15 Temmuz Sonrasında Bizim Tarlayı Kim Sürsün?

15 Temmuz Sonrasında Bizim Tarlayı Kim Sürsün?

15 Temmuz gecesi  teşebbüs edilen darbe/işgal girişimi başarılı olsaydı şimdi ahvalimiz nasıl olurdu tasavvur etmek bile korkunç. Böylesi bir beladan bizleri koruyan Rabb’e sonsuz hamd-ü senalar olsun. O meşum hadisede Hz. Allah’ın şehadet nasip ettiği kardeşlerimizi de şükranla yad etmeliyiz. Bu kardeşlerimizin geride bıraktığı ailelerine sahip çıkmak şüphesiz bu ümmetin boynunun borcudur.

Bu vakıa, coğrafyamızda yaşayan, geçmişte ekseriyetle Sünnî-tasavvufi kökten beslenmiş ve halen şuurlu/şuursuz bu kültürel aidiyeti vicdanında hisseden Müslümanların, hakka tabi olma adına, dine bihakkın temessük saikiyle, hidayet ve istikamet bulduklarını zannederek iktida ettikleri ve fakat uzun ya da kısa bir müddet sonra bu muktedanın kendilerini esasında bir uçuruma sürüklediğini fark ettikleri kaçıncı vakıadır tespit edemez olduk.

Şüphesiz İslam bir cemaat dinidir. Pek çok nass bu hususu beyan ve teyit etmekte, Allah’ın tevfik ve rahmetinin cemaat üzerinde olduğunu haber vermektedir. Zira sadece dinî değil her türlü sosyal yapı istihdaf ettiği gayeye ulaşmada veya ona hizmette kurumsal ve hiyerarşik bir nizam içinde olmanın, imkan ve kabiliyetleri cemetmenin, beceri ve liyakate göre vazife taksimi yapmanın muvaffakiyet için gerekli ve kolaylaştırıcı olduğunu bilmektedir. Bu anlamda devlet dediğimiz bürokratik yapı bile cemaatleşme ve müesseseleşmenin makro düzeyde bir tahakkukundan ibarettir. Bünyesinde mikro düzeyde çok sayıda sivil toplum örgütü, dernek, vakıf, kulüp, siyasi parti, dinî cemaat veya grup barındıran ve fertleri tüm bir millet olan  büyük ve siyasi topluluktur devlet. Bu mekanizmanın kilit noktalarının ve daha önemlisi hususiyle gücü yöneten merkezlerinin, bünyede bir şekilde hayat hakkı bulmuş bir cemaat ya da grup tarafından bütünüyle ele geçirilmesi ise elbette son derece tehlikeli ve risklidir.

Adı geçen resmî, sivil ya da dinî tüm sosyal grupları, tekellüf ettikleri ictimaî vazifeyi icra etmede  kanunlar muvacehesinde denetleyecek olan, bir yerde güç temerküzü gördüğünde kamu düzeni adına bunu dağıtacak, kendisine tevdi edilen resmî ya da fiilî vazifenin ötesindeki alan ya da alanlara tecavüze yeltenen her oluşuma dur diyecek olan ve böylelikle içtimaî muvazenenin bozulmadan devamını sağlayacak olan da elbette siyasi yapıdır, adli mekanizmadır, devlet aklıdır.

