Musellem İslami İlimler Forumuna Hoş Geldiniz

Musellem İslami İlimler Forumu

Gönderen Konu: HASAN SABBAH HAREKÂTININ ANALİZİ VE ÇAĞIMIZA YANSIMASI  (Okunma sayısı 424 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Kasım 12, 2018, 12:23:20 ÖS
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 63
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle
HASAN SABBAH HAREKÂTININ ANALİZİ VE ÇAĞIMIZA YANSIMASI
 
Şiiler Hz. Ali’nin (ra) neslinden (altıncı) İmâm Ca‘fer es-Sâdık’tan (ö.765) sonra yerine büyük oğlu İsmail’in imam olmasına karar vermişken, anlaşılamayan nedenlerle vazgeçilerek bu görev İsmâil’den alınarak küçük oğlu Mûsâ el-Kâzım’a verildi. Bunun üzerine Ebû’l-Hattâb öncülüğündeki Şiîler İsmâil’in, babasının yerine geçmesi gerektiğini savunarak Musa ve varislerinin imametini kabul etmediler. Böylece Şiîlikte de On İki İmam Şîası’ndan ayrı olarak bir bölünme yaşandı ve İsmâililer ve Yedi İmamcılar anlamına gelen “Seb’iyye Şiâsı” ortaya çıktı. İsmailîlik, Batınîlikle[1] aynı ya da Batınîliğin içinde kabul edildi. Ortadoğu’nun ve İran’ın eski dinleriyle yeni Eflâtuncu felsefeye dayanan Bâtınîlik hareketinin temelleri böylece atılacaktı. Sonuçta bu düşüncede olanlar Mısır’ı ele geçirerek burada Fatımî Devleti adı verilen bir siyasî yapılanma içine girdiler.[2],[3]
 
Selçuklular bundan 10 asır önce tarih sahnesine çıktıklarında devletin yıkılışına kadar mücadele etmeleri gereken bir tehlike bekliyordu onları: Hz. Peygamber’in (sav) kızı Hz. Fâtıma’nın (ra) soyundan geldikleri iddiasında bulunan Fâtımîler. Tehdit o boyuta ulaşmıştı ki, Mısır güdümündeki Büveyhîler eliyle bütünüyle etkisizleştirilen Abbasileri çaresiz bırakmıştı. Sünni İslam dünyasının hamisi Selçukluların erken dönemlerde dış politika perspektiflerini Fâtımîler ve Batınilikle mücadele üzerine inşa etmeleri büyük ölçüde bununla alakalıydı.
 
909 yılında bir hilafet tesis eden Fâtımîler, Şiiliğin İsmailî koluna mensuptu. Ortaya çıkışından itibaren Şiiliğin özellikle aşırı yorumlarını benimseyen ve Batınî bir formasyona sahip olan İsmailî hareket Fâtımîlerle beraber Sünni İslam’a karşı etkili güce dönüştü. İsmailî daveti siyasî tutkuları doğrultusunda organize eden Fâtımîler, Mısır’da kurmuş oldukları Dârü’l-Hikme isimli eğitim kurumunda yetiştirdikleri dâîler (misyonerler) vasıtasıyla ideolojilerini Sünni İslam coğrafyasında yayarak bir anlamda siyasî hükümranlıklarının altyapısını hazırlıyorlardı. [4]

Bâtınîlik denildiği zaman, özellikle Selçuklular döneminde anlaşılması gereken, Hasan Sabbah tarafından Alamut kalesinde yeni bir bakış açısıyla yoğurulup tabir yerindeyse bir terör ve suikast ideolojisine dönüştürülen İsmailî gelenektir. Selçuklular bu hareketle tarihleri boyunca mücadele etmeyi sürdürecek fakat onları bütünüyle yok etmeyi başaramayacaklardır.

Selçuklu sultanlarını çokça uğraştıran Alamut Bâtınîliği, İslam tarihinin en karanlık ve ilginç şahsiyetlerinden Hasan Sabbah etrafında öncekilerden bütünüyle farklı bir İsmailî ekolü temsil ediyordu. Aslına bakılırsa Hasan Sabbah, Şiiliğin mutedil bir biçimi olan İsnâaşeriyye (Oniki İmamcılık) mezhebine mensup bir babanın oğlu olarak iyi bir eğitim almıştı. Felsefe, kelâm, mantık, fıkıh ve matematik sahalarında derin bir ilmî birikime sahipti. Muhtemelen İslam tarihinin önde gelen âlimlerinden biri olmaya adaydı. Fakat 17 yaşında Rey’de tanıştığı ve etkilendiği İsmailî dâîlerin yönlendirmesiyle hayatı farklı bir istikamette seyretti.[3]

Kim bu Hasan Sabbâh?
 


Hasan Sabbâh, On İki İmâm Şiîliği’nin kalelerinden İran’ın Kum şehrinde (muhtemelen) 1046-54 yılları arasında dünyaya gelmiştir. Ailesinin göç etmesiyle çocukluğu ve eğitim hayatının Rey’de geçtiğini kaynaklar zikreder. Son derece zeki, yetenekli, okumaya meraklı olduğundan babası eğitimiyle yakından ilgilenerek değerli hocalardan dersler almasını sağladı. Pek çok müellif onun keskin zekâsının yanında, felsefe, kelâm, mantık, fıkıh, matematik, astronomi, büyü, aritmetik gibi farklı alanlarda da son derece bilgili olduğunu kaydeder. Ataları gibi Şîa’nın On İki İmâm koluna bağlıyken küçük yaşlardayken Rey civarında Fâtımîler adına Şiîliği gizli olarak yayan Zarrâb adlı bir kişiden etkilenerek Bâtınîliğe girdi. Başta şüpheyle yaklaştığı bu mezhebin kısa süre içinde en ateşli destekçisi oldu. Artık Ca‘fer es-Sâdık’tan sonra İsmâil b. Ca‘fer es-Sâdık neslinin geçtiğine inananların arasındaydı.
 
Hasan Sabbâh ilk olarak Selçuklu İmparatorluğu’nun birçok bölgesinde İsmâilî etkinliklerini canlandırmaya çalışan İsfahan başdâîsi Abdülmelik b. Attâş’ın Rey’e yaptığı ziyaret sırasında dikkatleri çekmiştir. Yeteneklerini hemen fark ettiren Hasan Sabbâh, dâîlik naipliğine getirilmiş ve kendisine Fâtımî Halifesi Müstansır-Billâh’ın yanına gitmesi tavsiye edilmişti. Çok geçmeden Mısır’da Halife Müstansır-Billâh ile görüşerek onun nezdinde davette bulunmaya başladı.
 
Fâtımî halifesinin Müsta‘li ve Nizâr adlı iki oğlu vardı. Müsta‘li babası gibi etkili değildi; Nizâr ise daha kudretli idi. Hasan Sabbâh, Nizâr’ı destekleyenler arasına katıldı. Takipçileri, Nizâr ile birlikte Fâtımîlerin Selçuklular karşısında eski kudretli günlerine döneceğini ve Selçuklulara son vereceğini umuyorlardı. Mısır’da siyasî iç çekişmeler artınca Hasan Sabbâh daha fazla zarar görmemek ve memleketinde Nizâr için destek aramak üzere Mısır’ı terk etti. İran’a geldikten sonra köy köy, bucak bucak dolaşmaya, davası için taraftar toplamaya ve Bâtınîliği yaymaya başlayacaktı.

 Selçuklu etkisinden uzakta kalan ve halkı Şiî ağırlıklı bölgelere yönelen Sabbâh; Deylem, Gîlân, Mâzenderân, Dâmegân gibi bölgelerde 9 yıl Fâtımî propagandası yaptı. Etrafa dâîlerini gönderiyor; cahil, sağını solunu ayırt edemeyen kimseleri davasına katıyordu. Bu faaliyetleri Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün de dikkatini çekti ve bunların halkı doğru yoldan saptıracağını düşünerek önlemleri sıklaştırdı.



Davetini geniş kitlelere yaymak ve Nizâmülmülk’ün adamlarınca yakalanmamak için güvenli müstahkem bir mevki arayan Hasan Sabbâh Kazvin’in kuzeydoğusunda Rûdbâr vadisi yanında, Elbruz dağları üzerinde kurulan eski İran döneminden kalma sarp ve son derece korunaklı Alamut Kalesi’ne yerleşmeyi uygun gördü. Kalenin adı “kartal yuvası, kartal eğitimi” mânâsındaki “aluh amut” kelimelerinin birleşiminden geliyordu.

Hasan Sabbâh’ın kaleyi nasıl ele geçirdiği hakkında çok sayıda rivayet vardır. En yaygınlarından biri, kurnazlıkla gizlice yaşamaya başlayarak kaleyi elde ettiği yönündedir. Kaleyi Sultan Melikşah döneminde Zeydîlerden Alevi-î Mehdî isimli bir reis yönetiyordu. Alamut’tan bazıları Bâtınîliğe meyledince kale reisi hepsini uzaklaştırarak kalenin Sultan Melikşah’a ait olduğunu duyurdu.

