Musellem İslami İlimler Forumuna Hoş Geldiniz

Musellem İslami İlimler Forumu

Gönderen Konu: 27 MAYIS DARBESİ’NİN DİNİ VAR MI?  (Okunma sayısı 334 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 28, 2018, 04:03:36 ÖS
  • Katılımcı Üye
  • **
  • İleti: 53
  • Teşekkür: 0
  • Tarih yazılmaya devam ediyor...
    • Profili Görüntüle
27 MAYIS DARBESİ’NİN DİNİ VAR MI?

Askerî darbelerle dinî meseleler arasındaki ilişkinin bir tarafında elbette ihtilâllerin ruhu ile devleti ele geçiren / devlet olan silahlı gücün, subayların Türkiye’de din vâkıası etrafındaki bilgileri, düşünceleri, laiklik anlayışları ve ideolojilerinin ana istikametleri var. Diyanet İsleri Başkanlığı basta olmak üzere din meseleleriyle bir şekilde ilgili resmi dairelerin, din eğitimi veren kurumların, bürokrasinin, muhafazakâr basının da isteyerek yahut icbarlar neticesinde fakat her seferinde bu ruha ve programa doğru hareket etmeye başladığını görüyoruz.

İkinci tarafta her darbe sonrasında dinî inançları, düşünceleri ve yasama biçimleri irtica, hurafe ve bâtıl inanç üzerinden ağır tenkitlere ve karalamalara maruz kalan mütedeyyin Türk halkı ile dönüştürülmek, sisteme bağlılıkları artırılmak istenen dinî-siyasî gruplar, cemaat ve tarikat yapıları bulunmaktadır.

Üçüncü tarafı uluslararası çevreler oluşturuyor. Onlar daha programlı; bir taraftan içeride ve dışarıda gücünden henüz emin olmayan ihtilâlcilerin (bütün politikalarına olduğu kadar) din politikalarına yön vermeye, diğer taraftan da yerinden olma ihtimali kuvvetli dinî fikirlerin ve hareketlerin bir kısmını canlandırarak, bazılarını zayıflatarak ama hepsini kendi istikametine doğru sevk etmeye hazır ve isteklidir.

Darbeler dine de müdahale eder

Türkiye’de darbe taraarının din meseleleri etrafındaki mantığını ve ilk bakışta karmaşık, ilkesiz, çelişik gibi duran hareketlerini görmek için uygun bir yerden başlayalım isterseniz. Siyasî ve iktisadî alanda olduğu kadar din sahasında da derin yaralar açan ve toplumsal yarılmalar meydana getiren 27 Mayıs İhtilali’nin Millî Birlik Komitesi üyesi Alparslan Türkeş, 17 Temmuz 1960 tarihli Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda dinle ilgili konulara da temas ediyor. 1969 yılı sonlarında Erbakan-MNP hareketinin ortaya çıkısı ile birlikte Türkleşmek yanında dindarlaşmaya doğru bir siyaset de takip edecek olan Albay, o sıralar başka bir tarafın sözcülüğünü yapmaktadır. Programlı olduğu açık olan soruların ve cevapların akısı söyle:

“Atatürk inkılapları onun ölümünden sonra yerlerinde saymamış olsalardı, belki de bu davayı şimdiye kadar halletmiş olacaktık.

- Atatürk inkılapları yerlerinde saymadılar, gerilediler. Din, kıyafet ve en mühimi zihniyet sahasında gerilediler. Kıyafet derken Türk kadınını o utanılacak kılığa sokan çarşafı kastediyorsunuz değil mi? (sualime bir sualle mukabele etti).

- Son zamanlarda Anadolu’yu hiç dolaştınız mı? Çarşafın nasıl kapkara bir yangın halinde bütün yurdu sardığını gördünüz mü? İnkılaplar mevzuunda yalnız din, kıyafet ve zihniyette mi geriledik?

—Hayır, Türkçecilikte de… Türkçecilik bu millete Atatürk’ün en büyük, en faydalı hediyelerinden biri idi. Evvela ezanı Arapça okutmakla buna ihanete başladılar. Ya Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi teşebbüsleri? Sabıkların [Demokratların] baltaladıkları bu teşebbüslere taraftar mısınız?

—Mutlaka… Türk camiinde Türkçe Kur’an okunur, Arapça değil”.

Türk kadınının utanılacak kılığı, kara çarşaf, Türkçe ibadet, Türkçe ezan gibi tehditkâr, kaba ve karsı tarafı yaralayıcı, sindirici sert unsurlar üzerinden kurulan bu merkezî dinî söylemin tarihi elbette 27 Mayıs’la başlamış değil. Belli ki ihtilâl de Tek Parti dönemi din politikalarına atıfta bulunuyor, onu talep ediyor. Yalnız askerî darbe çok partili hayata geçiş döneminde kısmen sağalan, büyük ölçüde kabuk bağlayan bir yarayı fütursuzca açıyor, din üzerinden yarılmayı derinleştiriyor. Türk aydınlarının ve üniversite mensuplarının, hususen din üzerinden kesin çizgilerle ortadan ikiye ayrılması da bu tarihten sonradır. 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat sonrasında da bu söylem askerler, bürokrasi, basın ve bazı ilahiyatçılar üzerinden aşağı yukarı aynı şekilde yeniden inşa edilecek yahut canlandırılarak tedavüle sokulacaktır. Elbette yarılma da artacak.

