Musellem İslami İlimler Forumuna Hoş Geldiniz

Musellem İslami İlimler Forumu

Gönderen Konu: YAVUZ OLMASAYDI HZ. PEYGAMBER’İN(sav) NÂŞINI AVRUPA’YA KAÇIRACAKLARDI!  (Okunma sayısı 233 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mart 13, 2018, 02:01:27 ÖÖ
  • Administrator
  • İstikrarlı Üye
  • *****
  • İleti: 246
  • Teşekkür: 8
  • Müsellem Forumları
    • Profili Görüntüle
YAVUZ OLMASAYDI HZ. PEYGAMBER’İN(sav) NÂŞINI AVRUPA’YA KAÇIRACAKLARDI!

Bu sorunun cevabını hemen vermeden önce evvela şu sorular ile başlamak gerekiyor: Yavuz Mısır’a neden yürüdü?  Yavuz Sultan Selim neden Sünni bir devlet olan Memluklere savaş açıp Müslüman kanı dökülmesine sebep oldu?

Bu soru konferans veya tv programlarında o kadar sık sorulur ki, cevabı sorunun şiddetinden gizlenmiş gibidir.

Soranlar haklı mı haklı. Ancak bu masumane kılıklı soru, gerçekte Osmanlı’nın Müslüman kanı döktüğünden bahisle ne kadar İslamî bir devlet olduğunu sorgulamaya yönelik bir tuzağı gizler. Onun için dikkatli olunmalı.

Gerçekten de Yavuz’un 1516 yılında Suriye-Mısır seferine çıkmasının arkasında hangi acil ve adil gerekçe yatıyordu? Bu soruyu cevaplamak önemli.

Düz bakarsanız tarih size sırlarını açmakta epeyce cimri davranır. Onun mahremiyetine agâh olabilmek için mutlaka biraz girintili çıkıntılı bakışlara ihtiyacınız vardır. Baltaya değil, testereye ihtiyacınız var tabir caizse.

Burada bir yandan Memluklerin üzerine neden sefer açıldığını anlamaya çalışırken, öbür yandan geçmişteki olayların karmaşıklıkta bugünküleri aratmayacağını da görmüş olacağız.

Biz soralım o zaman: 1516 yılında “Ortadoğu”da neler olup bitiyordu?

Aslında neler olmuyordu ki? Hiç hesapta olmayan ecnebi bir aktör girmişti denkleme çünkü. Portekiz, Avrupa’nın yeni ileri karakolu olarak Hint Okyanusu’ndadır ve Kızıldeniz’e de usul usul sokulma denemeleri yapmaktadır.

15. yüzyılın sonlarından itibaren Portekiz diyarının gemicileri Hind Okyanusu’nun engin sularına göz dikmişlerdi. Vasco da Gama, Kolomb gibi ‘Hindistan’a gidiyorum’ diye yanılıp da Amerika kıtasına çıkmamış, gerçek Hindistan’ı keşfetmişti. Tabii Katolik Portekiz’in ricâl-i devleti, durumdan vazife çıkartarak bu ‘randımanlı’ keşiften, Hıristiyan dünyasının ‘kâfir Müslümanlar’ karşısındaki liderlik rolünün kendisine düştüğü hükmüne varmış, Güneydoğu Asya denizlerinde, Portekizlilerin hem ‘yamyam’ (heathen), hem de ticarî rakipleri olarak gördükleri Müslümanlara karşı yeni bir Haçlı seferinin bayraktarı ve imalatçısı olmuşlardı.

Almeida’nın ölümü üzerine 1509 yılında Affonso de Albuquerque’in “Hindistan Umumi Valisi” olarak atandığını söylemiştik. Önce Hindistan kıyılarında ve Endonezya’da ele geçirdikleri tek tük adalarla idare eden Portekizliler, sonradan işi büyütüp bölgenin tamamına el koymanın hesabını kitabını yapmaya koyulurlar. Özellikle yaman bir denizci olan Albuquerque’in yırtıcı stratejisi bölgenin canlı deniz ticaretinin tamamına el koymayı hedefliyordu.

Kendisine bu bölgede üç can alıcı stratejik hedef belirlemiştir:

1)   Basra Körfezi’nin girişinde bulunan ve körfezi kontrolünde tutmak açısından anahtar öneme sahip olan Hürmüz adası.

2)   Bugün Singapur civarında bulunan ve ‘Şark’ın en zengin şehri’ diye şöhreti ufukları tutmuş olan Malakka idi ki, Baharat Adaları’ndan gelen ticaret yolu bu limandan geçiyordu.