Bu çerçevede meseleye bakıldığında “Neredeyse 40 yıldan beri planlı bir şekilde devlete sızmış dinî bir cemaatin 15 Temmuz gecesi bize yaşattığı tehlike nasıl bertaraf edilebilirdi ?”sorusu akla gelmekte. Yani, sağlıklı bir devlet ve idare mekanizması bu tehlikeyi nasıl büyümeden durdurabilirdi sorusu. Hemen herkes bu suale sadece siyasi perspektiften bakarak devleti yönetenlerin yanlış kadrolaşma politikalarına, siyasi yapıların destek bulma adına girdiği kirli pazarlık ve koalisyonlara dikkat çekerek cevaplamakta. Bazıları da işin siyasi-sosyolojik yönünü de dikkate alarak devleti yönetenlerin tüm vatandaşlara eşit mesafede olma durumunu bir kenara koyarak baskıladığı ve dışladığı bir takım insan gruplarını, onları illegal alana sevk etmek isteyen şer odaklarının kucağına ittiğine vurgu yapmaktalar. Elbette meselenin bu vecheleri var ve siyasetin içinde olanların hususiyle meclis binası bombalanırken bu noktada bir öz eleştiri yaptıklarını düşünmekteyim. Lakin dünyanın Işid gibi bir belayla da mücadele ettiği şu konjektörde bile meselenin dinî-sosyolojik yönünün ıskalanmasını gerçekten şahsım adına üzüntüyle izlemekteyim.

Müslümanların dinî/uhrevi hislerini istismar ederek taraftar toplayan yapılardan söz ederken mevzunun dinî yönünün görmezden gelinmesi ya da bu vechesine yüzeysel olarak temas edilmesi son derece yanlış. Fakat zannımca insanları bu hususta sathîliğe iten şey sahih din tasavvurunun ne olduğunun herkesin ittifak ettiği, devletin desteklediği güçlü bir dini merkezden sorulamaması. Yani kısaca devletin laiklik anlayış ve uygulaması. Zira kuruluştan bugüne anayasal bir tabu olan laiklik ilkesi devletin mutlak tarafsızlığı şeklinde tatbik edildiği için dinî alanı kendi haline bırakma ve her din tasavvuruna eşit mesafede durma gereklik kazanmakta ve hal böyle olunca da mesele içinden çıkılmaz bir hal almakta. Mutedil ya da marjinal dini her söylem ve grup meşruiyet ve istiklal iddia edebilmektedir.

15 Temmuz sonrası Tv ekranlarında ve gazetelerde ‘cemaatler yararlı mı zararlı mı’ noktasında yapılan ve bitmek bilmeyen tartışmalar da bu belirsizliğin acı birer örneği. Kuvvetle muhtemel bu satırları okuduğunda Diyanet İşleri Başkanlığının bu vazifeyi deruhte ettiğini düşünerek içinden itiraz etmekte olanlar vardır. Fakat ben bu cevaba katılmamaktayım. Zira bahsedilen kurumun asgari düzeyde doktrinel/mezhepsel bir çizgisi bulunmakta ve maruf olarak bunu tavsiye etmekte ise de bu çizgiye göre münkeri teşhis ve teşhir  etme, ondan sakındırma gibi bir misyonu bulunmamakta, varsa da bunu icra etmemektedir. Demokratik seçimlerle iktidara gelen partinin hükümet etme tarzına göre değişen Diyanet İşleri Başkanının din tasavvuruna göre şekil alan bu kurumun ilmî düzeyde sahih ve bidat din telakkileri gibi bir tasnifi neye göre yapacağı da zaten halli müşkil bir problemdir. Bundan 10 yıl önce iktidarın da bir parçası olduğu diyalog faaliyetlerinin 15 temmuz sonrası birden bir Vatikan projesi olduğunun anlaşılması ve deklare edilmesi bugün Diyanet İşleri Başkanlığı dediğimiz kurumun ne derece sağlıklı ve samimi bir dini denetim mekanizması olduğunu ortaya koyma adına yeterli bir örnektir. İşte bu noktada meydan külliyen cemaatlere, marjinal Selefi gruplara, Şii propagandacılara, birbirini tamamen nakzeden inanç telakkileriyle ümmetin kafasını cadı kazanına çeviren şöhret sevdalısı ilahiyatçılara ve televizyon hocalarına kalmakta.