Hasan Sabbâh dışarıdan hücumla alınması hemen hemen imkânsız olan kaleye 1090 sonbaharında gizlice sokuldu. Bölge halkını ve Alamut’ta yaşayanları kendi cephesine doğru çekmeye başladıktan sonra gerçek kimliğini saklayarak kalede yaşamaya başladı. Kısa süre sonra Alevi-î Mehdî, Hasan Sabbâh’ın kim olduğunu öğrenince kaleden ayrılmak zorunda kalacaktı. Böylelikle Alamut’ta Hasan Sabbâh’ın liderliğinde Bâtınî hâkimiyeti başladı ve 4 Eylül 1090’da burada Nizârî-İsmâilî Devleti’ni kurdu. Kendisine bağlı olmayanları öldürtüyor, elverişli yerlere yaptırdığı yeni hisarlara kendi adamlarını yerleştiriyordu.
 
Hasan Sabbâh kaleyi ele geçirir geçirmez burayı merkezî bir üs haline getirmek için gerekenleri yapmaya başladı. Kalenin ambarlarını ve su kaynaklarını genişletti, duvarlarını güçlendirdi. Diğer taraftan Fâtımî Devleti’nde Müstansır’ın ölümü üzerine yerine Efdal b. Bedrü’l-Cemâlî ve diğer devlet adamlarının desteklediği Müsta‘lî-Billâh geçmişti. İsmâilîler de Müstansır-Billâh’ın ölümünden sonra Nizâriyye ve Müsta‘liyye olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Hasan Sabbâh, Nizâr’ı desteklemeye devam etti ve onun adına hutbe okuttu, hatta Nizâr’ı veya çocuklarından birini Alamut’a getirmek üzere harekete geçtiyse de Nizâr çok geçmeden öldürüldü. Hasan Sabbâh da bu gelişmeler üzerine örgütlenmeye ve ideolojisini ortaya koyarak yeni davetini oluşturmaya ağırlık verdi.[5]
 
Hasan Sabbah, 35 yıl boyunca kaleden hiç ayrılmayacak, hatta kale içerisinde ikamet etmekte olduğu evden bile bu süre zarfında yalnız iki kez dışarı çıkacaktı. 35 yıl boyunca kalede hiç kimsenin şarap içmesine izin vermediğini belirten İranlı tarihçi Cüveynî’nin kayıtlarına bakılırsa burada inzivaya çekilmiş bir mutasavvıf gibi yaşayacak ve Nizar’ın imametini kabul eden yeni bir İsmâilî doktrin ortaya koyan fikirlerini telif etmekle meşgul olacaktı.[6]
 
Bâtınîler, Alamut’un zaptından sonra bölgedeki diğer kaleleri de ele geçirmeye başladı. Selçuklular, Bâtınîlik ile mücadeleyi bir devlet politikası haline getirdi. Sultan Melikşah döneminde Emîr Yoruntaş, Emîr Koltaş, Emîr Arslantaş bu hareketle mücadele etti. Sultan Melikşah, Hasan Sabbâh’a ihtar mektubu yazdı. Ardından Melikşah 1091-1092 yıllarında Nizamülmülk ile Alamut Kalesi’ne asker sevk edip burayı kuşattıysa da başarılı olamadı. Bundan sonra Hasan Sabbah üzerine Alamut ve Rudbâr iktâı sahibi Yoruntaş gönderildi. Yoruntaş kaleyi kuşattığı sırada ansızın ölünce (1091) bu girişim de sonuçsuz kaldı.
 
Melikşah Batınîler üzerine bu kez büyük bir orduyla Emir Arslantaş ve Emir Koltaş’ı gönderdi. Emir Arslantaş Alamut’ta Hasan Sabbah’ı kuşatmış (Haziran-Temmuz 1092), Emir Koltaş ise Kûhistan’da bulunan Hüseyin Kâinî’yi sıkıştırmıştı. Batınîler bir gece baskınıyla (Eylül 1092) Arslantaş’ı mağlup edip geri çekilmek zorunda bıraktılar. Sultan bu kez Emir Kızılsarığ’ı Batınîlerle mücadele etmekle görevlendirdi. Ancak önce Nizamülmülk’ün öldürülmesi, sonra da Melikşah’ın şüpheli şekilde vefatı Batınîlere karşı yürütülen mücadelenin yarım kalmasına sebep olacaktı (1092).3
 
Tuğrul Bey döneminden itibaren Fâtımîlere karşı yoğun bir mücadeleye girişen Selçuklular, Suriye ve Filistin’de onların gücünü önemli ölçüde kırdılar. Nizâmülmülk’ün Hasan Sabbâh’ın ideolojisine karşı fikrî mücadelelerde bulunmak için ülkenin dört bir yanına yayılan Nizamiye Medreselerini devreye soktuğunu biliyoruz. İslam âlimleri de bu yeni cereyana karşı çıktılar. “Fedâîhu’l-Bâtınîyye” (Bâtınîliğin İçyüzü) adlı eserin müellifi Gazzâlî bu karşı çıkışın en gür sesidir. Böylece Sünni İslam dünyasındaki Fâtımî tesiri en azından siyasî sahada bertaraf edilmiş oldu. Mısır’ın siyasî önemini yitirmesinden sonra bilhassa Suriye ve İran’da kendine has bir yapıya kavuşan ve devrin kaynaklarında Bâtınîler olarak söz edilen İsmailî hareket ise varlığını devam ettirdi.4,5


Kasım 12, 2018, 12:25:05 ÖS
Yanıtla #1
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 63
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle
Bir âlim nasıl acımasız bir örgüt liderine dönüştü?



Alamut’a yerleştikten sonra Selçukluların kaleye düzenlediği saldırıları başarıyla püskürtmeyi başaran Hasan Sabbah, direnişin ardından “Beldetü’l-İkbal” adını verdiği kaleyi güçlendirdi ve faaliyetlerine başladı. Burada eğitilen dâîler İran’ın her tarafına gönderiliyor ve İsmâilî-Nizârî düşünceyi yayıyorlardı. Hasan Sabbah’ın dâîleri o kadar etkiliydi ki, Selçukluların bütün engellemelerine rağmen kısa sürede birçok kale İsmâilîlerin eline geçmiş, birçok yerel yönetici saf değiştirerek onlara tâbi olmuştu. Hatta hareket halk arasında bile ciddi bir taraftar kitlesi edinmişti.

Alamut’u üs edinen Hasan Sabbah’ın “Davet-i Cedîde”si (Yeni Davet), onun fikirleriyle geleneksel İsmâilî anlayışından uzaklaşmış ve farklı bir forma bürünmüştü. Nizârîlik denilen söz konusu forma göre, İmam Müstansır’ın halefi Müsta’lî değil, Nizar’dı. Nizârîlerin bir kısmı, Mısır’da öldürüldüğü bilinen Nizar’ın bir süre sonra Mehdî olarak geri döneceğine inanıyordu. Bir kısmı da imamın, gizlice Alamut’a getirilen Nizar’ın oğlunun hamile cariyesinden doğan çocuk olduğunu savunuyorlardı. Hasan Sabbah ise bir tür vâsîlik konumunda gibi görünüyordu. Ayrıca Hasan Sabbah’ın formüle ettiği Nizârîlik, (Muğîriyye ve Mansûriye gibi) bazı aşırılıkçı Şia ekolleri tarafından bir mücadele yöntemi olarak benimsenen şiddet, terör ve suikast eylemlerini sistematik hale getirmiş ve kan dökmenin meşru bir davet yöntemi olduğunu kabul etmişti.
 
Alamut Nizârîliğinin, tarihte genellikle Hasan Sabbah’ın özel olarak yetiştirdiği fedâîler (harekete verilen isimlerden birinin Fidâviyye olmasının nedeni bunlardır) tarafından işlenen sansasyonel cinayetlerle biliniyor olması da bu durumla alakalıdır.[7]
 
Hasan Sabbah’a bağlı Bâtınîler, kaleler ele geçirerek buraları üs olarak seçmiş, fedâîleri vasıtasıyla muhaliflerini ortadan kaldırmışlardı. Öyle ki, fedâîler Bâtınîlik davasına muhalif herkese karşı kesin çözüm kastıyla “imha timi” gibi kullanılıyordu. İnsanlar üzerinde korku yaratarak fikirlerini yaydılar ve kandırabildikleri şahısları İslamî akîdeden uzaklaştırdılar. Peygamberin ve şer’i amellerin lüzumsuzluğunu telkin eden bu sapkın kişiler hakikatin ancak mâsum bir imam (Fâtımî halifesi) sayesinde öğrenilebileceğini propaganda ediyorlardı. Böylece Selçuklulardan gayrimemnun kitleleri harekete geçirerek taarruz özellikli bir ihtilâl akidesi geliştirdiler.[8]
 
 Üye devşirme yöntemleri nelerdi?
 