Ara bilgi olarak zikredelim; darbelerin din politikalarındaki devamlılığı gösteren ilginç örneklerden biri Millî Birlik Komitesi üyesi Mehmet Özgüneş (1921-1992) olmalıdır. 27 Mayıs İhtilali’nden itibaren vefatına kadar din meseleleriyle yakından ilgilenen / ilgili kılınan Özgüneş, 12 Mart muhtırasından sonra kurulan 1. Nihat Erim (26 Mart 1971-11 Aralık 1971), güvenoyu alamayan Sadi Irmak (17 Kasım 1974-31 Mart 1975) ve nihayet 12 Eylül darbesinden sonra kurulan Bülent Ulusu (12 Eylül 1980-13 Aralık 1983) hükümetlerinde Diyanet’ten (ve elbette dinle alakalı başka islerden de) sorumlu devlet bakanıdır. 12 Mart müdahalesinin akabinde İmam Hatip Okulları camiasının bir kanadı olarak Tayyar Altıkulaç ve ekibini Diyanet’e taşıyan, Ankara İlahiyat Fakültesi kadrosuyla yakın münasebetler geliştiren de bu zattır.

Fakat bu isin bir tarafıdır ve genellikle yapıldığı gibi sadece buraya yoğunlaştırdığı zaman meselenin boyutları tam olarak anlaşılamaz. Türkiye’de ve İslam dünyasında darbeler ve müdahalelerle her türden dinî hareketlerin canlanışı ve yükselişi arasında -zannedilen ve dillendirilenin aksine- doğru bir orantının bulunduğunu da görmek gerekiyor. Bir başka şekilde söylersek darbeler uluslararası programlara ve taleplere de uygun olarak dinî düşünce ve hareketlerin, grupların, cemaatlerin bazılarını biçimsizleştirerek aşağıya doğru çekmeye çalışırken bazılarını da kontrolü artırarak, içini boşaltarak yukarıya doğru itmektedir. Karmaşık bir program ve ilişkidir bu. İnerek ve çıkarak darbe koalisyonlarına girenler dönemlere göre yer ve rol değiştirebilir; bu yüzden hangilerinin tekdir, hangilerinin takdir gördüğü sorusunun her zaman için geçerli ve doğru bir cevabı yoktur.

Ayrıca bir askerî dönemin katı, radikal, muhalif, mağdur dinî grupları ve kişileri bir sonraki askerî dönemin ılımlıları, muktedirleri ve muvafıkları da olabilirler, oluyorlar. Zaten siyasî merkezler için birinci sırada önemli olan dinî düşünce ve hareketlerin (her türlü hareketin) şeriatçı-radikal veya seküler-mutedil-ılımlı-liberal olup olmaması değil, konjonktürel olarak uygunluk ve kullanışlılık derecesidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı ve taşradaki mülkî-askerî amirler üzerinden camilerde 27 Mayıs hutbeleri okutan Millî Birlik Komitesi’nin, Türkeş’in röportajından birkaç gün sonra, 25 Temmuz 1960 tarihinde yayınladığı 35 numaralı tebliğ tam da bu ikinci hatta işaret ediyor gibidir. Aynı merkezin karsı programını yahut aynı koalisyonun bir başka yönünü seslendiren, kendince dinî alanı korumaya ve garantiye alan bu bildiri söyle:

“Vicdan hürriyetinin hazinesi olan mukaddes dinimizin, irticai ve siyasî cereyanlara âlet edilmeden, saf ve lekesiz kalması, Millî Birlik Komitesi’nin en büyük emelidir. Vatandaşlarımızın din hakkındaki inanış ve ibadetlerine ‘Ne kanun ve ne de zor kuvveti ile’ müdahale edilemez. Bu maksatla, sunu kesin olarak belirtmek isteriz ki, bazı teşekkül ve şahıslar tarafından yapılan, ezan ve Kur’an-ı Kerim’in Türkçe okutulması mecburiyeti gibi, vatandaşlarımızın zihinlerinde yanlış kanaatler uyandıracak istidatdaki beyan, tefsir ve propagandalar, hiçbir suretle Millî Birlik Komitesi’nin fikirlerini ifade edemez” (Resmî Gazete, 30 Temmuz 1960, s. 1856).

Muhafazakâr çevreler darbelere karşı mı?

