Bir Kitapta Bir Kapak Soner Yalçın’dan Bühtan İçre Bir Hezeyan

Bir Kitapta Bir Kapak Soner Yalçın’dan Bühtan İçre Bir Hezeyan

Her duyduğuna inanan adamı[1] olmuştur her siyasi devrin ve dönemin; Emre Uslu, Mehmet Baransu vb. gibi isimlerin daha dikkatlisi, kendisini sağlama almış bir versiyonudur adeta…[2] Bunu kendisi de beyan etmektedir açıkça: “Ben o yılların yakın tanığıyım: Faili meçhul cinayetleri yazdım. ‘Yeşil’ kimdir; ‘JİTEM’ nedir ilk kez Türkiye benden duydu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de, TBMM Faili Meçhul Siyasal Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nda da tanık olarak bulundum. Bunları yapıp haberler yazdığım için 10 gün gözaltına alınıp işkence gördüm. Diğer yandan; Musa Anter Gazetecilik Ödülü gibi armağanlar aldım. Evet. 1990’lı yılların tanığıyım…”[3] Eskiden sadece ölülerle ya da infazı gerçekleşecek olanlarla ilgilenirken,[4] şimdilerde dirilerle de yakından ilgilenmektedir. Atatürkçülüğü(!) kurtarmıştır onu hep. Ne de olsa, rölanti bir popülaritesi vardır Atatürkçülüğün bu memlekette. İlişilmez olursunuz bir yere kadar… Atatürk hakkında teğet geçtiği iddialarına Atatürkçüler de mırın kırın etmişlerdir; fakat pek de üzerinde durulmamıştır.[5]

Teşkilatın İki Silahşörü[6] ile tanıştığımız yazarın kitaplarının hemen tamamını okumuşuzdur. Başarılı bir kalem olduğu yönündeki kanaati, kitaplarının bir yansıması olarak değerlendirmek daha doğrudur. Zira köşe yazılarında pek çok hatası görülmektedir. Kitaplarındaki başarısını da belli ki, iyi son okuyucularla (ya da musahhih) çalışmasına borçludur.

Pek çok kez karavana giden sallamalarına evvela kurban seçtiği şahsın soy kütüğüyle başlar.[7] Bu bilgileri, ilgili kurumlarda çalışan –ya da emekli olmuş- dostlarından edindiğini belirtir.[8] O çalışanlara –ve kurumlardan emekli olan, o kurumların ekmeğini yemiş kimselere- bu hakkı kim vermiştir acaba? Böyle şeyleri bir de utanmadan nasıl yazabildiği de sorgulanmaya ayrıca muhtaç bir durumdur. Kendisine bu tür bilgileri aktaranlar da belli ki sıkışmaları durumunda başları yanmaması için kısmi manipüle içeren veriler aktarmışlardır. Çünkü yazarın kurban seçtiği kimselerin soyuna ve bağlantılarına dair yazıp çizdiklerinde açığa çıkan hata ve yanlışlıklar sebebiyle kendisine pek çok itiraz gelmiş, zaman zaman da davalar açılmıştır.[9] ‘’Aktarılanlar doğru mu bilmem… İnsanları soylarıyla yargılamak da doğru bir iş değildir nihayetinde…’’ gibi sözlerinden de anlaşılacağı üzere, yazacaklarını yazdıktan, okuyucuların algısını ciddi şekilde yönlendirdikten sonra, bir de hakkaniyeti ele alma derdine düşmeyi de hiç ihmal etmemiştir.[10]

Kitaplarına derç ettiği anlatım ve kesitlerde yaptığı hatalar da pek meşhurdur. Bu tür bilgi hatalarına, kitaplarında olduğu gibi köşe yazılarında da rastlayabilmek mümkündür.[11] 

Soner Yalçın’ın yazıp çizdiklerine mukabil konuşulacak ve yazılıp çizilecek daha pek çok şey vardır ama yer darlığı sebebiyle bunları -en azından şimdilik- bir kenara bırakıp bir an evvel sadede gelmek istiyoruz. 