Hz. Peygamber’in (sav) asr-ı saadetlerinde Yesrib/Medine civarında meskûn Yahudi topluluklarının sihir/büyüde ne kadar ileri gittikleri bilinmektedir. İslam âleminde de Karmıtîler, Fatımîler ve Hasan Sabbah’ın fedailerinden başlayarak birçok batınî fırka ve topluluğun bu tür ezoterik (batıni) ilimlerle hemhal oldukları bilinmektedir.[9]
 
Hasan Sabbah’ın geleneksel İsmâilîliği yeni bir düşünce sistematiği çerçevesinde yeni bir kalıba dökerek oluşturduğu Nizârîlik, Şia’nın klasik imamet tasavvuru üzerine inşa edilmişti. Küçük ve büyük günah işlemekten münezzeh olan imama itaat, Allah’a itaat demekti. Dünya durdukça aynı soydan imamlar gelmeye devam edecekti ve tarihin hiçbir döneminde imamın olmadığı bir dönem yoktu. Kendisinden hiçbir kötülüğün sâdır olması mümkün olmayan, gökyüzünün merkezi ve yeryüzünün kutbu olup ilahî bir güçle donatılmış bulunan imam hakikatin kendisiydi. Güneşe bakmak nasıl gözün kudretini aşan bir şeyse, imamı da bütün hakikatiyle kavramak o şekilde imkânsızdı. Onu idrak edebilmenin tek yolu, imamet düşüncesini içselleştirmek ve imama mutlak mânâda teslim olmaktan geçiyordu. Hareketin temelinde keskin bir “zâhir” (görünen) ve “bâtın” (görünmeyen) ayrımı vardı. Her zâhirin bir bâtını bulunuyordu ve bunu yorumlayabilecek (tevil) tek yetkili mercii de imamdı. İnsanların bilgi kaynakları olarak gördüğü duyu organları ve akıl güvenilir değildi, bundan dolayı da bilginin onlarla elde edilebilmesi mümkün değildi. Öğrenmek, ancak imamın öğretmesi (talimi) ile mümkün olabilirdi.
 
Nizârîliğe göre, kendisine herhangi bir sıfat izafe etmenin caiz olmadığı Allah’ın varlığı ya da yokluğu ile alakalı fikir beyan etmek doğru değildi. O, ancak her türlü sıfatı aşkın olan mutlak bir varlık olarak tanımlanabilirdi. Emir ve beyanları ezelî olmakla birlikte fıtratı ve yaratma özelliği sonradan oluşan ve kendisini idrak etmenin mümkün olmadığı Allah’ın ezelî ya da ebedî olduğu söylenemezdi. Yaratıcı hakkında bilinebilecek her şey, ancak onu doğrudan doğruya idrak edebilecek tek varlık durumundaki imam tarafından bildirilebilecek olanlardı. Mutlak olanın sözcüsü olup Allah ile doğrudan irtibat halinde bulunan imam, bu haliyle vahyi meleklerden ve ruhanilerden alan peygamberlerden üstün bir konumdaydı.
 
İslam tarihinde ortaya çıkmış olan diğer Bâtınî hareketler gibi Alamut Nizârîliği’nin temel ilkesi de gizlilik ve takiyye idi. Dolayısıyla hareketin mensupları kendilerini gizler, inançlarını Bâtınî olmayanlara anlatmaktan kaçınırlardı. Onlardan biri bazen bir topluluğun içerisine sızarak onlarla yıllarca bir arada kalırdı da, o toplulukta bulunan kimse onun Bâtınî-İsmâilî olduğunu fark etmezdi. Dolayısıyla mezhebin davet faaliyetleri de bu gizlilik prensibi içerisinde yürütülüyordu ve davet süreci ustalıkla belirlenmiş bir dizi aşamaya bölünmüştü.
 
Teşkilatın hiyerarşik piramidinde bulunan “Dâî-i Mezûn” tarafından[10] “Zerk ve teferrüs” denilen ilk aşamada harekete davet edilecek kişiler özenle seçiliyor, daha sonraki “Te’nîs” aşamasında dâînin bütün gayreti kendisini adaya sevdirmeye çalışmak oluyordu. Üçüncü aşama olan “Teşkîk”te adayın aklı karıştırılarak inançları hakkında kuşkuya düşürülüyor, ardından kuşkularının giderileceği vaat edilerek kendisinden “Ta’lîk” denilen bir yemin talep ediliyordu. Beşinci aşama “Rabt” olup aday burada güçlü yemin ve bağlılık ifadeleriyle yükümlülük altına sokuluyor, sonra da “Tedlîs” isimli oyalama sürecine geçiliyordu. “Tesîs” adı verilen bir sonraki aşamada adaya yavaş yavaş Bâtınî teviller naklediliyor, başarı elde edildiğinde “Hal” denilen dinî hükümlerin gereksizliğine ikna evresine geçiliyordu. Böylece aday dinî inançlarından bütünüyle uzaklaşarak “İnsilâh” noktasına geliyor, gerçek bir Bâtınî’ye[11] dönüşüyordu.[12]
Kasım 12, 2018, 12:26:05 ÖS
Yanıtla #2
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 63
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle
Hasan Sabbah’ın teşkilatındakiler sadece Alamut kalesi içinde mi sınırlıydı?
 
1153’te vefat etmiş olup el-Milel ve’n-Nihal isimli büyük eseriyle bilinen mezhepler tarihi yazarı Şehristânî’nin verdiği bilgilere bakılırsa Hasan Sabbah’ın Alamut dışındaki hizmetkârların üç halkası daha mevcuttu. Bunlar daveti yürütmekle mükellef olup ayrıca kendi aralarında farklı bir hiyerarşik yapılanma içerisinde olan “Dâîler”; her zaman masum imamın tâbiyet ve gözetimi altında bulunan “Refîkler” (yoldaşlar) ve küçük yaşlardan itibaren özel bir eğitime tabî tutularak imam ve mezhep için canlarını fedâ edebilecek şekilde yetiştirilen ve kendilerine verilen her emri hiçbir şekilde sorgulamadan mutlak bir itaatle yerine getiren “Fedâîler”di. Son olarak hiyerarşik yapının en alt katmanını teşkil etmekle birlikte biraz da dışarıda kaldıkları anlaşılan “Mezhep Bekçileri”, “Savaşçılar” ve “Katiller” de imamın hizmetkârlığı için gerekli görüldüğünde başvurulan insan kaynakları içerisinde yer alıyordu.[13]
 
Tarihî kaynaklar Alamut fedailerine “Haşhâşîler” denmesine sebep olarak haşhaş kullandıklarını doğruluyor mu?
 
Fedailerin cesaretleri hakkındaki rivayetlerin en meşhuru, haşhaş kullandıkları ve cinayetleri uyuşturulmuş bir kafayla işledikleriydi. Bu yaklaşım özellikle Batı dünyasında 18. ve 19. yüzyıllardaki yayımlarda öne çıkarılmış, adeta kesin bir bilgiye dönüştürülmüştü. Buna göre fedailer suikast için görevlendirilmeden önce haşhaşla uyuşturularak sunî bir cennete konulurdu. Burada güzel yemekler, lezzetli şaraplar ve şehvetli kadınlar tarafından ağırlanan fedailer, kendilerine verilen vazifeyi yerine getirdikleri takdirde sonsuza dek bu cennete konulacaklarına ikna edilirlerdi. Böylece mutlak bir itaat ve sadakatle donatılırlardı. Birçok Batı dilinde suikast eylemi ve suikastçı için kullanılan ‘assassin/assasination’ kelimesi de ‘haşhaş’tan gelir. Fakat merakımızı celb eden bu hikâye tarihî anlamda sıkıntılıdır. Alamut fedailerinin haşhaş aldıkları bilgisinin doğruluğunu gösteren bir delil yoktur. Kaynaklarda onları anlatmak için “Haşhâşî” ifadesi kullanılmamakta, haşhaş aldıklarına dair herhangi bir gönderme yapılmamaktadır.[14] Ve yine ayrıca içlerinde fedailerin ilaçla uyutularak görevlerini başarıyla yerine getirdikleri takdirde kendilerini bekleyen sonsuz mutluluğun tadımlık bir şeklinin sunulduğu “cennet bahçeleri” hikâyeleri, bilinen hiçbir İsmâilî kaynağı tarafından da doğrulanmamaktadır.[15]