Millî Birlik Komitesi’nin bu beyanatı mütedeyyin, muhafazakâr kesim tarafından sevinçle, takdirle karşılanmış ve Türkeş’in seslendirdiği “düşman” programa cevap verdiği için de açıkça desteklenmiştir. Devrin etkili mukaddesatçı-dindar yayın organlarından Sebilürreşad dergisinin bu beyannameyi ilk sayfadan verdikten sonra, muhtemelen Eşref Edip tarafından kaleme alınmış 2 sayfalık müsbet bir yorum yazısını neşretmesi temsil gücü yüksek destek örneklerinden biri olarak verilebilir. Aynı sayının kapağında Cemal Gürsel’in asker kıyafetli büyük bir fotoğrafı var. Yorumun son cümleleri, okuyucularından ihtilâlci devlete ve hükümete tam bir itimat ve halis bir itaat talep etmektedir:

“(…) Millî birliğe, millî vahdete hürmet etmek, bugün her zamandan ziyade millî ve vatanî bir vazifedir. Fikirleri tesettüre uğratacak, gönülleri rencide edecek, iman ve itikatları sarsacak her türlü ayırıcı tefrika ve nifaka sürükleyici hareketlerden sakınmak, millet ve devletimizi selâmet ve saadete isâl etmek için bütün gayret ve samimiyetleriyle çalışan fedakâr Millî Birlik Komitesi ve hükümeti etrafında, ona tam bir itimat ve rabt-ı kalb etmek, onun gösterdiği hak ve fazilet yolunda yürümek, her Müslüman Türk için dinî, vatanî bir borçtur. Dine, dinin icaplarına herhangi bir müdahale vukuu endişesine mahal olmadığına iste Millî Birlik Komitesi’nin bu tebliği gayet açık resmi bir teminattır. Buna can u gönülden teşekkür ederek müsterih ve mutmain olmak icap eder” (“Resmi tebliğ: Dine hiçbir suretle müdahale edilemez”, Sebilürreşad, XIII / 311, Temmuz 1960, s. 162-63)

  Millî Birlik Komitesi başkanı Cemal Gürsel’i tam sayfa ağırlayan Sebilürreşad mecmuasının bu kapağı ihtilâllerle mütedeyyin çevreler arasındaki çok taraflı ve istisnai olmayan problemli ilişkiyi göstermek bakımından anlamlı bir tercihe yahut bir baskıya işaret ediyor. Başka şaşırtıcı şeyler de var: 27 Mayıs Darbesi’nden sonra Diyanet İşleri başkan yardımcılığı görevine getirilen emekli general ve tarikat mensubu Sadettin Evrin, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber için geçen “vemâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn” (“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”, Enbiya, 21/107) âyet-i kerimesinin ebced hesabıyla 27 Mayıs’a da işaret ettiğini, yani ihtilâlin de bir rahmet olduğunu yazmıştır. Kitabındaki ifade aynen şöyle: “Hazreti Muhammed için Kur’an-ı Kerim’de söylenen ‘Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik’ âyetinin 27 Mayıs 1960 inkılâbından bir ay sonra giren 1380 hicrî yılına tarih düşmesi, içinde bulunduğumuz zamana ait bir işaret ve yukarıda belirtilen mânevî rahmete bir beşaret [müjde] addedilebilir” (Sadettin Evrin, Allah Bizimle, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., 1961, Önsöz). Unutmayın, her askerî müdahaleden sonra Diyanet’e işleri tedvirle görevli önemli bir subay tayin edilir.

Bu hissiyatın darbeci siyasî odağın din merkezli olarak yapmak istediklerinden birinin ciddi bir karşılık bulması mânasına geldiğinde şüphe yoktur. Fakat aynı zamanda siyasî güce ve devlete karsı doğrudan muhalefeti benimsemeyen, böyle kriz ve şiddet zamanlarda sabır-tahammül-temkin “politika”larını devreye sokarak geriye çekilen, nihayetinde üzerlerine kapanan kapıların açılacağı uygun zamanı kollayan mütedeyyin kesimin, karsısındaki taraardan biriyle, bir yerden münasebete geçerek bunun üzerinden inancını ve varlığını sürdürme tekniklerine de kuvvetle işaret eder.

Zor soru şurada: Sebilürreşad’ın benzerleri çok olan bu tavrı yahut 27 Mayısçılarla münasebetleri iyi olan Erbakan’ın 60’lı yıllar biterken “önce ahlâk ve maneviyat” sloganıyla yola çıkan bir siyasî hareketin öncülüğünü yapması, Necip Fazıl’ın Rapor 13’te 12 Eylül darbesini methiyeler düzerek karşılaması… Türkiye’deki İslam meselesine, dinî düşünce ve hareketlere nasıl, ne yolda, hangi istikamette etkide bulunmuştur? Kişileri kaldırın, yerine 12 Eylül ve 28 Şubat süreçlerine alenen veya zımnen destek veren cemaat ve tarikat yapılarını veya muhafazakârların idaresindeki dernek ve vakıfları koyun, soru ağırlığından hiçbir şey kaybetmeyecektir.

Kaynak: İsmail Kara. Derin Tarih Dergisi. Mayıs 2012. sy. 2; s. 25-8.


 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20