktif rol alanların kimlikleri, tavırları ve konumları siyasî düşünce tarihimiz açısından, hatta bugün Türkiye’de olup bitenleri anlamak bakımından hala önemlerini koruyorlar diyebiliriz. Bunlardan biri halife-sultanın hal fetvasının metni, yahut tabiri caizse hal üzerinden ulema da devreye sokularak ‘dinin siyasete alet edilmesi’dir.

Fetva metinleri teknik olarak belli kişileri ve tasrih edilmiş belli olayları anlatmaz, gayrışahsîlik ve umumîlik esastır; bu yüzden soru şeklinde genel bir meseleyi tasvir ve tahkiye eder ve olur veya olmaz şeklinde onun fetvasını ister. Hal fetvası da Zeyd (fetvaların umumî erkek kişisinin adı) üzerinden düzenlenmiştir.

Önce bu fetvanın sadeleştirmesini okuyalım (orijinalinin Latin harflerine aktarılmış hali derkenarda mevcuttur); çünkü üzerinde duracağımız konular arasında Sultan’a kimler tarafından, ne türden suçlar atfedildiği ve bunun nasıl bir dil ve üslupla yapıldığı da vardır:

Mesele: İmamü’l-müslimîn yani halife olan Zeyd bazı mühim şer’î meseleleri dinî kitaplardan çıkarmış, bu kitapları men etmiş, yırtmış, yaktırmış; devletin hazinesindeki paraları saçıp savurmuş, israf etmiş; şer’an caiz olmayan bazı hukukî-siyasî tasarruflarda bulunmuş ve şer’î bir sebep yokken bazı insanları öldürmüş, hapsetmiş ve yönetimi altındakilerin bir kısmını sürgüne göndermiştir. Bu ve benzeri zulümleri yapmayı itiyat haline getirmiş olmasına rağmen (II. Meşrutiyeti ilan etmekle) doğru yola gireceğine söz vermiş ve yemin etmişken (31 Mart’ı tertip etmekle) kendisinde yeminini bozduğunu gösteren haller zuhur etmiş, Müslümanların işlerine bütünüyle halel verecek büyük fitne çıkarmakta ısrar etmiş ve Müslümanların birbirlerini öldürmesine sebep olmuştur. Müslümanların haklarını korumak ve zulmü önlemek görevleri olan Müslüman yetkililer (31 Mart’ın akabinde duruma hakim olarak) bu Zeyd’in zulmünü ve haksızlıklarını ortadan kaldırdıktan sonra Müslüman beldelerin çoğundan peşpeşe gelen haberler onu artık (hilafetten) hal edilmiş kabul ettiklerini göstermektedir. Zeyd halife olarak makamında bırakılırsa bunun Müslümanların zararına olacağı muhakkaktır, zevâl bulmasında, yani hilafet-saltanatının bitmesinde ise Müslümanların salahı ve kurtuluşu ümit edilebilir. Bu durumda Zeyd’e imamet (hilafet) ve saltanattan çekilmeyi teklif etmek veya re’sen hal eylemek şıklarından hangisi ulema, Meclis-i Mebusan ve bürokrasi (erbâb-ı hall ü akd ve evliyâ-yı umûr) taraflarından daha tercihe şayan görülürse bunların icrası vacip olur mu?

el-Cevap: Olur

(İmza) Şeyhülislâm Mehmed Ziyaeddin Efendi.

İttihat ve Terakki Merkez Şubesi’nde yazılmış gibi!

Hedefleri itibariyle dikkatle ve iyi hazırlanmış bu metinde hal fetvasının gerekçesi olarak yukarıdan aşağıya sayılan ve yeni araştırmalarla çoğunun yakıştırma olduğu anlaşılan hususlar, Abdülhamid muhalifi ve istibdat karşıtı Jöntürk edebiyatıyla tam bir mutabakat gösteriyor. Merkez şube adeta Şeyhülislâmlığa taşınmış gibi. Veya tersi…

Dinî kitapları tahrif etmek, yakmak, hazineyi boşaltan sorumsuz bir israf, adam öldürmek, hapis, sürgün, büyük fitne çıkarmak, Müslümanları birbirine düşürmek, yeminini bozmak, zulüm, haksızlık…