Bir Yalanı Kitap Kapağı Yapma Aymazlığı Bir Kadını İstismar Etme Utanmazlığı

Soner Yalçın son kitabını: ”Doğru Bildiğiniz Yanlışlar” sloganı, ”Galat-ı Meşhur” ismiyle çıkartmıştır. Kitabının kapağına da, Osmanlı tarihinde en uzun süre Şeyhülislâm’lık vazifesinde bulunmuş şahsiyetlerden biri olan Şeyhülislâm Cemaleddin Efendi’nin eşi Fatma Zehra hanım efendinin başı açık(!) portresini yerleştirmiştir. Bu portre onun gözünde elbette ki, okuyucularının ‘doğru bildiği yanlış’lardan biri olmak bakımından güzel bir örnek olmuştur. Ak Parti mensupları ve günümüzün İslâmcıları başörtüsünü şiddetle müdafaa ederlerken, ilmî anlamda onlardan kat be kat üstün olan hem de Soner Yalçın’ın zihniyet atası ittihatçılara karşı mücadele vermiş, son derece gelenekçi kimliğiyle tanınan bir Şeyhülislâm’ın eşi başını kapatmamaktadır kitabın hemen girişinde yer alan iddialara göre. Bu portre ortaya konulduğu suni bağlam vesilesiyle Yalçın için son derece önemli bir malzemedir şüphesiz. 

Bu hareketiyle Soner Yalçın, işine yarayan önemli bir tarihî argümanı değil de, cehâlet ve bilgisizliğini gözler önüne sermiştir esasında. Zira Şeyhülislâm eşi de harem mensubudur ve haremde çektirilmiş portre fotoğraflar meşhur olup, vaktiyle harem içerisinde ya özel fotoğrafçılar tarafından ya da cariyelerden bu işe meyilli kimseler tarafından çekilmiş mahrem portrelerdir. Bunlar titiz bir şekilde muhafaza edilmesine rağmen, hanedanın sürgünüyle ve onlardan sonra zuhur eden aynı hassasiyete sahip olmayan varisler eliyle dışa açılmıştır.

Fatma Zehra hanımın olsun, Osmanlı hanedanının sürgün döneminin öncesine ait başka başka kadınlara ait resimler olsun, hepsinin durumu birdir. Hanedan mensuplarına ait başı açık dış mekân fotoğraflarını içeren albümlerin tamamı, hanedanın sürgününden sonra Avrupa’da ya da muhtelif memleketlerde çekinilmiş olan fotoğraflarından oluşmaktadır.[12]

Soner Yalçın, kitabının girişinde portreden bahsederken: ‘’Abdulhamid’den şefkat nişanı aldığının şerefine olsa gerek, o nişanla birlikte fotoğraf çektirmiş’’[13] demek suretiyle bahsettiğimiz durumu farkında olmadan ifade etmiş olmaktadır.

Dolayısıyla bu fotoğraf, ellerde dolaştırılmak için değil, haremde özel olarak çekinilmiş mahremiyete bağlı kalınması murad edilmiş bir fotoğraftır. Osmanlı hanedanının ve ortalama bir Müslümanın sahip olduğu hassasiyet ve fıtrî kıskanma duygusundan mahrum, tıpkı Yalçın gibi, kadınların resimlerini çarşaf çarşaf paylaşmakta beis görmeyen hatta bunu modernlik/çağdaşlık telakki eden kimseler eliyle ortaya dökülüp saçılmış ve talihsiz bir şekilde bu tür art niyetli, fırsatçı zevâtın eline düşürülmüştür. 