3)   Stratejik bir üs olarak Goa limanı.

Nitekim Goa limanına 20 gemi ve bin kadar askerle saldırmış ve şehir 1510 yılında düştüğünde Portekiz Asya’sının tacındaki yeni inci olmuştu. Ertesi yıl da Malakka düşecekti. En stratejik üslerden biri olan Hürmüz adası ise düşmek için 1515 yılını bekleyecekti (Adel Allouche, Osmanlı Safevi İlişkileri, Ankara: 2001, s. 134).

Hindistan Umumi Valisi Albuquerque’in bir başka hedefi de, Kızıldeniz’in girişini tutan ve büyük bir stratejik önemi haiz bulunan Yemen’in Aden limanıydı. Gelin görün ki, Portekizliler Aden’e saldırdığında karşılarında Anadolu’dan giden ve Rumi (Rumes) denilen gönüllüleri bulacak, pişman ve yenik bir şekilde geri döneceklerdi.

Öte yandan Portekiz’in deniz aşırı topraklara yayılması, ticaretinin damarları büyük ölçüde bu bölgeye bağlı bulunan “Ortadoğu” ekonomisinde tehlike çanlarını çaldırmaya yetmiştir. Çünkü o zamana kadar Akdeniz ülkeleri ile Avrupa’nın baharat ihtiyacını karşılayan Kızıldeniz ticaret yolu da Portekizli mütecavizlerin saldırganlığına açılmış bulunuyordu.

Velhasıl 16. yüzyılın hemen başlarında hâlâ İslam dünyasının en güçlü devleti olduğu görüntüsü veren Memluklerin can damarlarından biri daha kesilmek üzeredir.

Öte yandan Yavuz Sultan Selim’in keskin kulaklarının bu büyük jeo-stratejik sarsıntıyı duymaması mümkün müdür?

Osmanlı Hint Okyanusu’nda

Devrin Arap kaynakları 1507 yılının Arap tarihinin “en karanlık yılı” olduğunda ağız birliği etmiş gibidirler. Bu yıl itibariyle Portekiz gemileri Kızıldeniz’e kadar selamsız sabahsız girebilmekte, Basra Körfezi’nin ağzında bulunan Hürmüz adasını keyiflerince işgal edebilmekte ve Aden’i ele geçirmek için çıkarma girişimlerinde bulunmaktadırlar.

Memlukler herşeye rağmen direnmektedirler ama ne çare ki, deniz kuvvetleri Portekiz’in Atlantik’i aşıp gelmeyi başarmış yüksek bordalı gemileri ve ateşli silahları karşısında yetersiz kalmaktadır. Zaten bu yetersizlik ve muharebelerdeki gemi kayıplarından dolayıdır ki, yeni donanma yapamamış, Osmanlılardan yardım istemişlerdi. Osmanlılar iki parti halinde gemi yapımında kullanılacak kereste vs. malzeme yollamış, bir de Selman Reis, II. Bayezid tarafından Memluk Devleti’nin hizmetinde çalışması için hususi olarak görevlendirilmiştir. (Yavuz, Selman Reis’i Mısır’da bulacaktır.)

Anlayacağınız, Osmanlılar komşu Müslüman devletlere, küffara mağlup olmamaları için gemi yapım malzemeleri ve araçları yanında deniz komutanı bile ihraç etmişlerdir! Maksat, küffar ayak basmasındı İslamın kutsal topraklarına! Bu kâfiydi.

Portekizlilerle tek başlarına başa çıkamayacaklarını anlayan Memlükler, Osmanlılardan topçuluk ve gemicilik alanlarında yardım istemekte bulurlar çareyi. Bunun üzerine Sultan II. Bayezid, 22 Ağustos 1510 tarihinde İskenderun limanından Memluk donanmasına ait gemilerle Kahire’ye, 30 gemi yapımına yetecek kadar kereste, demir, silah ve inşa malzemeleri yollar. Ancak bu malzemeleri taşıyan gemi yoldayken, Tapınakçıların varisi sayabileceğimiz Rodos Şövalyelerinin saldırısına uğrar; çok geçmeden korsan şövalyelerin Osmanlı gemisini ve taşıdığı malzemeleri ele geçirdikleri haber gelir.

Ne var ki, İslam dünyasının kalbine yönelmiş bir tehdit olan Portekiz mızrağını püskürtebilmek için yılmamak ve yardıma devam etmek şarttır. Nitekim ertesi yıl yine yola çıkan gemiler Kahire’ye daha geniş kapsamlı bir yardım paketi götürmekte ve paketin üzerinde “Gönderen: Osmanlı” diye bir yazı okunmaktadır (Nicolas Vatin, Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar, Tarih Vakfı: 2004, s. 304-5).