Fetvanın altında imzası olan Şeyhülislâm Efendi’nin korkudan yahut hakkaniyete riayet edemeyeceği endişesiyle sürece dâhil olmamak için gayret sarfettiğini birçok kaynaktan, hususen Ali Fuad Türkgeldi’nin Görüp İşittiklerim başlıklı hatıratından biliyoruz. Talat Paşa’nın kendisini Meclis-i Mebusan’a götürmek istemesi karşısında Şeyhülislâm’ın işe bulaşmamak için “Ben hastayım, idrarımı tutamıyorum” diye mazeret beyan etmesine karşılık aldığı cevap, artık hiçbir ölçünün ve teamülün kalmadığının işareti olarak görülebilir: “Efendi, iş bu hale geldikten sonra donuna da işesen ben seni zorla alıp götürürüm; ördeğini de beraber al.” Fetva müsveddesini yazmakla mükellef olan fetva emini Nuri Efendi’nin “Halife-Padişah hal etmede şeâmet (uğursuzluk) vardır, bunu yapmayın. [Sultan Abdülaziz’in hal’inden sonra vuku bulan] Rusya muharebesi esnasında Müslüman muhacir çocuklarını omuzlarımda çok taşıdım, omuzlarım çürüdü. Teklif edin, padişah kendi kendini azletsin” sözlerine de kulak verecek pek kimse yoktu artık.

Bütün bu olup bitenlere, ölçü ve kural tanımazlıklara, icbarlara, fevrî ve aceleci tutumlara, iftiralara rağmen hal fetvası metninde, menfî bir unsur olarak istibdadın, müsbet unsurlar olarak meşrutiyetin, meşveretin bazı dolaylı imalar dışında yer almamış olması ziyadesiyle dikkat çekici. Hâlbuki Jöntürk literatüründe müstebit Abdülhamid’le ve yönetim tarzıyla adeta aynîleştirilmiş kelime istibdattır. Ayrıca çoğu metinde birlikte hatta müteradif olarak zikredilen meşrutiyet ve meşveret Hürriyet’in ilanından beri en çok irtifa kaydeden kelimeler arasındadır. Fetvada bunlardan eser yoktur. Halife ve hilafet kelimelerinin zikredilmemesi de önemli, onların yerine daha teknik ve daha umumî ifadeler olarak ‘imamü’l-müslimîn’ ve ‘imamet’ kullanılıyor.

Bunların bir kısmı fetva tekniği ve ulemanın-şeyhülislâmlığın diliyle alakalıdır. Fakat burada aynı zamanda fıkıh-siyaset literatürünü, Sünnî İslâm siyasî kültürünü, İslâm tarih tecrübesini, içinde bulunulan zor şartları hesaba katan, katmak zorunda kalan dikkatli ve ince bir siyaset de vardır. Çünkü klasik literatürde ‘kahr u galebe yoluyla, yani kılıç-kuvvet kullanarak iktidara sahip olmak, tek başına yönetmek’ şeklinde tarif edilen istibdat bizatihi menfi bir kavram değildir. Böyle bir iktidar adaletle hükmederse meşru bir iktidardır, ancak zulmederse gayrımeşru olur. Bu tarif ve yorumda, iktidarın nasıl geldiğinden ziyade ne yaptığının/icraatının öne çıkarıldığını önemseyerek görmek lazım. (Bugün için de önemseyerek görmek lazım). Meşrutiyet fikri iktidarın nasıl geldiğini öne çıkaracağı için adalet yerine meşveret üzerinden kurulacak ve Emevîlerden itibaren -Osmanlılar dâhil- bütün İslâm tarihi istibdatla idare edilmiş bir hale gelecektir. Meşrutiyetin ve yeni mânâsıyla meşveretin fıkıh-siyaset literatüründe tam karşılığı olmadığı için fetvada yer almamış olmaları anlaşılabilir bir şeydir. Elbette ulemanın, hiç değilse bir kısmının bir müddetten beri meşrutiyetçi olduğunu ve yeni meşveret tanımları yaptığını, İslâm siyasî düşüncesini değiştirmek ve dönüştürmek için büyük bir gayret sarfettiğini unutmadan.