Dinde Hüküm Koyma Yetkisi ve Şeyhülislâm’ın Sorumluluk Çerçevesi

Soner Yalçın’ın takipçilerini –belki de kendisiyle beraber- kandırdığı en önemli husus; bir Şeyhülislâm’ın –bir kadının- dışarıda başı açık bir şekilde dolaşmaya fetva verebileceğini, buna müsaade edebileceğini düşünebilmiş ve savunabilmiş olmasıdır. Oysaki Şeyhülislâm, normal şartlarda sünnî-fıkhî anlayışa bağlı, müftâbîh (muhtar/tercih edilmiş) hükümlerle fetvâ vermekle mükellef olup, bunun dışında hareket etmeye muktedir bir kimse değildir. Dolayısıyla onun böyle bir şeye müsaade ettiği düşünülemez; ve böyle bir şeyin vaki olduğu da nakledilmiş değildir.

Buna mukabil onun, Soner Yalçın’ın da vurguladığı gibi[14], batılılaşma ve yenilik hareketlerine ve dahi ittihatçılara, onların güdümünde olan, onların kafa yapısına sahip kimselere karşı alabildiğine şiddetli ve tavizsiz oluşu, onun birçok özelliği arasında temayüz etmiş olan câlib-i dikkat yönü hatta hüviyetidir.

Aslolan Kur’ân ve Sünnetin Hükmüdür

Ehlinin malumudur ki Osmanlı’da, şer‘î kanun ile birlikte, onun -birtakım manilere bağlı olarak- uygulanamaması ya da taalluk etmemesi sebebiyle konulması gereken birtakım hükümleri havi kanunnameler bulunmakta, kadılar gibi Şeyhülislâm’lık vazifesini haiz bulunan zevat da -normal şartlarda- bunlara bağlı olarak hareket etmeye mecbur bulunmaktadırlar. Örtünme konusu, Sünnî yapının Hazreti Peygamber’e (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) kadar uzanan, bugüne kadar Soner Yalçın’ın zihniyet ataları ve günümüzdeki hocaları dışında hiç kimsenin inkâr etmediği bir meseledir. Bu itibarla Şeyhülislâm’ın bu konuda aleyhte bir fetva vermesi ya da görüş serdetmesi, bu işi diğerlerinin onun kadar bilememiş/çözümleyememiş olduğunun göstergesi kabul edilemez. Ehli bunun bilincindedir ki, hiç kimse böyle bir görüşe itibar etmez; bu fetvayı veren kişinin ilim ehlinin katında göreceği itibar, yazarın kendisine de vaktiyle büyük bir darbe indirmiş olan Fetullah Gülen’in gördüğü itibardan(!) farklı olmayacaktır. Kısacası buradan Soner Yalçın’a, zihniyet atalarının ve dahi hoca diyerek Ulusal Kanalda, Oda Tv’de pohpohladıklarının ekmeğine bir gram bile yağ çıkmaz.

Bu derece naiv bir şeyi insan nasıl olur da kitabının hemen giriş kısmına koyabilir, bunu büyük bir buluş ve tespitmiş gibi aktarabilir, hatta bununla da kalmayıp yüzü hiç kızarmadan kitabına kapak yapabilir pes doğrusu.

Yazarın daha evvel pek çok kurguyu kitaplarına derç etmiş olması aslında bu işten yüzünün hiç kızarmayacağının da teminatı olmaktadır. Muhafazakâr kesimi aklı kiraya vermek ve takip ettiklerine körü körüne bağlanmakla, kıç takip eden sürüler olmakla itham eden yazar, zannederim kendi takipçilerinin kabul ve anlayış seviyesini de muhtemelen tehekkümle karşılamakta, muhatapları onun bu tavrını anlayamamaktadır.