Velhasıl Kızıldeniz’deki Hıristiyan tehdidi gerçekten de korkutucu boyutlara ulaşmış durumdadır. Portekiz’in Hind Okyanusu’ndaki kuvvetlerinin reisi Albuquerque’in gözü dönmüş, gemilerinin burnunu bu defa Kızıldeniz’e çevirmiştir.

Şeytanî plan

Portekiz’in Hindistan Umumi Valisi’nin hedefi, bu defa “Rumî”lerin kökünü kazımaktır. Tabii ancak “Rumî”nin gönüllü Osmanlı levendi anlamına geldiğini biliyorsak onu neyin bu kadar ürküttüğünü anlayabilirsiniz.

Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden (Karaman’dan, Sivas’tan, Kayseri’den vs.) gönüllü olarak bu uzak diyarlara savaşmak için gönderilen “Rûmîler”, yani Osmanlı levendleri, Cidde ve Aden limanlarında Portekiz kuvvetlerine karşı yerel bir direnişi örgütlüyor, yöre halkına yeni savaş teknik ve taktiklerini öğretiyor, eldeki ateşli silahların etkinliğini artırıyor ve Akdeniz’deki savaşlardan kazandıkları tecrübeyi bu kaynayan coğrafyada dindaşlarıyla cömertçe paylaşıyorlardı.

Amiral Albuquerque ise 1 Nisan 1512 tarihinde yazdığı mektupta düşüncelerini Portekiz Kralına ifade ederken, “Kızıldeniz’e gidip de bu halkı Rumî denilen yaratıkların var olmadığına inandırmadıkça” der ve sözlerine şöyle devam eder, “Majestelerinin tebası için bu bölgelerde ne güven, ne de barış olabileceğini saygıyla bildiririm”.

Albuquerque’in niyeti, gerçekten de ciddi ve –tabii bizim için– kötüydü. Hemşehrisi Kolomb’un Amerika’daki Haçlı rolünü Hind Okyanusunda inatla ve hırsla sürdüren Albuquerque, Müslümanları Kutsal Topraklar’dan silip süpürmek için sinsice bir plan hazırlamış ve Portekiz Kralı’na yazdığı aynı mektupta bu niyetini açıkça ilan etmişti. Şu bir Müslümanın tüylerini diken diken etmemesi imkânsız olan ‘şeytanî maddeleri’ zikrediyordu mektubunda:

1)   Hindistan’daki Portekiz sömürgelerini muhafaza ve tahkim etmek için Diu ve Goa’yı ele geçirmek (buralar birkaç defa el değiştirmişti, kesin hakimiyet kurmaktan söz ediyor),

2)    Basra deniz yollarına hakim olabilmek için Hürmüz’ü elde tutmak,

3)   Kızıldeniz’de hakimiyet kurmak için Aden’i zaptetmek,

4)   Nil nehrinin yanında paralel kanal kazdırıp (dağı delecekti) nehrin yatağını değiştirmek suretiyle Memluklerin hayat kaynağı olan Mısır’ın kuraklıktan kırılmasını sağlamak, en önemlisi de,

5)   Kudüs’teki kutsal mabedlerini ziyaretlerinde Müslümanların vergi almaları karşısında intikam için Hz. Muhammed’in mezarını Hıristiyan topraklarına kaçırmak”. (F. C. Danvers, The Portuguese in India, Cilt: I, Londra 1894, s. 271; ayrıca bkz. Muhammed Yakub Mughul, Kanunî Devri, Ank. 1987, s. 52.)

Albuquerque aynı zamanda Safevi Devleti’nin başındaki Şah İsmail’le de anlaşarak Memluk Devleti’ni ortadan kaldırmak için geniş kapsamlı bir harekâta girişmeye hazırlanmaktaydı.

Tebriz ile Goa arasında elçiler gelip gidiyor ve Şah İsmail ile Kral Manoel, Osmanlı’ya karşı karadan ve denizden ortak bir harekâta girişmenin pazarlığını yürütüyorlardı (Portekiz-Safevi müzakereleri ve ittifak niyetleri için bkz. Palmira Brummett, Ottoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery, SUNY Press, 1994, s. 44 vd.)