Haşhaş ile ilgili bu yorumlar muhtemelen 13. yüzyıl sonlarında bölgeye gelen ve Hasan Sabbah’tan “Dağın Yaşlı Adamı” diye bahseden meşhur seyyah Marco Polo’nun anlattıklarına dayanmaktadır ve aslı yoktur. Marco Polo’nun Alamut’a gidip gitmediği dahi tartışmalıdır. Eserini Alamut’un yıkılmasından yıllar sonra yazdığını biliyoruz. Marco Polo 1271’de Akka’dan yola çıkmış, 1292’de Alamut Kalesi’nin yıkılmasından yaklaşık 15 yıl sonra İran’dan geçmişti. Seyahatnamesini Çin’de geçirdiği 17 yılın ardından Venedik’e döndükten sonra 1298’de bir kâtip aracılığıyla yazıya geçirmiş ve İran’daki yerlilerden ‘Dağın Efendisi’ hakkında duyduklarını anlatmıştır. Dolayısıyla bu konuda yapılan tüm popüler yayınlarda bahsedilen cennet bahçesi ve fedâiler tamamıyla Marco Polo’nun anlattıklarından yola çıkan ve Batılı yazarlar tarafından giderek efsaneye dönüştürülen bilgilerdir.[16]
 
Fedâîlerin bu gözü karalığının ardında yıllarca süren eğitimlerden geçmeleri ve canları pahasına davalarına inanmalarının etkisi bulunduğunu söyleyebiliriz. Eylemlerini titizlikle yerine getiren fedâîler, kurbanlarını tek suikast aletleri olan hançerle, özellikle kalabalık içinde öldürmeyi tercih ederlerdi. Kendileri de hemen aynı yerde yakalanarak öldürüldükleri için işlerini kolaylaştıracak ve canlarını kurtarmalarını sağlayacak farklı usullere başvurmazlardı. Fedâîlerin anneleri ise çocuklarının işledikleri cinayetten sonra sağ-salim eve dönmelerinden büyük üzüntü duyar ve onların cennete gitmekten mahrum kaldıklarına inanırlardı.[17]
 
Efendilerinin her arzusunu duraksamadan yerine getiren Alamut’un katil fedâîlerinin cesaretlerini uyuşturucu kullanımına bağlamak anlamında Haşhâşî kelimesi, tuhaf hikâyelere meyilli olan insanoğlunun merakını körüklemek için kurgulanan söylemin bir parçasıdır. Hâlbuki iradelerini bütünüyle efendilerine teslim etmiş bir güruhu anlamak için uyuşturucu gibi biyolojik değişimlere yol açan bir maddeye gerek yoktur. Manipüle edilmiş fikirler, zihinleri bazen en kuvvetli uyuşturucudan daha kuvvetli şekilde uyuşturabilirler; bugün yaşadıklarımız da bunu açık içimde ortaya koymakta. Bu açıdan Haşhâşî kelimesinin doğrudan doğruya uyuşturucu kullanıp ayık olmayan bir zihinle cinayetler işleyen fedâîlere değil, kendi iradelerini “Seyyidunâ” (Efendimiz) dedikleri Hasan Sabbah’ın “yanılmaz irade ve arzusunun” icrası için araç kılan robotlaşmış tetikçilere işaret ettiğini belirtmek gerekir. Başka bir ifadeyle, fedâîler uyuşturucu vasıtasıyla iradelerini yitirmemişti. Tam tersine iradelerini bizzat ve isteyerek efendilerinin emellerine teslim etmişlerdi.[18]
Kasım 12, 2018, 12:27:16 ÖS
Yanıtla #3
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 63
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle
Gözü kara fedâîler
 
Hasan Sabbah dini siyasallaştırarak yaptığı yoğun propagandalarla önce fikrî boyutta, sonra da kanlı eylemleriyle İran-Irak ve Suriye bölgesinde ciddi etkiler yarattı. “Davet-i Cedide” (Yeni Davet) adını verdiği propagandasına ek olarak çok eski bir Şiî öğretisinden yeniden formüle edilen ‘Ta’lim doktrini’ni geliştirip merkeze yerleştirdikten sonra teşkilat bünyesindeki dâîler ve fedâiler aracılığıyla davasını yaydı.
 
Mekân olarak yüksek ve ulaşılması zor alanlardaki kaleleri bilinenin aksine savaşmadan, bazen içeri sızıp korkutarak, bazen de çeşitli anlaşma ve entrikalarla ele geçirdi. Çeşitli bölgelere yolladığı dâîler aracılığıyla genç ve fakir insanları etkileyerek fikrî boyutta taraftar topladı. Fedâiler aracılığıyla gerçekleştirdiği suikastlarla önemli devlet adamlarını tek tek ve sistemli saldırılarla ortadan kaldırıp halka ve yönetime korku yaydı. Propaganda sürecini olabildiğince gizli, düzenli ve çok yönlü yürüttü.
 
Fedâiler, 12 ile 20 yaşları arasında, kendilerini kurban etmeye adamış, intihar eğilimli, son derece tehlikeli gençlerden oluşuyordu. Eğitimleri hakkında kesin bilgiye sahip olmamakla birlikte, hançeri kurbanın göğsüne ne zaman ve nerede saplayacaklarını çok iyi bildikleri belirtilir.
 
Suikast düzenleyecekleri kişilerin yanında seyis, öğrenci, hizmetçi, rahip, tüccar gibi kılıklarda gizliden görev alır, uygun zamanı günlerce, hatta bazen aylarca beklerlerdi. Vakti geldiğindeyse gözlerini hiç kırpmadan suikastı gerçekleştirirlerdi. Fedâiler eylemlerini mümkün olduğunca çok tanık önünde, kalabalıklar arasında, cami, pazar, saray gibi yerlerde gerçekleştirerek etrafa korku salıp devlet adamlarına gözdağı vermekteydiler.
 
Aynı zamanda suikast sırasında hedefleri dışında başka kimseyi yaralamamaya özen gösterirlerdi. Genellikle kaçmaya teşebbüs etmeyip kurbanın korumaları tarafından yakalanarak öldürülmeyi seçerlerdi. Birçok muhafız tarafından korunan askerî ve sivil yöneticileri hedef aldıkları için cinayeti işledikten sonra sağ kurtulma şansları zaten son derece düşüktü.
 
Ayrıca kalabalıklar arasında cesaretli bir şekilde ölerek hayran kitlesi oluştururlardı. Öldürmek ile ölüm arasındaki ince çizgide öldürmek kadar ölmek de önemliydi onlar için. Böylece hem davaları daha çok ses getirecek, hem de halk arasında taraftarları artacaktı.
 
Bu nedenle Alamut Kalesi’nde suikastlar kahramanca bir eylem olarak yüceltilmekteydi. Bu görevleri üstlenen adanmış gençlere cesaret ve bağlılıklarından dolayı övgüler düzülür, adları ve başardıkları görevlerin listesi Alamut ve diğer kalelerde başköşeye asılır, şenlikler düzenlenirdi. Listelerde öldürülen kişilerin adı, kaç fedâinin hangi tarihte, kimin zamanında ve ne şekilde suikast işlediklerine dair bilgiler sıralanırdı.
 
Böyle bir görevden sonra hayatta kalmak son derece utanç verici bir durumdu. Fedâilerin aileleri, canını fedâ etmenin oğulları için bir şeref olduğuna inanıyorlardı. Mesela bir fedâinin tehlikeli bir görevi tamamladıktan sonra evine sağlam şekilde dönmesinden utanç duyan annesi saçını kesmiş ve yüzünü siyaha boyamıştı.[19]
 
Suikastlar zinciri



Hasan Sabbâh kendisi ile her fırsatta mücadeleye hazır olan ve bu maksatla askerî hazırlıklar yapan veziri ortadan kaldırmaya karar vermişti. Bunun için Ebû Tâhir Arrânî[20] adlı Deylemli bir genci görevlendirdi. Nizâmülmülk, 14 Ekim 1092’de Nihâvend bölgesine yakın bir köyde bulunduğu sırada arzuhâlini takdim etme bahanesiyle yaklaşan Bâtınî fedâîsi tarafından şehit edildi.[21] Nizâmülmülk’ün ölümüyle ilgili kaynaklardaki yaygın görüş, öldüren kişinin Deylemli Bâtınî bir genç olmasıdır. Ancak azmettirenler hakkında farklı görüşler de bulunur. Nizâmülmülk’ün vefatının üzerinden çok geçmeden Melikşah’ın vefatı Selçuklular açısından bir otorite boşluğunu beraberinde getirdi. Bundan istifade etmesini bilen Hasan Sabbâh ve Bâtınîler faaliyetlerini giderek arttırmaya, rahat bir propaganda ortamı bulmaya ve yeni kaleler ele geçirmeye başladılar.
 