Dipnotlar:

[1] Soner Yalçın: Cemile ve Mehmet Ali Yalçın çiftinin oğulları olarak 1966’da Çorum’da doğar. Hacettepe Sağlık İdaresi Yüksek Okulunda tamamladığı üniversite eğitiminin ardından İdarî Bilimlerde yüksek tahsile başvurur. 2000’e doğru dergisinde bu işlere adım atar; bir süre muhabirlik yaptıktan sonra derginin istihbarat elemanı olarak çalışmalarını sürdürür. Show Tv Haber müdürlüğü, CNN Türk’te program yapımcılığı, Kurtlar Vadisinde konsept danışmanlığı gibi işleri yürütüp Oradaydım belgesini hazırladıktan sonra Oda Tv’yi kurar ve çalışmalarına bu bünyede devam eder… Hâlen Sözcü Gazetesinde yazmakta, telif işleriyle uğraşmaktadır.

[2] Binbaşı Ersever’in İtirafları, Behçet Cantürk’ün Anıları, Reis: Gladio’nun Türk Tetikçisi, Bay Pipo… gibi eserlerini, bahsettiğimiz bağlamda zikredebilmek mümkündür.

[3] Alıntıladığımız ifadeler Soner Yalçın’ın 9 Kasım 2016 tarihli ‘’1990’lara Döndük’’ başlıklı Sözcü gazetesi köşe yazısında kayıtlı bulunmaktadır bkz. http://odatv.com/gercekten-1990lara-mi-donduk-0911161200.html

[4] İsimlerini daha önce zikretmiş olduğumuz Ersever, Yalçın ile görüştükten sonra infaz edilmiş, Cantürk, Hiram Abas ve Abdullah Çatlı ise ölümlerinin ardından yazarın kitaplarının müstakil konusu olmuşlardır. Ergenekon soruşturmasında bir dönem tutuklu kalmışsa da, beraat etmiştir. Sonraki yıllarda gerçekleşecek, geçmişteki infazları da kapsayacak olan bazı davalarda tekrar tekrar gözaltılar yaşaması muhtemeldir. Halk Tv’ye dahli ve Baykal’ın tasfiyesi, Kılıçdaroğlu ile yıldızının hiç barışmaması da ciddiyetle üzerinde durulmayı fazlasıyla hak eden bir durumken, belli ki CHP’nin muhalefetteki başarısızlığı sebebiyle gölgelenmiş görünmektedir. Er ya da geç nasıl olsa tekrar gün yüzüne çıkar, bir kıvılcımla alevleniverir.

[5] Efendi 1 ve 2 kitabında birçok şahısla ilgili olduğu gibi, Mustafa Kemal’in de Sabetayist olduğu yönündeki iddialara zımnen yer vermiştir.

[6] Yazarın ilk baskısını 2001’de gerçekleştirdiği, dede-torun iki istihbaratçının anılarını anlatmayı vadettiği fakat aynı ideolojiye mensup kimseler tarafından dahi düzmece olduğu yönünde tespitler aktarılmış müzevver ve muhayyel bir kitaptır.

[7] Soner Yalçın soyağacı ve köken araştırmacılığını, müstakil isimler üzerine yazdığı kitaplarında uyguladığı gibi, belli konulara hasredip, birden çok isim zikrettiği kitaplarında da sürdürmüştür. “Hangi Erbakan” kitabında da hocanın ailesi ve kökenine girmiş, nikâh şahidinin bir mason olduğu yönündeki iddialarını benzer iddia ve itham hatta iftiralarıyla peşi sıra sürdürmüştür. Samizdat’ta da, Kayıp Sicil’de de durum bundan farklı değildir. Belki de asıl yapılması gereken, yazarın kendisinin soy kütüğünü ortaya koymaktır. Kendi soyunda bir bozukluk olmayan, bahsedeceği şahsın evvela soyuyla neden ilgilensin ki?..

[8] Soner Yalçın, Galatı Meşhûr kitabının 238. sayfasından itibaren, Devlet Bahçeli’nin –sözde- ana ve baba tarafından ilerleyen soyağacıyla ilgili kaleme aldığı bölümde bu bilgileri nereden ne şekilde temin ettiğini açıkça ifade etmektedir. Bkz. Yalçın, Galatı Meşhur, s.238. Bu iddialara da uzun uzadıya cevap verilmiştir. Zaten iddiaları kaydettiği pasajın devamında kendisi de bu bilgilere inanmakta güçlük çektiğini belirtmiştir!