“Yavuz geliyor Yavuz”

Anlaşır da başarılı olurlarsa bu ortak harekât sonucunda Mekke ve Medine’nin Portekiz kuvvetlerinin ve onunla işbirliği yapan Safevîlerin eline geçmesi İslam âleminin şerefini ayaklar altına düşürecek, Müslümanları dostun da, düşmanın da yüzüne bakamaz hale getirecekti. Hatta Portekiz Elçisi Miguel Ferriera, Şah İsmail’in kendisine Osmanlı Sultanının ve Kâbe’nin imhasını teklif ettiğini dahi yazmaktadır (Mughul, s. 64). Bu doğru mu değil mi bilinmez ama Brummett’in bir makalesinde ortaya koyduğu gibi Şah İsmail Avrupa’- kamuoyunda İslam dünyasını çökertecek beklenen ‘Hıristiyan Kral’ olarak olumlu bir imaja sahipti.

Allah’tan Osmanlı tahtında bütün bu jeo-stratejik değişimi ve kapalı kapılar ardındaki sinsi planları bir radar gibi okuyabilen vizyoner bir padişah, Yavuz Sultan Selim oturuyordu. Yavuz, rüyasında verilen işaretle Mukaddes Topraklara davet edilmiş veya kendi deyişiyle, bu işe memur edilmişti.

Kararını verdi: Bu iş böyle olmayacak, ‘küffar’ın edip eyleyecekleri uzaktan seyredilmeyecek, yapanların yanına kâr kalmayacak ve mutlaka kötü gidişata müdahale edilecekti. Görev bildi bunu.

Öte yandan Portekizli amiralin korktuğu çok geçmeden kendi başına gelecek, Albuquerque’in “yaratık” diye dalga geçtiği Rumîler onun hevesini kursağında bırakacaklardı.

Albuquerque ise korkunç planını hayata geçirmek üzere 1513 yılında büyük ümitlerle çıktığı seferden eli boş dönecek, kuvvetleri püskürtülünce geri çekilecektir. Başarmış olsaydı, Allah korusun, Mekke ve Medine dâhil İslam âleminin kalbi Hıristiyan çizmelerine 1918’den çok evvel teslim olmuş olacaktı. Zaten başarısız da olsa bu sefer sırasında Cidde dâhil harap olmamış liman kalmamış gibiydi Kızıldeniz’de.

İşin garibi, bu korkunç sefer esnasında Aden limanına çıktığında vali kendisine niye geldiğini sormuş, Albuquerque de “Türkleri aramak” ve mektupta belirttiği gibi Cidde’ye gitmek için yola çıktığını söylemişti. Türkler, yani Osmanlı’nın Memluklere gönderdiği gönüllüler, Selman Reis ve Rumîleriydi onu korkutan. Ebu Mahrame ve diğer Arap kaynakları Albuquerque’in “Rumî donanmasını”, yani Osmanlı’nın Memluklere yaptığı yardımla inşa edilen gemileri fellik fellik aradığını söylerler. Belki de endişesi daha büyüktü: Yoksa Kızıldeniz’e Rum Raca dedikleri Büyük Türk, yani Sultan Selim mi gelmişti?

Neyse ki Aden direndi ve düşmedi ve Haremeyn dediğimiz iki kutsal şehrimiz Mekke ve Medine tehlikeyi şimdilik atlatmış oldu. Lakin tehdit hala devam ediyordu.

Yeni Ebrehe mi?

Kurdun dişine kan değmiştir bir kere. Ve öyle çabuk pes edecek adamlardan değildir Portekizli Amiral. 20 Ekim 1514 tarihinde Kral Don Manoel’e yazdığı mektupta Aden’in işgali için 4-5 bin askere ihtiyacı olduğunu söylemekte, bölge hakkında bilgi vermekte ve Cidde’ye yakın Fersan Adası gibi birkaç üsleri bulunduğundan bahisle zamanında hareket edilirse Cidde, Mekke ve Süveyş’in ele geçirilmesinin iyi olacağı aklını vermektedir.

Acar Portekizli komutan mektubunda 400 kadar Portekizli süvarinin Cidde yakınlarına inmek üzere birkaç tafari’ye (tekneye) binmeleri, Cidde’yi ele geçirmeleri, sonra bir günlük uzaklıkta bulunan Mekke’ye ilerleyip şehri yakıp “kül haline getirmeleri” (Kabe’yi de tabii) ve Mukaddes Emanetleri soyup soğana çevirmeleri, nihayet Medine’de bulunan Hz. Muhammed’in (sav) naşını Avrupa’ya kaçırmayı ve onu Kudüs’te Makam-ı Mukaddese’nin kendilerine verilmesi için rehin olarak Avrupa topraklarında tutmayı amaçladığını söylemekte ve şunu eklemektedir: Bunları başarmak benim için çocuk oyuncağı.