Peşimizi bırakmayan soru hep aynıdır:

Nasıl olur da İslâmcılık cereyanı içinde mütalaa edilen, ayrıca ulemadan, fuzelâdan, meşayihten olan Elmalılı Hamdi Efendi, Mehmet Âkif, Bediuzzaman Said Nursi, Sait Halim Paşa, Mustafa Sabri Efendi… gibi zevat Sultan Abdülhamid ve istibdat muhalifi olur, daha da önemlisi İttihat ve Terakki hareketi içinde şu veya bu düzeyde yer alır? Buna bağlı olarak Elmalılı Hamdi Efendi nasıl hal fetvasını yazar?

Aslında kendi döneminin şartları içinden baktığınızda burada şaşırtıcı olan bir şey yoktur. Birçok bakımdan yoktur. Çünkü;

a) İslâmcıların siyasî görüşleri ve rejim arayışları ile Abdülhamid’in siyaset etme biçimi ve ayakta tutmak istediği siyasî gelenekler büyük ölçüde çatışıyordu. İslâmcılar, İttihatçılar gibi devletin ve dinin bekası için hemen meşrutiyet ve hürriyet istiyorlardı; Sultan ise zamana yaymak istediği meşrutî idare içinde hilafet-saltanat sistemini tahkim etmenin peşindeydi. Fetvada yer alan ve esas itibariyle ulema için kullanılan ‘erbâb-ı hall ü akd’in yanına ‘evliyâ-yı umûr’un dâhil edilmesi bile bu zevatın kendi statüleri dâhil birçok şeyi artık farklı yorumladıklarını gösteriyor.

b) İttihat ve Terakki hareketi rejim değişikliği ve siyasî modernleşmeden yana büyük bir koalisyondu ve koalisyonun içinde İslâmcı aydınlar yanında ulema ve meşayih de vardı. Hem de ne yaptıklarını, kiminle iş tuttuklarını bilerek vardı. Bunu görmek için Âkif’in öncülüğünde yayımlanan Sırat-ı Müstakim-Sebilürreşad koleksiyonuna, Mustafa Sabri Efendi’nin riyasetinde çıkan Beyanu’l-Hakk’ın ilk sayılarına, Bediuzzaman’ın Münazarat’ına, tarikat çevrelerinin çıkardığı Tasavvuf mecmuasına, İskilipli Âtıf Efendi’nin ‘Medeniyet-i Şer’iye Terakkiyat-ı Diniye’ tefrikasına göz gezdirmek yeterlidir. (İttihatçılığı bugün Türkiye’de hâkim olan dar anlayışla anlamak ve sadece bu çerçevede tahlil etmek herhalde yakın dönem Türk siyaset ve düşünce tarihini anlamamak mânâsına gelecektir).

İslâmcıların koalisyondaki etkin yeri, biraz da Birinci Cihan Harbi ve Milli Mücadele’nin şartları dolayısıyla büyük ölçüde 1923 yılına, Birinci Meclis’in feshine kadar devam etmiştir.

c) Sultan Abdülhamid’in tek parti iktidarı dağılmaya yüz tuttuğu andan itibaren milliyetçi muhafazakâr çevre tarafından ‘ulu hakan’, ‘evliya padişah’ olarak yeniden inşa edilmeye çalışılması ayrı ve problemli bir mesele olarak ele alınmalıdır. Buradaki Abdülhamid artık büyük ölçüde sembolik ve tarihdışı bir kurgudur; Cumhuriyet ideolojisinin karşı çıktığı Osmanlı’yı, hatta İslâmı temsil etmektedir ve Cumhuriyet’in, Mustafa Kemal Paşa’nın karşısında konumlanmıştır. Siyasî muhalefet biçimi ve bazı fikirleri muhafaza etme tekniği itibariyle enteresan olan bu yeni ameliye İslâmcıların Abdülhamid karşıtlığını tamamen anlaşılmaz, adeta din ve hilafet karşıtı bir hale getirecektir.

d) İttihatçıların iğvasına kapılarak yahut basiretleri bağlandığı için(!) Sultan Abdülhamid’e karşı çıkan İslâmcıların ve başkalarının sonradan pişman oldukları ve fikir değiştirdikleri yolunda milliyetçi muhafazakâr çevrelerde yaygın ve kuvvetli bir kanaat vardır. Bu da bir kurgudan veya karşılığı olmayan safiyane bir temenniden ibarettir. Yukarıda isimleri zikredilen kişiler başta olmak üzere kimsenin ‘itiraf-ı zünûb’ ederek böyle bir beyanda bulunduğu yoktur.

e) Nihayet bunlar kadar açık olmayan, tam bilemediğimiz dış sebepler de var, olmalı. Unutmamak gerekir ki düşünce hareketlerinin ve siyasî grupların doğrudan veya dolaylı dış irtibatlarının ve karşılıklarının olması -hele modern dönemde- biraz da işin tabiatı gereğidir.