[9] Yalçın’ın bahsettiğimiz açıdan en çok tenkit edilen eseri hiç şüphesiz iki serî kitap halinde yazılıp yayımlanmış olan Efendi-1 ve 2 kitaplarıdır. Bu kitapta yazar çoğu zaman eksik bilgiler ve ironilerle, sadece soyadı benzerliklerinden yola çıkarak pek çok insanı dönme potasında eritmiş, kendisinin bu zayıf iddialarına yönelik ciddi itirazlar söz konusu olmuştur. Kitap, güven verici olmaktan uzaklığı sebebiyle, ilk çıktığında meraklılar tarafından ciddi oranda satın alınmışsa da, telifat açısından değerlendirdiğinde pek de kıymeti haiz bulunmamış; teveccühle karşılaşmamış, adeta bir toz gibi, vaktiyle çarşaf çarşaf her tarafta yer almış bulunan reklamlarıyla birlikte savrulup gitmiştir.

Yazarın yine yakın zamanda kaleme aldığı bir Bediüzzaman yazısında da çok ciddi tarih, tarihi kesit; yer, mekân ve şahıs noktasında hatalar mevcuttur. Bir makaleye sığdırılması taaccüp sebebi olan bu hacimdeki hatalara cevap vermeye girişen, Bediüzzaman konusunda araştırma, soruşturma ve çalışmaları bulunan Müfid Yüksel, devrilmeye yüz tutmuş çamları doğrultma konusunda epeyce uğraş vermiştir. Soner Yalçın’ın ilgili yazısı için bkz. http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/soner-yalcin/chpye-hayirli-olsun-1455557/ Müfid Yüksel’in belgeleri de yayınlamak suretiyle vermiş olduğu cevaplarını ihtiva eden yazısı için bkz. http://www.risalehaber.com/mufid-yukselden-said-nursiye-iftira-atan-soner-yalcina-belgeli-cevap-287034h.htm  Ayrıca Müfid Yüksel, Soner Yalçın’ın Bediüzzamanla ilgili Efendi-2 kitabındaki iddialarına da yine belgelerle zaman zaman cevaplar vermiştir.

[10] Yalçın, gerek Galatı Meşhur, Kayıp Sicil… gibi son kitaplarında, gerekse de daha önce basılmış olan kitaplarında, etnik kimliğe dayalı siyasetin ve etnik kimlikler üzerinden insanlar üzerine yapılan saldırıların doğru olmadığını, bu tavrın bir tür düşünce ucuzluğu olduğuna vurgu yapan pek çok şey yazıp çizmiştir.

[11] Yalçın, 16 Şubat 2008 tarihli Hürriyet gazetesinde neşredilmiş olan ‘’İşte İslâmcı Masonlar’’ başlıklı yazısında, Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendiyle Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendiyi karıştırarak servis ederek fahiş bir hataya düşmüştür. Yazıda, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’yi, sonradan bakanlık yapmış olan Suat Hayri Ürgüplü ve Münip Hayri Ürgüplü’nün babası, olarak tanıtması da zaten Mustafa Hayri Efendiyle karıştırdığının en açık göstergesidir. Ayrıca, detaylı malumat için Efendi-2 adlı kitabına bakılması gerektiğini belirten yazarın bu kitabında, Mustafa Hayri Efendiyle ilgili, yazarın daha muhtelif veçheleriyle aktardığı türden bilgiler yer almaktadır. İlgili köşe yazısı için bkz. http://www.hurriyet.com.tr/iste-unlu-islamci-masonlar-8247786