Bu korkunç plan bir bakıma neredeyse bin sene önce Habeşistanlı Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkma projesini çok andırmaktadır. Ebrehe ticaretin tatlı kârlarının Yemen’e akması için Kâbe’nin yıkılmasını zorunlu görüyordu, Albuquerque ise Mekke’nin yerle bir edilmesinden sonra Efendimiz’in (sas) nâşına dikmiştir gözünü. Onu Müslümanlara karşı bir rehine gibi kullanacak ve İslam âleminin elini kolunu bu paha biçilmez kozla bağlayacaktır. Ondan sonra artık istediği gibi at oynatabilecektir Hind Okyanusu’nda.

Kararlıydı Albuquerque. Şah İsmail dahil bölgenin bey ve şahlarıyla ittifak kurmaya çalışması bundandı. Memluklerin elindeki kutsal toprakların ele geçirilmesi ise en büyük hedefiydi. Sadece ticaret gemilerine değil, Hacıları taşıyan gemilere de saldırıyor ve Umman Denizi’nde gemilerini tahrip etmek suretiyle Cidde limanına gitmelerine mani oluyordu (Mughul, age, s. 29).

Ne var ki, bu çağın Ebrehe’si ve takipçilerinin karşısına bu kez o çok ürktüğü Yavuz çıkacak ve Memluklerin bölgeyi koruyamayacakları açık hale gelince alarma geçerek kuvvetini bu topraklara sevkedecekti. Albuquerque ise Yavuz henüz sefere çıkmadan önce 16 Aralık 1515’te projesini gerçekleştiremeden hayata veda edecekti.

İşte Yavuz Sultan Selim Memlukler üzerine yapacağı sefere, Mekke-Medine yıkım projelerinin havada uçuştuğu netameli bir ortamda karar vermiş ve İslamın kalbini korumak için sefere çıkmıştı. Nitekim bu seferin niye açıldığını Hasan Can’ın rüya kıssası gayet güzel açıklayacaktır.

Sadece 29 ayda yaptıklarıyla dünya tarihinin akışını değiştirmiş olan cihangir Yavuz Sultan Selim tarihin kurucu aktörlerinden biridir ve hatta yalnız Osmanlı ve siyaset penceresinden görülmeyecek kadar büyük bir portredir.

Unutmayalım ki Osmanlı istihbaratının en canlı olduğu dönemlerden biri Yavuz’un saltanat yıllarına rastlar. Nitekim casusları vasıtasıyla Portekizlilerin bu sinsi projesinden haberdar olmuş ve kutsal beldeleri koruma görevinin kendisine düştüğünü anlamış, bu işe memur edildiğini düşünmüştür.

İkindi gölgesi gibi ömrü kısa fakat gölgesi uzun olan Yavuz’un eğri kılıcı, çok geçmeden önce Suriye’ye, ardından Kızıldeniz’e yönelecek ve Süveyş Tersanesini kurarak burada inşa olunan gemilerle Hint Okyanusu’nda Portekiz gemileri arasındaki büyük kovalamacayı başlatacaktır. Nitekim daha Kahire’deyken Albuquerque’in halefi Lopo Soares’in Cidde limanındaki Osmanlı gemilerine saldırdığını ve Osmanlı’nın gönderip bu sularda staj yaptırdığı Selman Reis’in karşı hücumuyla dört gemi kaybederek geri çekildiğini öğreniyoruz. Okyanusta oyun yeni başlıyordu.

Brummett’in deyişiyle Osmanlı “yüzen fili” artık Okyanuslarda da söz sahibi olduğunu cümle âleme göstermektedir. 400 yıl sürecek yeni bir sayfa açılmaktadır İslamın kalbinde.

Sonuç olarak:

Portekiz’in siyasî emellerine Osmanlı Sultanı Yavuz’un stratejik değişimleri iyi okuyabilen vizyonu karşı koyacaktı. Yavuz’un planı netti. Portekiz’in hamlelerine sessiz kalınmayacak, mutlaka mücadele edilecekti (Şehname-i Nadirî).

Yavuz Sultan Selim İslam’ın Kutsal Beldelerini Osmanlı ağacının gölgesine almasaydı tarih çok başka şekilde cereyan edebilirdi. Zira Portekizli deniz komutanları ellerini çabuk tutup Yavuz’dan önce kutsal toprakları ele geçirmek için plan üstüne plan yapıyorlardı. Sonunda Osmanlı planı kazanacaktı.


Kaynak: Mustafa Armağan. Derin Tarih Dergisi. 2015; sy. 45, s. 56-61.



 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20