Selçuklu çağının en önemli birkaç merkezinden olan İsfahan’ı kana boğan Bâtınîler, şehirde büyük bir güvenlik krizine yol açtılar. İbnü’l-Esîr’in kayıtlarına bakılırsa, güçlerinin yettiği kimseleri öldürüyor ve mallarını yağmalıyor, şehirde egemenliklerini tesis ediyorlardı. Halk o kadar korkuyordu ki, zamanında evine dönmeyen birinin Bâtınîler tarafından öldürüldüğüne kanaat getiriliyor ve onun için taziye merasimleri düzenleniyordu. Bununla birlikte halk arasında tepkiler de ortaya çıkıyordu. 1093’te kör taklidi yapan bir adamın yoldan gelip geçen insanlardan kendisini eve götürmelerini rica ettiği ve daha sonra bu kişilerin (yaklaşık 400-500 kişi) Bâtınîler tarafından yakalanarak hücre evlerinde işkenceyle öldürüldüğü ortaya çıkınca Şafiî Fakihi Hocendî, İsmâilîlerden intikam almak için kolları sıvadı ve silahlanıp etrafına büyük bir kalabalık topladı. Çukur kazdırıp içinde ateş yaktırdı. Ona yardım eden halk, yakaladıkları yaklaşık 500 Bâtınî/İsmâilîleri birer birer getirip ateşe attı. Yine 1146’da İsmâilîlere karşı harekete geçen Sultan Mahmud’un emiri Abbas’ın, öldürdüğü İsmâilîlerin kafataslarından Rey’de bir minare yaptırdığı rivayet edilmektedir. Fakat bu tür direniş eylemleri münferit hadiseler olarak kalıyor, terör faaliyetleri engellenemiyordu.
 
Tehditler o denli artmıştı ki ileri gelen devlet adamları kendilerince önlemler almaya başlayacaklardı. Hayatlarını kaybetme korkusu yaşayan yöneticiler ve emirler elbiselerinin altına zırh giymeden sokağa çıkamıyorlardı. Bâtınîlerden çekinen ve devamlı zırhıyla dolaşan İsfahân şahnesi Emir Bilge Beg Sermez, Muhammed Tapar’ın İsfahân’daki sarayında Bâtınîler tarafından böğrüne hançer saplanarak öldürüldü. Emir, tesadüfen o gece zırhını giymemişti. Aynı gece oğullarının da Bâtınîler tarafından öldürülmesiyle sabahleyin evlerinden beş ceset çıktı. Bâtınîler, Sultan Berkyaruk’a da Bâtınî düşmanı birini vezir tayin ettiği için suikast girişiminde bulunmuşlar ve sultanı yaralamışlardı.
 
Fedâîler her türlü kılığa giriyor, değerli devlet adamlarının en yakınlarına kadar gizlice sokulabiliyordu. Genellikle Müslüman bir devlet adamına Cuma günü veya namaz kılan cemaatin gözü önünde, bir Hıristiyan kontuna Pazar günü suikast düzenlemeyi tercih ediyorlardı. Haçlıların Müslüman topraklarına saldırıp zarar vermesi üzerine onlarla mücadele için görevlendirilen Emir Mevdûd da Cuma namazı için Dımaşk’ta Ulu Camii’de bulunduğu sırada kendisinden bir şeyler istiyor gibi yaklaşan bir Bâtınî tarafından öldürülen değerli emirlerdendi.
 
Sultan Muhammed Tapar, Berkyaruk’un 1104’teki ölümünün ardından tahta geçti ve Bâtınîler üzerine kararlı bir şekilde hareket etti. Düzenli olarak gerçekleştirdiği seferlerle yeni kaleleri almalarını engelledi. Ancak Alamut kuşatmasında, Bâtınîlerin dirençlerinin kırıldığı sırada Sultan Muhammed Tapar’ın ani vefat haberi gelecek ve nihaî sonuç alınamayacaktı. Hasan Sabbâh, Sultan Sencer döneminde de Selçukluların yarım kalan mücadelelerine engel olmak üzere derhal harekete geçmiş, hatta en yakınına kadar sızarak Sencer’in yatağının başucuna hademeleri aracılığıyla hançer dahi bırakmıştı.
 
Hasan Sabbâh 1124 baharında öldü. Vefatı, beklenenin aksine, Bâtınîlerin faaliyetlerini engellemedi. Siyasî faaliyetlerden ziyade suikastlara ve Selçuklu ülkesinde karışıklık çıkarmaya devam ettiler. Sultan Sencer ve sonraki dönemlerde de Bâtınîlerin faaliyetleri sadece Selçuklulara karşı olmamış, Abbasî halifelerinden Haçlılara, hatta Fâtımî halifelerine kadar suikast zincirlerini devam ettirmişlerdir. 1256’da Moğol Hükümdarı Hülâgû, Alamut’u yerle bir edene kadar faaliyetlerini durmaksızın sürdürdüler.[22],[23],[24]
 
Asıl hedefleri neydi ve dinî bir yapı neden siyaseti hedef aldı?
 
Hasan Sabbah tarafından inşâ edilen Alamut Nizârîliği, Suriye ve İran’da epeydir faaliyet halinde bulunan dâîlerinin yeni bir gaye etrafında bir araya getirilmesini hedefliyordu. Çöküş sürecine giren Mısır’daki Fâtımî Hilâfeti’nden koparak yeni bir merkeziyetçilik etrafında örgütlenen bu yapı, Şiî-İsmâilî hareketin en başından beri yapmaya çalıştığı şeyi -Bâtınî ideallere karşı destansı bir mücadele vermiş olan Gazâlî’nin Fedâihu’l-Bâtıniyye (Bâtınîliğin İçyüzü) adlı eserinde de işaret ettiği gibi- Sünnî Hilâfet’i yok etmeyi amaçlıyordu. Bunun yolu ise Sünnî Hilâfet’i ayakta tutan Selçuklu iktidarını yok etmek, çözmek ya da en iyi ihtimalle dönüştürmekten geçiyordu.
 
Zaman zaman sultanların haremlerine cariyeler sokan; vezirleri, divan reislerini, komutan ya da melikleri devşiren ve böylece iktidar üzerinde etkili olmaya çalışan Alamut İsmâilîleri, Selçukluları epeyce uğraştırdı. Bununla birlikte Bâtınîler hiçbir zaman amaçlarına ulaşamadılar. Hareketin belini kıran Selçukluların ardından varlıklarını bir süre daha devam ettirmekle birlikte 1258’de İran’a gelen İlhanlı Moğol hükümdarı Hülâgü tarafından tamamıyla pasifize edildiler. Alamut’un kaybedilişiyle eski güçlerini yitirdiler. Sonraki dönemlerde marjinal bir mezhebe dönüşen Nizârîlik hareketinin mensupları dünyanın çeşitli yerlerine dağıldı. Önce İran’a, sonra Suriye’ye kaçan Bâtınîler buralarda da tutunamayarak soluğu Hindistan’da aldılar. Günümüzde Hindistan, Pakistan, Doğu Afrika gibi dünyanın birçok yerinde varlıklarını sürdürüyorlar.20,[25]
 
Diğer yandan, Alamut İsmâilîliği, Selçuklu coğrafyasının kalbi durumundaki İran’da ortaya çıkmış ve uzun süre Selçuklu iktidarına karşı varlık mücadelesi yürütmüştü. Alamut fedâîleri Selçuklu hükümdarlarına, vezirlerine ve bazen de âlimlerine zehirli hançerlerle suikastlar düzenlemiş, bazen şehirlere saldırıp katliamlara imza atarken bazen de kaleleri işgal edip kendilerine karargâh yapmışlardı.
 
Peki, temelde dinî referanslara sahipmiş gibi görünen bir yapının bu faaliyetlerin sebebi neydi? Hasan Sabbah’ın fedâîleri neden Selçuklu coğrafyasının kalbine bir ok gibi saplanmışlardı ve ne yapmak istiyorlardı? Bu soruların cevabı için tarihî olarak biraz geriye, Selçukluların siyasî bir aktör olarak tarih sahnesine çıktıkları döneme gitmemiz gerekir.
 
Selçuklular, 1040 yılındaki Dandanakan Zaferi’nin ardından süratli bir şekilde Sünnî İslam dünyasının siyasî liderleri haline gelmiş ve 1055 yılında geldikleri Bağdat’ta bir asırdır devam etmekte olan Şiî-Büveyhîlere son vererek Sünnî Hilafet kurumuna itibarını iade etmişlerdi.
 