Bütün bu sebepler ve şartlar dolayısıyla o sırada Antalya mebusu olan Elmalılı Hamdi Efendi’nin -üzerine vazife olmamakla beraber- hal fetvası müsveddesini yazması ve İttihatçı söylemi onun içine yerleştirmesinde beklenmedik, şaşırtıcı hiçbir şey yoktur, bundan pişmanlık duyduğuna dair bir beyanı ve itirafı da -en azından benim bildiğim kadarıyla- olmamıştır.

Kaynak: İsmail Kara. Derin Tarih / 2013 Nisan. sy. 13; s. 84-7.


Nisan 15, 2018, 01:23:31 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 52
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle


Hal Fetvası

Mesele: İmamü’l-müslimîn olan Zeyd bazı mesâil-i mühimme-i şer’iyyeyi kütüb-i şer’iyyeden tayy u ihrac ve kütüb-i mezküreyi men ve hark u ihrak ve beytülmalde tebzîr ve israfiyle mesûğ-ı şer’î hilafında tasarruf ve bilâ sebeb-i şer’î katl ü habs ve tağrîb-i raiyye ve sâir gûne mezâlimi itiyad eyledikten sonra salaha rucû etmek üzre ahd ü kasem etmişiken yemininde hânis olarak ahval ve umûr-i müslimîni bi’l-külliye muhtel kılacak fitne-i azîme ihdâsında ısrar ve mukatele îka’ etmekle mene’a-i müslimîn Zeyd-i mezbûrun tegallübünü izâle ettiklerinde bilâd-ı İslâmiyyenin cevânib-i kesîresinden mezbûru mahlû’ tanıdıklarına dair ahbâr-ı mütevâliye vürûd edip mezbûrun bekâsında zarar muhakkak ve zevâlinde salah melhuz olmağın Zeyd-i mezbûra imamet ve saltanattan feragat teklif etmek veya hal’ eylemek suretlerinden hangisi erbâb-ı hall ü akd ve evliyâ-yı umûr taraflarından ercah görülürse icrası vacib olur mu?

el-Cevab: Olur

Ketebehu el-Fakîr Mehmed Ziyaeddin ufiye anhu.
« Son Düzenleme: Mayıs 20, 2018, 04:57:05 ÖÖ Gönderen: Aziz KARACA »
Nisan 15, 2018, 01:24:24 ÖÖ
Yanıtla #2
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 52
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle


Hürriyetçi ve meşrutiyetçi padişah

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra hazırlanan kartpostallarda padişahın istibdadı bir müddet için unutulmuştu. Artık hürriyetçi ve meşrutiyetçi bir halife-sultan vardı. Bu kartpostal onun bariz göstergelerinden biri. Üstte ‘Hürriyet-Adalet-Müsavat-Uhuvvet’ sloganları var. Altında II. Meşrutiyet’in ilanından bir gün sonrasının tarihi: 24 Cemaziyelahır 1326 ve 11 Temmuz 1324. Hemen altında bunların Fransızcaları ve yine Fransızca ‘Yaşasın Kanun-i Esasî’ sloganı.

Sağda padişah yeşil ve kırmızı bayrakların üzerinde yer alıyor. Altında ‘Padişahım çok yaşa’ ibaresi.

Bu sıcak ve iyimser tablo giderek bozulacak; 31 Mart’la, hal fetvasıyla birlikte tamamen tarih olacaktır. Geride kalan, Jöntürk edebiyatına uygun olarak yine müstebit padişahtır.
« Son Düzenleme: Mayıs 20, 2018, 04:58:03 ÖÖ Gönderen: Aziz KARACA »
 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20