Efendi-2 kitabında kayıtlı bulunan yalnızca bir pasajda itham edilen şahıs sayısı da az olmamakta, adeta büyük bir iftira başarısı sergilenmektedir. Mesela Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Bediüzzaman ile ilgili görüşleri olduğu iddia edilen düşüncelerin uydurma olduğu açıkça ortaya çıkmış bir hakikattir. Her duyduğunu nakletmek Soner Yalçın’ın âdeti bulunduğundan ve onu kınayacak daha pek çok ciddi konu söz konusu olduğundan, bu gibi şeyler üzerinden tenkitleri sürdürmek pek de gerekli görünmemektedir… Yine de ilgili iddiaların asılsızlığı konusunda malumat edinmek isteyenler şu makaleye bakabilirler. Ebubekir Sifil, ‘’Mustafa Sabri Efendi ve Tuhfetu’r-Reddiye’’,  https://ebubekirsifil.com/okuyucu-sorulari/bediuzzaman-hakkinda-5-mustafa-sabri-efendi-ve-tuhfetur-reddiyye/

Soner Yalçın’a kitaplarındaki karavana sallamalar yüzünden pek çok dava açılmış, bunlardan bir kısmını da kaybetmiştir. Aralarında Binali Yıldırım, Bilal Erdoğan, Kıvanç Tatlıtuğ gibi ünlü simaların da yer aldığı davacılar Soner Yalçın’la adliyede hesaplaşmayı tercih etmiş kimselerden bazılarıdır. Bunun yanında yazara, itirazlarını adliyeye taşımayarak basın açıklaması ya da demeçlerle cevap vermiş olan pek çok aile/şahıs vardır.

Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız, Küçük Hüseyin Efendi gibi birçok şahıs ironilerle birlikte ithamlara maruz bırakılmıştır.

[12] ˝Osmanlı kadınları, câriye bile olsalar, tam tesettüre riayet ederler. Haremde nasıl giyinirlerse giyinsinler, dışarıya feracesiz çıkmazlar. Ferace, başörtüsü ve manto gibi bol ve uzun bir dış giysisi olmak üzere iki parçadır. Son zamanlarda hânedan efradından olup da, saray dışında yaşayanlar, sokağa çıkarken, zamanın modasına uygun olarak, iki parçalı çarşaf veya manto-başörtüsü ile çıkmaktadır. Hânedana ve saraya mensup hanımların sürgünden evvelki devre ait tesettürsüz fotoğrafları, insanları yanıltmamalıdır. Bunlar umumî yerlerde değil, saray içinde çekilmiş, hususi fotoğraflardır. Nitekim Şâdiye Sultan’ın hatıralarında da bunu görmek mümkündür. O devirde câriyeler, şer‘an kaç-göç ile mükellef olmadığından, bunlardan istidatlı birisine fotoğraf çekmeyi öğretiler; o da ihtiyaç oldukça saray halkının resmini çekerdi. Kadınların, kendi aralarında örtünmek mecburiyetinde olmadığı malumdur. Aileden, Sultan Vahîdeddin, Şehzâde İbrahim Tevfik Efendi gibi fotoğrafçılığa meraklı erkekler de vardır. Hânedan hanımlarının ve hizmetkârlarının pasaportlarındaki resimlerin tamamı çarşaflı ve peçelidir.

Bu hassasiyet, Sultan Hamid devrinin sonuna kadar devam etmiştir. Bu padişahın din ve an‘anelere gösterdiği hassasiyet herkesin malumudur.˝ Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan / Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı…, Timaş Yayınları s.131.

Konuyla ilgili şu eserlerin ilgili bölümleri de incelemeye değerdir: Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Kadın Sultanları, Alfa Basım, s.647; Bahsettiğimiz mahrem fotoğrafların hafiyelere servis edilmesi konusunda: Alain Quella – Villeger, Haremden Kaçanlar (Çev. Aysel Bora), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul -2014, s.51. 

[13] Galatı Meşhur kitabının hemen girişine bakabilirsiniz.

[14] Galatı Meşhur, a.y.

Paylaş, Haberdar Et:


Yücel Karakoç

Yazarın şu ana kadar yazılmış 40 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