Böylece Fâtımîlerin uzun süredir Sünnî Hilafet kurumunu yok etmek için yaptıkları çalışmalar sonuçsuz kaldı. Bir anlamda Selçuklular, Abbâsîlere yeniden dirilme imkânı sunuyordu. Fâtımîler bunu kabul edemez, yıllardan beri ilmek ilmek ördükleri hayalin, tuğla tuğla kurdukları binanın heba olup gitmesine göz yumamazlardı. Nitekim Selçukluları durdurabilmek için Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e karşı üvey kardeşi İbrahim Yınal eliyle bir darbe girişiminde bulundularsa da başarılı olamadılar. Fakat emellerinden vazgeçecek de değillerdi. Öte yandan ellerini kollarını bağlayan siyasî ve ekonomik problemlerden dolayı Selçuklulara karşı bir askerî harekâta girişme imkânları da yoktu. Bu sebeple fedâîlere suikast yaptırmak gibi farklı bir yöntemleri tercih ettiler.[26]
 
Sonuç olarak; Alamut Kalesi etrafında dönen efsane, 1090 yılında ünlü İsmailî komutan Hasan Sabbah’ın kaleyi ele geçirmesiyle başladı ve Sabbah burada Sünni Türk iktidarına karşı amansız mücadeleye adını yazdırdı.[27] Türk-İslam tarihi için son derece önemli bir şahsiyet olan Hasan Sabbah, tarihin akışını değiştirmiş “mülhit, soysuz, rezil” dinî bir lider ve siyaset adamıydı. Sistemleştirdiği suikastlar, uyguladığı yöntemler ve meydana getirdiği etki dönemin şartları düşünüldüğünde farklı ve ilk olma özelliklerini göstermektedir.21
Kasım 12, 2018, 12:30:39 ÖS
Yanıtla #4
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 63
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle
Sonraki dönemlerde Hasan Sabbah teşkilatına benzer oluşumlar ortaya çıkmış mıdır?
 
Elbette olmuştur.
 
1. FETÖ
 
Fetullah Gülen uzun yıllar Diyanet’te vaiz olarak görev yaptı. 1989’da gayrıresmî vaazlar vermeye başladı ve bunları uzun süre devam ettirdi. Özellikle İzmir’de yaşadığı dönem Gülen hareketinin tohumlarının atıldığı yıllardı. Öğrenci yetiştirmek amacıyla vaaz ettiği cemaatten yardım toplamaya başladı. Öğrenciler için evler açtı. Işık evleri zamanla hareketin mensuplarının yetiştirildiği hücrelere dönüştü. Onları yurtlar, dershaneler takip etti. 1982’de kurulan Yamanlar Koleji örgütün kolejler zincirinin ilk halkasıydı. Elbette yurtdışında açılan okulları da unutmamak gerekir. 1980 darbesinden sonra yeraltına inmesine rağmen Gülen faaliyetlerini sürdürmeyi başardı. Etrafındaki halka gün geçtikçe genişliyordu. FETÖ’nün okullarında ve dershanelerinde yetişen, onun evlerinde kalan gençler emniyet, yargı gibi devlet kadrolarında ve TSK’da vazifeler aldılar. Onların sayılarını artırmak için örgüt KPPS ve askerî okullara giriş sınavlarının sorularını çalarak kendi yandaşlarına verdi. Kariyer basamaklarını hızla çıkan FETÖ üyeleri hiçbir engel tanımadılar. Şantaj, kumpas, iftira ve hatta cinayet işlemekten bile çekinmediler. 15 Temmuz’da hareket emeline ulaşmak için her şeyi yapabileceğini gösterdi bize. Buna vatana ve millete ihanet de dâhildi.[28],[29]
 
2. Adnan Oktar Cemaati
 
Ülkemizde son zamanların en çok sözü edilen cemaatlerinde, bir maneviyat öğretisinin yanı sıra, müridlerin kayda değer bir kısmını cezbeden bir çıkar ve ayrıcalık unsuru öne çıkıyor. Cemaat mensubiyeti günümüzde neredeyse bir "yatırım" gibi görülüyor. Yani ülkemizin yakın zaman cemaatlerinde yer almanın motivasyonu, belki zamanın ruhuna da uygun olarak, doğru ya da yanlış manevi sebeplerden, sosyal hayat için avantaj, siyasi ve ticari çıkar, ve genel olarak bir tür kişisel çıkar yatırımına dönüşmüş durumda. Bu tür dönüşümün en çarpıcı örneklerinden birisi, son zamanlarda medyada sürekli konu olan, ama geçmişi aslında 1980'lere uzanan Adnan Oktar cemaatinin geçirdiği, özenle tasarlanmış ve yeni müridler devşirmek için bir reklam aracı olarak vitrine çıkartılmış olan değişim.
 
Giderek maneviyat görüntüsünü bile ikinci plana iterek, birer kişisel çıkar ve yatırım şebekesine dönüşmüş olan bu cemaatin, "Başarı"larının anahtarı, maneviyat değil, arkalarındaki derin siyaset.[30]
 
3. Şebbiha
 
Suriye’nin görünmez yaratıkları: Şebbiha 2011 yılında patlak veren Arap Baharı’yla birlikte halklar yeni bir olgu ile karşılaşırlar. Bu, rejimlerin yasadışı eylemleri için besleyip büyüttükleri ve akabinde kullandıkları paramiliter güçler veya milislerdi. Sudan’da Cancavitler ile Suriye’deki Şebbiha aynı anlama gelmektedir: ‘Görünmez yaratıklar’. Sırpların Çetnikler veya Arkan gibi çetelerine mukabil Arap Baharı’yla birlikte her Arap devletinde bu tarz derin devletle bağlantılı kolluk güçleri ortaya çıkmıştı. Arap Baharı, rejimlerin gizlenen bu çirkin yüzünü ortaya sermiş oldu.
 
Şebbiha unsurları ‘fizikleri güçlü, zekâları kıt kimseler’ olarak nitelendirilmektedir. Nemir Esed’in yeniden organize ettiği Şebbiha güçleri, Beşşar Esed’in talimatları doğrultusunda idare edilmekte. Beşşar Esed’in altında bu grubu yönetenler ise Fevaz ve Münzir Esed. Hilal, Harun, Emir ve Ali Esed’ler de Şebbiha düzeninin emir komuta zincirinin önemli halkaları arasında yer alıyor.
 
Dağların şeyhi: Muhammed Esed
 
İran’da Hasan Sabbah ve fedailerinin üs kurmuş olduğu Alamut Kalesi benzeri mekânlar Suriye’de de var. İsmailî veya Fatımîlerin çıkış noktası Hama-Humus yakınlarındaki tarihî Selamiye kasabasıdır. Onların müttefiki olan Nizarilere ait tarihî kalelerin bulunduğu Misyaf ve en önemlisi de Lazkiye bölgesinde yer alan Nusayri Dağları (Ensar Dağları) günümüzde Nusayri ve diğer batınî azınlıkların aktif olarak yaşadıkları bölgeler arasında. Sayıları 9-10 bin civarında olduğu tahmin edilen Şebbiha güçlerinin yoğunlaştığı bölgeler de yine buraları.
 
Hasan Sabbah’ın lakabı Şeyhü’l-Cebel, yani Dağların Şeyhi idi. Günümüzde de Şebbiha güçlerinin başı veya başları aynı lakapla anılmakta. Esed ailesinden Muhammed Esed, Şeyhü’l-Cebel olarak tanınmıştı. Bugün ismen Hasan Sabbah’ın yerinde olan Muhammed Esed, Hasan Sabbah gibi fedaileriyle anılıyor.[31]
 
4. Heaven's Gate
 
ABD kökenli Heaven's Gate 1970'lerde M. Applewhite ve B. Nettles tarafından kurulmuş, Hristiyanlıkla uzaylı varlıklara inancı bağdaştıran bir tarikat. Heaven's Gate müritleri, Applewhite'ın Hz. İsa'nın reenkarnasyonu olduğuna ve kıyamet öncesinde kendilerini selamete ulaştıracağına inanıyorlardı. Applewhite Tanrı'yla iletişim kurduğunu ve tarikatın adında atfedilen "Cennetin Kapısı"nın anahtarının kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Heaven's Gate inanç sistemi, kıyametin yaklaştığı ve lider bir kurtarıcıya gerek olduğu iddiasını merkez almıştı.
 
Heaven's Gate tarikatının 39 üyesi 1997'de San Diego'da, arkalarında ailelerine video mesajları bırakarak sistemli bir şekilde intihar ettiler. Heaven's Gate üyelerinin birlikte yaşadığı malikaneye giren polis, 39 kişiyi bir örnek giysileriyle ranzalarında ölü buldu. Arkada bıraktıkları videoda Heaven's Gate üyelerinin çoğunun eğitimli ve aklı başında gözüken insanlar olduğu görülebilir. Heaven's Gate tarikatı üyeleri fenobarbital alarak intihar ederken öleceklerine değil bir başka evrene taşınarak kurtulacaklarına inanıyorlardı.
 
Muhakeme yeteneği olan, aklını yitirmemiş görünen insanlar nasıl böyle bir boş inancın peşinden gidebilir, hayatlarını bile feda edebilirler? Bu tür kör inanç temelli ve dısarıdan bakıldığında anlaması zor davranışların kült cemaatler tarihinde istisna olmadığının altını çizelim.
 