Söylemek istediğim şey din ve vicdan hürriyetinin devlet eliyle bertaraf edilmesi, dinî-akademik tartışmaların önünün kesilmesi değil elbet. Fakat 1400 yıl önce tesis edilmiş bir dinin zaruriyatının hala belirsiz olduğunu söylemek ya da artık İslama dehaletleri 1000 yılı aşmış bulunan Türklerin sahih ve müstekar bir din tasavvurlarının olmadığını iddia etmek kelimenin tam anlamıyla şarlatanlıktır. Bu açıdan Selçuklu ve Osmanlı devlet ve toplum yapısında müesses hale gelmiş ve halen ülkemiz Müslümanlarının kahir ekseriyetinin din anlayışını yansıtan Ehl-i sünnet ve-l cemaat din tasavvurunun devletimizce sahiplenilmesi, bu çerçeve etkin ve yetkin bir resmi makam vazedilmesi, dinî tedris ve tebliğin bu merkezden ananevî talim usullerinden de istifadeyle yeniden tesis edilmesi, dinî marjinalleşme ve istismarların bu makamca denetlenmesi gerekmektedir. Biz sosyolojik açıdan bir realite olan bu durumu inkar etmeye ve devleti oluşturan milletin ezici nitelikte çoğunluğunun fıtrî  tedeyyün ihtiyacını Sünnî menhecten giderdiğini görmezlikten gelmeye devam eder ve laikliği mutlak tarafsızlık olarak anlamaya ve uygulamaya devam edersek ülke vatandaşlarımızın ekserisini her türlü dinî toplum mühendisliğine teşne bir halde bırakmış olacağız.

Yani adeta sahipsiz kalmış bu tarlayı, Şii ve Vehhabi yayılmacıların, Işid gibi marjinal Selefî terör örgütlerinin, müntesiplerini birer Haşhaşi fedayisine dönüştürebilen sözde cemaat yapılanmalarının, gitgide daha fazla holdingleşen tarikat görünümlü maddi oluşumların ve son olarak batılı müsteşriklerin yerli borozanlığını yapan bozuk ilahiyatçıların din adına sürmesi ve ekip biçmesi kaçınılmaz olacaktır.

Devletin, milletinin umumî temayül ve aidiyetlerine göre şekil alması tabiî olan ve dolayısıyla sıhhatli olandır. Ülkemizde Alevî ya da başka dinlere mensup vatandaşlarımızın bulunması bu tezin tatbikini imkansız kılıcı değildir. Onların inandıkları gibi yaşayabilme özgürlükleri zaten İslam’ın da teminatı altındadır.

Netice olarak devlet, bu coğrafyayı her türlü dinî operasyona açık hale getiren mutlak tarafsızlık uygulamasından sosyolojik vakıayla yüzleşme cesareti göstererek vazgeçebilmeli, milletinin sahih din tasavvuruna mutabık olan dinî/mezhepsel rengine göre bir ilmî otorite vazetmeli, her türlü dinî faaliyet ve akademik söylemi bu merkezden denetleyerek milletini doğru din anlayışından uzaklaştıracak bidat akımlara karşı ikaz etmelidir. Gerekirse bunun için tebliğ ve propaganda araçları kullanmalı, manevi kültürel kimliğimize sahip çıkmalıdır. Cemaatler de siyasi ve ticari alaka ve yatırımlardan tamamen sıyrılarak bu sahih din tasavvuruna göre dinî alanda faaliyet göstermeli. Tıpkı Osmanlı tecrübemizde olduğu gibi bu dinî eksenin muhafazasında yardımcı olmalılardır.

Bu hakikat görmezden gelindikçe daha çok Işid, Fetö ve benzeri oluşumla bir anda karşı karşıya kalmak ve bombalar patladıktan sonra “Bu İslam değil” deme pozisyonuna düşmek tehlikesi devam edecektir.

Paylaş, Haberdar Et:


Burhanettin Çağırıcı

Yazarın şu ana kadar yazılmış 14 makalesi bulunuyor.

Yazarın tüm yazıları için tıklayınız.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