5. Aum Shinrikyo
 
Japonya kökenli Aum Shinrikyo, benzer tarihlerde ama Heaven's Gate tarikatına göre bambaşka bir kültürel zeminde, Hinduizm / Budizm temelinde ortaya çıkıyor. "Yüce Gerçek" anlamına gelen Aum Shinrikyo'nun kurucusu, bir akupunktur ve alternatif tıp uzmanı olan Shoko Asahara. Asahara, Hinduist / Budist öğretileri Hristiyanlıkla karıştırarak bir inanç sistemi kuruyor ve kendisinin Hz. İsa olduğunu iddia ediyor. Heaven's Gate inancında olduğu gibi Aum Shinrikyo üyeleri de kıyametin yakın olduğuna ve Asahara'nın kurtarıcı Mesih olarak dünyaya geldiğine inanıyorlar.
 
Çok farklı coğrafyalardan türemiş bu tarikatların inanç sistemlerinde merkezi ortak nokta, kıyametin yakın olması ve kurtarıcı Mesih iddiası. Açıkça söylenmese de Gülen cemaatinde Fettulah Gülen'in dünyaya kıyamet öncesi gelmiş kurtarıcı Mehdi olduğu iddiası yaygın ve etkili role sahip. "Yüce gerçek"leri doğrudan Tanrı'dan alan Mesih/Mehdi inancı, kült tarikatlarda en akla sığmaz davranışların temel dayanağını oluşturuyor.
 
Bu cemaat, Heaven's Gate'den farklı olarak finans kaynaklarına ve silahlanmaya çok önem vermiştir. Haklarında hukuki bir inceleme başlatılmış olan Aum S. tarikatı, dikkat dağıtmak ve intikam amacıyla Tokyo'da ölümcül bir saldırı planlar. 20 Mart 1995 sabahı, Aum Shinrikyo mensupları Tokyo metrosunun 5 hattında zehirli sarin gazı içeren kutularını delerek vagonların içine bırakırlar. Sarin gazının etkisiyle, işlerine gitmekte olan insanlar ve metro görevlilerinden 12 kişi ölür, 1000'e yakın insan ciddi olarak hastalanır. Aum Shinrikyo tarikatının girişimi, Japonya'da II. Dünya Savaşı sonrası sivil halka karşı yapılmış en ölümcül saldırıdır.
 
Çok daha ölümcül olabilecek bu saldırı, sarin gazını yerleştirmekle görevli 5 kişiden ikisinin tereddütleri yüzünden ucuz atlatılmıştır. Aum Shinrikyo tarikatının 2 mensubu son anda bütün sarin kutularını delmekten vazgeçmiştir. Bu 2 kişiden birisi daha sonra itirafçı olacaktır. Bu tereddüt, tarikatlar içinde bile rasyonalizasyonun sınırları olduğunun, bireysel akıl ve vicdanın baskın gelebileceğinin göstergesidir.[32]
 
6. Seekers tarikatı
 
ABD'li "Seekers" (Arayanlar) tarikatı, 21 Aralık 1954 sabahı büyük bir selin dünyanın sonunu getireceğine inanmakta ve hazırlık yapmaktadır. "Arayanlar"ın lideri Marian Keech'in kehanetine inanan tarikat üyeleri 'kıyamet öncesi' 20 Aralık 1954'de Keech'in evinde toplanırlar. "Arayanlar", sabaha karşı sel dünyayı yok ederken, yalnızca kendilerinin kurtulacağına inanmakta ve beklemektedirler.
 
20 Aralık 1954'de saat geceyarısını geçer, fakat ortada ne sel felaketi vardır ne de "Arayanlar"ı kurtarmaya gelecek olan uzay aracı. 'Kurtarıcı' Keech'in kehaneti doğru çıkmamıştır. Kıyamete hazırlanırken bütün mülklerini devretmiş olan tarikat üyeleri ortada kalmışlardır. Böyle travmatik bir yanılgı sonucunda üyelerin aldatıldıklarını görecekleri ve tarikatın tamamen dağılacağı düşünülebilir. Ama öyle olmaz. Keech'e o sabaha karşı kutsal bir mesaj daha gelir. Tanrı, tarikat üyelerinin iyi niyeti sonucunda dünyayı yok etmemeye karar vermiştir![33] Tarikat üyeleri (Hasan Sabbah’ın vefatından sonra davalarını devam ettirme pahasına faaliyetlerine devam ettikleri gibi) hiçbir şey olmamış gibi aynen kaldıkları yerden devam etmişlerdir.
 
Son söz olarak;
 
Çok farklı coğrafyalardan türemiş bu tarikatların/cemaatlerin inanç sistemlerinde merkezi ortak nokta, kıyametin yakın olması ve kurtarıcı Mesih iddiası. Açıkça söylenmese de Gülen cemaatinde Fetullah Gülen'in dünyaya kıyamet öncesi gelmiş kurtarıcı Mehdi olduğu iddiası yaygın ve etkili role sahip. "Yüce gerçek"leri doğrudan Tanrı'dan alan Mesih/Mehdi inancı, kült tarikatlarda en akla sığmaz davranışların temel dayanağını oluşturuyor.
 
Dışarıdan bakıldığında kabul etmesi zor inanç ve davranışların, tarikat mensupları tarafından kabul görmesini iki boyutta inceleyebiliriz:
 
1. Cemaat adına daha büyük bir hedef için, "dava uğruna", başka türlü kabul edilemeyecek davranışların zorunlu görülmesi ve meşru kılınması.
 
2.Bireysel olarak en büyük mükâfat olan "ahireti kazanmak" ve cennette yer edinmek için mutlak doğruları bilen liderin sözünden çıkılmaması.
 
Birbirinden çok farklı yapılara ve kültürel kodlara sahip olan cemaatlerde, bu akıl yürütme ve davranış biçimi ortak olarak tezahür ediyor. Tarikat üyelerinin içsel dinamiğinde kör inanca bağlı etkili bir rasyonalizasyon (mazeret üretme) sisteminin operasyonel olduğu söylenebilir. Rasyonalizasyon konusunda en önemli tezlerden birisi, ABD'li psikolog Leon Festinger'in Kognitif Disonans kuramıdır. Festinger'e göre içimizde birbiriyle çatışan ve bilişsel uyumsuzluk (disonans) yaratan düşüncelerden, mazeret üreterek kurtulmaya çalışırız. Yani, rasyonalizasyon yaparak, birbiriyle uyuşmayan düşüncelerin ürettiği sıkıntıdan kurtulmak uğruna, doğru ve gerçeği kurban ederiz.
 
Bilişsel Uyumsuzluk kuramına temel olan çalışma Festinger'in 1956 kitabı Kehanet Yanıldığında kitabında anlatılır. Festinger, Seekers tarikatı üyelerinin, liderlerinin kehaneti doğru çıkmadığında rasyonalizasyonla inanmaya devam ettiklerini belgelemiştir. Cemaatler içinde çok etkin olan bu rasyonalizasyon eğilimi, mensupların gelecek kehanete kadar inançlı kalmalarının dayanağı işlevini görür. Kognitif disonans kuramına göre rasyonalizasyon eğilimi aynı zamanda tarikat mensuplarının tereddütlerine karşı bir antidot görevi yapar.
 
Tarikat öğretisinin ve liderinin mensuplar üstündeki olağanüstü etkisine rağmen bazen eleştirel aklın ve vicdanın baskın çıktığı da olur. Aum Shinrikyo tarikatının 1995 Tokyo metrosu saldırısı,  iki üyenin son andaki tereddütleri yüzünden beklenenden az kayıpla sonuçlanmıştır.
 
Darbe yiyen ve/ya dağılma süreci içine giren tarikatların kıyaslamalı tarihçesi ve mensuplarının iç dinamikleri derin bir araştırma konusu. 15 Temmuz sonrasındaki süreçte Gülen Cemaati'nin nasıl bir dönüşüm geçireceğini, varlığını ne şekilde sürdürmeye çalışacağını bilmiyoruz. Gülen cemaati bulguları rahatlıkla bir dizi sosyoloji, psikoloji, ve antropoloji doktora tezine yetecek kadar malzeme barındırıyor.32,33
 
Tarih yazılmaya devam ediyor.
 
Derleyen: Aziz KARACA
(11.11.2018)


Kasım 12, 2018, 12:33:14 ÖS
Yanıtla #5
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 63
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle
Kaynaklar:

1.  İslam dünyasındaki siyasî ve itikadî ihtilaflara bağlı olarak ortaya çıkan Bâtınîler, her zahirin bir bâtını olduğunu ve bunu yalnızca Tanrı ile ilişki kurabilen “masum imam”ın bilebileceği temel görüşünü savunan aşırı fırkaların ortak adıdır. Bâtınîler çeşitli ülkelerde ve çeşitli devirlerde insanları özellikle “dâî” adı verilen propagandacıları vasıtasıyla farklı inançlara davet etmişler, bu yüzden de farklı isimlerle anılmışlardır.
2.  Pınar Kaya. Selçuklu’yu Vuran Terör Hasan Sabbâh ve Bâtınîler. Derin Tarih Ekim 2018. Özel Sayı 12; s. 49.
3.  Muharrem Kesik. Selçukluların Kanuni’si Melİkşah. Derin Tarih Ağustos 2013. Sayı 17; s. 49.
4.  Mustafa Alican. Selçuklular Bâtınî Terörünü Neden Önleyemedi? Derin Tarih Aralık 2015. Sayı 45; s. 91.
5.  Pınar Kaya. Selçuklu’yu Vuran Terör Hasan Sabbâh ve Bâtınîler. Derin Tarih Ekim 2018. Özel Sayı 12; s. 49-51.
6.  Mustafa Alican. 15 Soruda Haşhâşîler. Derin Tarih Eylül 2016. Sayı 54; s. 124.
7.  Mustafa Alican. 15 Soruda Haşhâşîler. Derin Tarih Eylül 2016. Sayı 54; s. 125.
8.  Ahmet Ocak. Nizamiye Medreseleri. Derin Tarih Ekim 2018. Özel Sayı 12; s. 43.
9.  Müfid Yüksel. Masonların gizli dünyası aydınlanıyor. Derin Tarih Temmuz 2015. Sayı 40; s. 128.
10.  Nizârîlik imamdan başlayarak mezhebin en vasıfsız mensubuna kadar hiyerarşik bir piramit şeklinde uzanan muazzam bir teşkilat yapısına sahipti. 1021’de vefat eden Hamideddin Kirmânî’nin teşkilat şemasıyla ilgili verdiği bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla bahsi geçen hiyerarşik piramit, bazı rivayetlerde 10 olarak nakledilmekle birlikte temelde 9 basamaktan oluşuyordu. Alamut teşkilatını meydana getiren piramidin başında bir tür ilahı andıran özellikleriyle “İmam” bulunuyor, onu feyiz yoluyla bilgisine vakıf olan “Huccet” takip ediyordu. Ardında imamla doğrudan iletişim içerisinde olmayıp bilgisini ve talimatları çocuğun meme emmesi gibi huccetten emen “Zûmassa” vardı. Daha sonra da sırasıyla, insanları ölçüp biçtikten sonra Bâtınî davete uygun olup olmadıklarına karar veren, icabında mensupların hiyerarşik derecelerini yükseltmeye de yetkili olan ve aynı zamanda “Bâb” (kapı) olarak da bilinen “Dâî-i Ekber” (büyük davetçi); harekete intisap edecek olanlardan sadakat yemini alan, onlara hikmet ve bilginin kapılarını açıp kendilerini imamın zimmetine sokan “Dâî-i Mezûn” (yetkili dâvetçi); henüz davet yetkisine sahip olmayıp dâîlere yardım eden, insanlar arasında dolaşarak Bâtınî olabilecekleri tespit edip Dâî-i Mezûn’a getiren ve av köpeğinin avını yakalayıp avcıya teslim etmesi gibi çalıştığı için köpek anlamına gelen “kelb” kelimesinden türetilen bir isimle anılan “Mükelleb” (bağlı esir); harekete gönül vermiş olup sadakatiyle temayüz eden ve dâîye tâbî olan “Mü’min” (inanan) ve dâîlerin davetine icabet ederek olumlu karşılık veren “Müstecib” (icabet ettirilen) geliyordu.
11.  Alamut Nizârîliğinin en temel kavramlarından biri olup yalnızca imamın otoritesinde yer alan ve düşünce sistematiğinin geneline şamil bulunan “tevil,” gerçeğin idrak edilebilmesi için tek yoldu. İnsanların bilmelerinin mümkün olmadığı birçok mesaj imamların tevilleriyle ortaya konulmuştu.
Bu tevillere göre, örneğin kıyametin kopması diye bir şey yoktu. Kainatın varlığı ezelî ve ebedîydi. Kur’an-ı Kerim’de işaret edilen kıyamet, zamanın imamının gelerek yeni bir şeriat getirmesi anlamına geliyordu. Cehennem, bukağı ve zincirler, aslında bâtın ilmine vakıf olmayan cahillere yüklenen şer’î sorumluluklardan ibaretti. İbadet etmek eziyetti ve imama tabi olan kimseden bu eziyet kaldırılırdı. Dinî emirler Bâtınî hakikatlerden habersiz cahillerin vazifesiydi. Orucun anlamı, imamı, imamın huccetini ve sırlarını saklamaktı. Gün boyu yeme, içme ve cinsel ilişkiden kaçınma gibi kısıtlamalar zâhirden ve zâhiri hükümlerden kaçınmak gerektiğine işaret ediyordu. Zekat, Bâtınîliğin bilgisini Bâtınîliği benimseyenlere yaymak; hac, imamı ziyaret ederek hizmetinde bulunmak; zina, Bâtınî olmayanlara
Bâtınî sırları vermek, gusül ise imama olan ahdi yenilemek demekti. Bu teviller dolayısıyla Bâtınî ekollerle mücadeleyi hayatları boyunca sürdürmüş olan Gazzâlî ve Fahreddîn Razî gibi derinlikli âlimlerin başını çektiği Ehl-i Sünnet uleması onların İslam dairesi içerisinde yer almadıkları hükmüne varmıştır. Razî, Bâtınîlerin “dine karşı fesatlarının bütün kâfirlerin fesatlarından daha fazla olduğunun” altını önemle çizerek, maksatlarının dini iptal ve Yaratıcı’yı inkâr olduğunu vurgulamıştır.
12.  Mustafa Alican. 15 Soruda Haşhâşîler. Derin Tarih Eylül 2016. Sayı 54; s. 124-8.
13.  Mustafa Alican. 15 Soruda Haşhâşîler. Derin Tarih Eylül 2016. Sayı 54; s. 127.
14.  Mustafa Alican. Marco Polo’nun Marifeti. Derin Tarih Mayıs 2018. Sayı 74; s. 6.
15.  Bernard Lewis. İsmâilîler ve Haşhâşîler. Çev: Mustafa Alican. Tarih Okulu Dergisi. Aralık 2014. Sayı XX, ss. 480-1.
16.  Ayşe Atıcı Arayancan. Dağların Efendisi Hasan Sabbah’ın Sırları. Derin Tarih Eylül 2013. Sayı 18; s. 45.
17.  Pınar Kaya. Selçuklu’yu Vuran Terör Hasan Sabbâh ve Bâtınîler. Derin Tarih Ekim 2018. Özel Sayı 12; s. 50.
18.  Mustafa Alican. 15 Soruda Haşhâşîler. Derin Tarih Eylül 2016. Sayı 54; s. 123.
19.  Ayşe Atıcı Arayancan. Dağların Efendisi Hasan Sabbah’ın Sırları. Derin Tarih Eylül 2013. Sayı 18; s. 45-6.
20.  Muharrem Kesik. Nizâmü’l-mülk. Derin Tarih Ekim 2018. Özel Sayı 12; s. 40.
21.  Nedim Emin. Ekim’in Dünyası. Derin Tarih Ekim 2012. Sayı 7; s. 11.
22.  Pınar Kaya. Selçuklu’yu Vuran Terör Hasan Sabbâh ve Bâtınîler. Derin Tarih Ekim 2018. Özel Sayı 12; s. 51-2.
23.  Ayşe Atıcı Arayancan. Dağların Efendisi Hasan Sabbah’ın Sırları. Derin Tarih Eylül 2013. Sayı 18; s. 47.
24.  Mustafa Alican. Selçuklular Bâtınî Terörünü Neden Önleyemedi? Derin Tarih Aralık 2015. Sayı 45; s. 93.
25.  Mustafa Alican. 15 Soruda Haşhâşîler. Derin Tarih Eylül 2016. Sayı 54; s. 128.
26.  Mustafa Alican. 15 Soruda Haşhâşîler. Derin Tarih Eylül 2016. Sayı 54; s. 129.
27.  Mustafa Özcan. Esed’in Derin Devleti Şebbiha. Derin Tarih Ağustos 2012. Sayı 5; s. 54.
28.  Derin Tarih Kültür Yayınları, 15 Temmuz Destanı: Türkiye’yi Sarsan 30 Sahne. Temmuz 2017 / 76. Sayı eki. s. 24.
29.  Derin Tarih - Özel Sayı 9 (Temmuz 2017)_Ek - 15 Temmuz Destanı - Türkiye’yi Sarsan 40 Sahne. s. 38.
30.  Güven Güzeldere. İnanç Tacirliği ve Adnan Oktar Cemaati. 24 Temmuz 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
31.  Mustafa Özcan. Esed’in Derin Devleti Şebbiha. Derin Tarih Ağustos 2012. Sayı 5; s. 53-4.
32.  http://acikradyo.com.tr/acik-bilinc/cemaat-mensubiyetinin-psikolojik-ic-dinamikleri-1 16 Ağustos 2016 (erişim: 11.11.2018)
33.  http://acikradyo.com.tr/acik-bilinc/cemaat-mensubiyetinin-psikolojik-ic-dinamikleri-2  23 Ağustos 2016 (erişim: 11.11.2018)
 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20